İstiğfar ve Tevbe

  • Tevbe ve İstiğfar nedir?
  • Tevbe Edin”
  • Tevbe Samimi Olmalıdır
  • Tevbe ve İstiğfar
  • Nebevî beyanlarda İstiğfâr
  • Günah ve Farkındalık
  • Tevbe Geciktirilmemeli
  • Büyüklerimiz Ne Diyor
  • Günah Toptancılığı
  • Allah Affetmez Dememeli
  • Yeniden Diriliş”

۝۝۝

GÜNAH ve TEVBE

Günah ve tevbe, birbirinden ayrı düşünülemeyen iki kavramdır. Kısaca söylemek gerekirse günah fıtