154-) Geçmiş, Hâl Gelecek ve Himmeti Dağıtmama

Geçmiş, Hâl Ve Gelecek
➖Geçmişin Hızıyla Geleceğe Yürümek
➖Gelecek Tasavvuru Olmayanın İstikbali de Olmaz
➖Zamanın Altın Dilimi: Hâl
Himmeti Dağıtmama

GEÇMİŞ, HÂL VE GELECEK

°°°Önsöz°°°  

Son zamanların moda tabirlerinden birisi de ‘ân’ı yaşamak’tır. Halbuki insanlar için bu birçok açıdan mümkün değildir. Hazreti Bediüzzaman’ın da dediği gibi; “…Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ (onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha aşağılıktırlar) sille-i te’dibini gör.” (24. Söz) İnsan olmanın bir gereği olan bu durum hakkında merhum Hocaefendi de, yine aynı mealde olmak üzere şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Dün, bugün ve yarını mahrutî bir bakış açısıyla değerlendirmeye tâbi tutmak önemlidir.. Bu hakikati gerek fert gerekse toplum açısından hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz… Geçmiş, hâl ve istikbal sadece şu anı yaşayan insanlar için üç farklı zaman dilimi olsa da zaman üstü yaşayabilenler için bunlar bir vahidin üç ayrı yüzünden ibarettir. Her şeyi cismanî zevkleri hesabına değerlendirenler, “Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme, Bir gelecek günü boşuna yâd etme, Geçmiş, gelecek masal hep, Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!” mülahazalarıyla sadece şimdiki zamanda serâzât yaşamayı tercih ederler. Fakat kalb ve ruh ufkunda seyahat eden insanlar, bu üç zaman dilimini birlikte mütalaaya alır ve bunlardan hiçbirini diğerine feda etmezler. Zira bunlardan birinin ihmal edilmesi diğerleri için de çok ciddî bir eksiklik meydana getirecektir. Mesela geçmişinden kopuk yaşayan ve hâli değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir. Nitekim Ziya Gökalp’in “Harâbisin, harâbâtî değilsin, gözün mâzidedir, âti değilsin.” sözlerine karşılık, bir yönüyle geçmişle alâkasını devam ettiren Yahya Kemal, “Ne harâbî ne harâbâtiyim / Kökü mâzide olan âtiyim.” demiştir.

Geçmişin Hızıyla Geleceğe Yürümek

°°°Önsöz°°°  

Aslında insanın şu andaki durumu bile, geçmiş ve geleceğin izlerini taşır, hattâ pek çok yönden onların sonucudur. Keza gelecekteki durumumuz da, buna ahiret hayatımız da dahil olmak üzere dünün ve bugünün bir sonucu olacaktır. Tabii üç buutlu bu zaman diliminin çok iyi ve doğru değerlendirilmesi şartıyla. Sosyal olaylar ve tarihimizdeki örnekler üzerinden bu konuyu da şöyle ele alıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Geçmiş; geleceğe dair tasavvur ve kurguları olan insanların ümitli olmalarını gerektirecek pek çok heyecan verici güzel örnekle doludur. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da anlatılan peygamber kıssaları, bu hakikatin en çarpıcı misalleridir. Bu örneklerin en baş döndürücü olanı ise, Hazreti Sultânü’l-enbiyâ’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatıdır. Bilindiği üzere O, insanlığın kopkoyu karanlıklar içinde bulunduğu, katmerli bir vahşetin, zorbalığın ve cehaletin yaşandığı bir dönemde gelmişti. Yani Cahiliye dönemi insanları, “Neyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorularının cevabını bilmiyordu ve bilmediğinin farkında da değillerdi. Ayrıca her yerde bir tiranlık ve zorbalık hâkimdi. Kuvvetli olan, zayıfı eziyor ve millete kendi düşüncelerini dayatıyordu. Toplum, duygu ve düşünce bakımından kirlenmişti. Merhum Âkif, bu karanlık tabloyu şu ifadelerle resmeder:

  “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
   Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi,
   Fevzâ bütün afakını sarmıştı zeminin,
   Salgındı, bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”

Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hamlede kayserleri ve kisraları yere sermiş ve insanlığı, bu karanlık ve kasvetli atmosferden kurtarmıştı. Günümüzdeki telekomünikasyon imkânlarının olmadığı, gazete, radyo, televizyon ve internetin bulunmadığı, her şeyin insanların ses ve soluğuna emanet edildiği bir dönemde, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Allah’ın izni ve inayetiyle çeyrek asır gibi çok kısa bir zamanda müthiş bir inkılâp gerçekleştirmişti. Bu, öyle baş döndürücü bir hâdiseydi ki daha sonra Seyyid Kutup; Resûl-i Ekrem’in ve O’na tâbi olan sahabe-i kiramın yaptığı işlerin, ancak Kur’ân’ın bir mucizesi olarak izah edilebileceğini ifade etmişti. Geçmiş, böyle bir dinamizm kaynağı olarak görülüp ondan doğru şekilde istifade edilirse insan şu neticeye ulaşır: Geçmişte böyle bir diriliş faslı yaşandı ise bu tür bir diriliş günümüzde bir kere daha niçin yaşanmasın ki!

Saadet Asrı’ndan sonraki dönemlerde yaşanan hâdiselerde, bizim için bir ümit ve güç kaynağıdır. Mesela Müslümanlar güçlenip devletler muvazenesindeki yerlerini aldıkça çeşitli husumet cepheleri oluşmuş; bir dönem Moğollar gelmiş, başka bir dönemde ise Haçlılar hücuma geçmişlerdir. Birisi giderken öbürü gelip musallat olmuş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle, bunlar her gelişlerinde yıkılmayan ve parçalanmayan İslâm surlarına çarpıp geri dönmüşlerdir. Bazen Alparslan Hazretlerine, bazen Kılıçarslan’a, bazen de Selahattin’e çarpıp dağılmışlardır (Allah’ın rahmeti ve gufranı onların hepsinin üzerine olsun). Ölüm çukurları, İslâm ümmeti için Allah’ın izniyle yeni bir ferah-feza iklime dönüşmüş ve üzerinde dolaşacağımız bağ ve bahçeler hâline gelmiştir. O hâlde biz, şu anda pek çok husumet cephesinin tasallutu altında bulunuyor olsak da, neden bir kez daha bütün bunları aşarak yeni bir diriliş gerçekleştiremeyelim? Neden insanlığın yüzü bir kere daha gülmesin? Neden milletimiz hak ve adaleti gerçekleştirme istikametinde devletler muvazenesindeki yerini bir kez daha almasın? Tarihe bu nazarla bakıldığında Cenab-ı Hak’ın, Söğüt’ün bağrında metamorfozla bir tırtıldan bir kelebek yarattığı görülecektir. Birkaç yüz çadırdan ibaret olan bir boy, aradan daha yüz elli sene geçmeden dünyanın kaderine hâkim olmuştur. Öyle ki, Batılılar kendi aralarında Devlet-i Âliye’ye “Osmanlı İmparatorluğu” demeye başlamışlardır. Bu, bir kabullenmenin göstergesidir. Zira Devlet-i Âliye, daha önce Haçlı seferleriyle doludizgin üzerine gelen bir dünyayı durdurmuş ve onları Avrupa kıtasına sıkıştırmıştır.

Tarihte meydana gelen bütün bu hâdiselerin arka plânlarıyla birlikte doğru okunması ve onlardan ibret alınması gerekir. Hazreti Muaviye’nin diğer sahabîler arasında öne çıkan önemli özelliklerinden birinin, onun tarihî tetkikleri olduğu ifade edilir. O, yanındaki yardımcılarına sürekli tarihten dersler yaptırır ve kendisine göre onlardan ibret tabloları çıkarırmış. Hazreti Muaviye için söylediğimiz bu ifadeler garipsenmemelidir. Zira Hazreti Ali’nin hakkını muhafaza etmenin ve hakkın ona ait olduğunu teslim etmenin yanı başında, Hazreti Muaviye’nin de İslâm toplumuna yaptığı küçümsenmeyecek ölçüde pek çok faydalı icraatı vardır. Mesela onun döneminde, Allah’ın izni ve inayetiyle Roma İmparatorluğu dize getirilmiştir. Gerçi hâdiseler ayniyet çizgisinde cereyan etmese bile, şurası muhakkak ki, misliyet ölçüsünde tarihî devr-i daimler vardır. Biz, geçmişi doğru okuyup bu devr-i daimlerden ibret alarak günümüzü değerlendirebilirsek engellere takılmadan, yürümemiz gerekli olan noktalara doğru yürüyebiliriz.

 Yalnız geçmişi bir hazine gibi görüp değerlendirmeye çalışırken şu hususa dikkat etmek gerekir: Aynı toplumun farklı kesimleri olarak geçmişte birbirimizi incitmiş, rencide etmiş, birbirimizin içini kanatmış olabiliriz. Bunların, romanlarda ve filmlerde olduğu gibi, günümüzde bir kere daha acı acı resmedilmesi ve böylece olmuş bitmiş hâdiselerin günümüzde hortlatılarak kavga vesilesi yapılması kanaatimce doğru değildir. Elbette ki, tarihte yaşanmış bu hâdiseler birer vakıadır, inkâr edilemez ama onları bugün birbirimize karşı kullanmamız ve kavga vesilesi yapmamız doğru değildir. Bu, “tarihin sadece beyaz sayfalarına bakalım” anlamına gelmiyor. Aksine tarihî hâdiseler acı-tatlı bütün yönleriyle incelenmeli ve böylece aynı hatalara düşmeme gayreti içinde olunmalıdır. Yani biz, geçmişimizdeki sıkıntılı dönemleri de tahlil etmeli, badireleri nasıl aştığımızı iyi bilmeli; fakat bunu yaparken tarihte yaşanan kin ve nefretleri hortlatmamalı, şefkat stratejileriyle o ibret tablosunu günümüz ve geleceğimiz için bir projektör gibi kullanmaya çalışmalıyız.

Gelecek Tasavvuru Olmayanın İstikbali de Olmaz

°°°Önsöz°°°  

Zaman bizim en değerli sermayemiz. Onu doğru okumanın, doğru anlamanın ve doğru değerlendirmenin en önemli olduğu yer elbetteki âhiret hayatımızdır. Çünkü bu dünyadaki kayıplar ve kazançlar geçici ve sınırlı olduğu halde, bunun ahiretteki sonuçları ebedi olacaktır. Kendi idrak kapasitemiz çerçevesinde, zamanı ne kadar doğru, rantabl, dolu dolu yaşadığına yakından şahit bulunduğumuz Zât-ı Muhterem burada da şöyle diyor:

°°°°°°°°°°°

İstikbale gelince, âhirete inanan gönüller için yarından başlayıp öbür âlemdeki ebediyetlere kadar uzanan bir gelecek vardır. Çakırkeyif bir hayat yaşamayı gaye edinenler ise ne geçmişi ne de geleceği düşünürler. Onlar geçmişi kurcalamak suretiyle bir hakikate ulaşacaklarına inanmadıkları gibi, geleceği düşünmek suretiyle de keyiflerini kaçırmak istemezler. Hakka adanmış ruhlar için ise geçmiş kadar gelecek de önemlidir. Onların gelecek adına ümitleri, beklentileri, mefkûreleri, tasavvur ve gaye-i hayalleri vardır. Fakat bazılarının iddia ettiği gibi, bu beklentilerin, makam mansıp sevdasıyla, dünya nimetlerinden istifade etmekle bir alâkası yoktur. Bilakis onların gaye-i hayalleri; her yerde hak ve adaleti tesis etme, barış ve huzurun temsilcisi olma, bütün dünyaya bir kere daha kardeşlik duygusunu duyurma, küreselleşen dünyada birlikte yaşama kültürünü geliştirme ve böylece her yerde sımsıcak bir huzur atmosferi oluşturabilmektir. Nurlar’da da ifade edildiği gibi, eğer insanın böyle bir gaye-i hayali olmazsa, zihinler enelere döner ve etrafta gezer.(Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s.531 (Hakikat Çekirdekleri).) Enaniyetinin altında kalıp ezilmiş fertler ise, her şeyi bencilliklerine, şahsî çıkarlarına ve hâlihazırdaki zevk ü sefalarına bağlı götürürler.

Oysaki insan ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır. O, hem dündür hem bugün hem de yarın. Dolayısıyla onun mutlaka yarınlar adına ümit ve idealleri olmalıdır. Aksi takdirde o, –hafizanallah– kendi bencilliğine takılır kalır; takılır kalır da ya bir egoist veya bir egosantrist ya da takdirlerle başı dönen, bakışı bulanan, kendini kaybeden bir narsist olur. Yarınlar adına gaye-i hayalleri olan bir insana gelince o, bir diriliş kahramanı ve âbide bir şahsiyettir. O, ruhunun ilhamlarını sürekli başkalarına üflemeye çalışır. Gelecek adına yapacağı işlerin plân ve projelerini bugünden hazırlar ve imkânlar elverdiği ölçüde de onları realize etme peşinde koşar.

Zamanın Altın Dilimi: Hâl

°°°Önsöz°°°  

 Zaman, geçmiş, gelecek ve hâl, yani şimdiki zamandan ibaret olmakla beraber, onun en değerli olan kısmı burasıdır, yani içinde bulunduğumuz dilimdir. Çünkü faaliyet ve icraat sadece burada mümkündür. Geleceğe etkisi teoriktir ve dolaylı şekildedir. O bakımdan Hocaefendi, Üstad Hazretlerinin yirmi dört saati yirmi dört altına benzetmesi gibi onu bir altın dilimi olarak ele alıyor ve onu değerlendirme adına şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

İnanan bir gönül, içinde bulunduğu ânı, zamanın altın dilimi olarak görür, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan etmiş olduğu imkânları, vakit fevt etmeksizin o altın zaman dilimi içinde değerlendirmeye çalışır. Aslında hepimiz, Cenab-ı Hakk’ın sevk ve insiyakıyla (yönlendirmesiyle) belli bir noktada bulunuyoruz. Bize düşen vazife, bulunduğumuz konumu en verimli şekilde değerlendirmektir. Öyle ki, bizi götürseler ve ot dahi bitirmeyen bir dağın başına atsalar da, orada bile elimize bir çekiç, çivi almalı ve kayadan toprak çıkarmaya çalışmalıyız. Arkasından da aşağıdakilere, “Yukarıya üç tane tohum gönderebilir misiniz?” diye seslenmeli ve kayaların üzerini dahi yeşillendirme peşinde koşmalıyız. Yani mü’mini götürüp bir kayanın başına koyduklarında bile o, Hazreti Musa’nın asâsını vurup kayadan su çıkardığı gibi, kayadan su çıkarmasını, toprak elde etmesini ve neticede kayanın üzerinde bile tohum ekmesini bilmelidir.

Evet, insanın gayreti, içinde bulunduğu imkânları değerlendirme açısından dûn himmet olmamalıdır. Herkesin bulunduğu konum itibarıyla mutlaka yapabileceği bir kısım güzel işler vardır. Allah’ın ihsan ettiği her şey, içinde bulunduğumuz ânı değerlendirmek suretiyle İslâm’ın ufkumuzda şehbâl açması istikametinde kullanılmalı ve bu konuda herkes elinden geleni yapmalıdır. Hatta insan, bu konuda sık sık kendini sorgulamalı ve şöyle demelidir: “Acaba ben Allah’ın bana bahşettiği imkânlar açısından yapmam gereken işleri şu an tam olarak yapabiliyor muyum? Yoksa bu hâlimle, miskinlik hastalığına yakalanmış mı sayılırım?”

Hâsılı, geleceğin fikir işçileri, ellerinde bulunan imkânlarla neleri realize edebileceklerini iyi hesap etmeli ve bunları gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde verimli olarak kullanmalıdırlar. Onlar, en olumsuz şartlarda bile olmaz gibi görünen işlerin altına girerek hâli değerlendirebilmeli ve Allah’ın izni ve inayetiyle insanlığın yeni yeni baharlar yaşamasına vesile olabilmelidirler.

HİMMETİ DAĞITMAMA

°°°Önsöz°°°  

Her insanın gücünün de, kabiliyet ve imkânlarının da, sabrının da bir sınırı vardır. Bunlardan en iyi bir şekilde faydalanabilmek, en fazla verimi alabilmek için doğru şekilde kullanılmaları gerekir. İnsan, her ne kadar geçmiş ve gelecekten etkilenmeden yaşayamıyor olsa da, özellikle dert ve sıkıntılar konusunda ân’ı yaşamaya gayret etmeli, sabrını geçmiş ve geleceğe dağıtarak bölmemeli, zayıflatmamalıdır. Hazreti Üstadımızın da önemle üzerinde durduğu bu konu hakkında Muhterem merhum şu değerlendirmeyi yapıyor:

°°°°°°°°°°°

Bazen hayal, merak ve vehimlerimizle, var olan musibetleri ikileştiriyor, daha da büyütüyor ve altından kalkılamaz hâle getiriyoruz. Böylece henüz maruz kalmadığımız bela ve musibetlerin de endişesini yükleniyoruz. İşin içine endişelerimiz, merak ve korkularımız girdikçe musibet daha bir derinleşiyor, katmerleşiyor. Zannediyorum bu, pek çoğumuzun en büyük problemlerinden biridir. Oysaki Bediüzzaman Hazretlerinin “Hastalar Risalesi”nde dediği gibi bütün enerji ve gücümüzü, irade ve azmimizi hâl-i hazırdaki problemlerle baş etmeye sarf etsek, nice hâdisenin üstesinden gelebiliriz. Fakat himmetimizi dağıtıyoruz. Yarın ne olacak, öbür gün ne olacak diyerek enerjimizi endişelerle tüketiyoruz. Geçmişi düşünmekten, gelecekle uğraşmaktan bir türlü bugüne odaklanamıyor ve hâlihazırda yapılması gereken işleri ihmal ediyoruz. Hâlbuki geçmiş ve gelecekle ilgili düşüncelerimiz mücerret bir hayalden ibarettir; biri geçmiş gitmiş, diğeri henüz gelmemiştir. Hayalle hakikati birbirine karıştırıyor, sabır ve enerjimizin üçte ikisini hayal peşinde tüketiyor ve bu yüzden de boş yere ızdırap ve sıkıntımızı artırıyoruz. Hz. Pîr-i Mugan, yukarıdaki izahları insanın, maruz kaldığı hastalık ve musibetlerle başedebilmesinin yollarını anlattığı yerde zikretmektedir. Hastaları, geçmiş ve geleceğin elemini sırtına yüklenmemeleri, boş yere sabır gücünü tüketmemeleri konusunda uyarır. Allah’ın insana verdiği sabır ve dayanma gücünün, içinde bulunduğu hastalık ve sıkıntıların üstesinden gelmeye yeteceğini ifade eder.

Aynı durum, içtimaî problemler için de geçerlidir. İnsan, şahsıyla ilgili meselelerde olduğu gibi, içtimaî problemlerde de himmetini maruz kaldığı olaylara yoğunlaştırmalıdır. Geçmişten ders ve ibret almak önemli olsa da sürekli bunları hortlatarak yeni yeni problemlere sebebiyet verilmemelidir. Gelecek için mutlaka plânlarımız olmalı; ancak geleceğin muhtemel problemleri, tüm gücümüzü kuvvetimizi tüketip bizi hâl-i hazıra sabredemeyecek hâle getirmemelidir. Mesela Haçlı saldırıları, iki asra yakın bir süre İslâm dünyasının altını üstüne getirmiş ve bu coğrafyada çok derin krizlere sebep olmuştur. Filistin ve Mısır gibi İslâm dünyasının en önde gelen bölgeleri kuşatılmış, tahrip edilmiş ve bu yüzden de büyük acılar yaşanmıştır. Biz oturur kalkar bunları konuşur ve bunları bize reva gören insanların torunlarını suçlarsak hem boş yere enerjimizi tüketmiş ve içimizdeki öfkeyi uyandırmış hem de onlarla aramızdaki diyalog köprülerini yıkmış oluruz.

Geçmişteki olumsuz hâdiseleri dirilmemek üzere toprağa gömmeyi ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymayı bilmek gerekir. Bu, geçmişte yaşanan olaylardan ders çıkarmayalım anlamına gelmez. Bir daha aynı sıkıntıları yaşamama, aynı delikten sokulmama adına elbette bunlardan ibret almasını bilmeliyiz. Ne var ki, bunu yaparken yeni düşmanlar icat etmemeye, yürüdüğümüz güzergâh emniyetini ihlal etmemeye de dikkat etmeliyiz. Önemli olan, geçmişe ağıt yakmak veya muhtemel acılardan endişe etmek değil, bugün yapılması gereken işleri yapabilmektir. Esasen gelecek de buna göre şekillenecektir. Mevcut problemlerin üstesinden nasıl gelebilir, yürüyüşümüzü nasıl hızlandırabilir ve üst üste yaşanan vesayetlerden nasıl kurtulabiliriz? İşte asıl üzerinde durulması gerekli olan konular bunlar olmalıdır.

Müslümanlar olarak tarihî bir vebalden sıyrılmak ve içtimai günahlardan kurtulmak istiyorsak himmetimizi dağıtmadan ve güzergâh emniyetini tehlikeye atmadan yol almak zorundayız. Sürekli homurdanarak yürür, konuşurken düşünür, düşünürken konuşursanız, istemeyerek de olsa, her köşe başında karşınıza çıkacak bir gulyabani ihdas etmiş olursunuz. Yürüdüğünüz yolun emniyetini kendi elinizle ihlal etmiş ve şartları ağırlaştırmış olursunuz. Bu sebeple sürekli bela ve musibetlere maruz kalınan günleri konuşmaktan kaçınmak gerekir. Üstelik bu, daha önce de işaret edildiği üzere sizin aklî ve mantıkî dengenizi bozacak, yok yere sizde stres ve gerilim oluşturacaktır. Bugüne ait yapmanız gereken işlerinizi etkileyecektir. Yaşadığınız her olumsuzluğu hatırladıkça moraliniz bozulacak, motivasyonunuz düşecek ve vazifelerinizi tam eda edemeyeceksiniz. Bu sebeple sürekli bu tür olumsuzlukları deşmekten, hizmet adına bir yararı olmayan, hatta yararından da öte zararı olan bu tür meseleleri konuşmaktan uzak durulmalıdır. Bunlarla meşgul olacağınıza geçmişte yaşadığınız olumsuzlukları bir daha yaşamama adına gerekli tedbirleri almalı, buna göre stratejiler oluşturmalısınız. Onlara karşı kapıları kilitlemeli, panjurları kapamalı, ağyar düşüncesinin içlerinize nüfuz etmesine meydan vermemelisiniz. Art niyetli insanların deme damara nüfuz etmemeleri, kanınızı emmemeleri, damarlarınızı koparmamaları için yapılması gerekli olan her şeyi yapmalısınız.

Öyle bir temsil ortaya koymalısınız ki, hâliniz size zulmedenlerde dahi pişmanlık hissini tetiklesin; gelip sizden özür dilesinler. Yoksa külhanbeyi gibi konuşmanın, insanları tahrik etmenin, rencide etmenin, onlarla dikleşmenin kimseye bir faydası dokunmaz. Bilakis dikleşme, karşı dikleşmelere sebep olur. Bence dikleşeceğinize dik durunuz, hakikatlere karşı saygılı olunuz. Onların da sizin saygınızdan nasiplerinin olacağını unutmayınız. Çünkü her insan potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır. Kur’ân-ı Kerim,

 قُـلْ يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَـيْنَـنَا وَبَـيْنَـكُمْ اَلَّا نَـعْـبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِـه۪ شَيْــٔاً وَلَا يَـتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ 

“De ki: Ey Ehl-i Kitap! Gelin, müşterek şu değerimizde bir araya gelelim: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, Allah’ı bırakıp da kullarını rab edinmeyelim.” (Âl-i İmrân sûresi/64) buyurmak suretiyle hasımları bile yumuşatan bir üslup ortaya koyuyor, onların ruhlarına nüfuz ediyor, kendi incelik ve zarafetini onların kalbine boşaltıyor, böylece onlarda da bir yumuşamanın meydana gelmesini sağlıyor.

Toparlayacak olursak, geçmiş ve gelecekteki olumsuz hâdiseleri düşünmeden, sabır gücünü dağıtmadan hâl-i hazırdaki işlerimizi yapmaya çalışmalıyız. “Geçmiş çok sisli dumanlıydı. Ortalık kurt ulumalarından, çakal seslerinden, köpek havlamalarından geçilmiyordu. Bunlardan çok bîzar kalmıştık. Gelecekte de bu böyle devam edecek.” mülâhazalarıyla moral ve motivasyonunuzu bozup kuvve-i maneviyenizi kıracağınıza, bütün himmet ve iradenizi mevcut hâle teksif etmeli, günün işlerini çözüme kavuşturmalı, geçmişte fevt edilenleri telafi etmeli ve gelecekle ilgili plan ve projeler yapmalısınız..

Eser: Işık Karanlığı Boğarken

Bu yazı 9 kez okundu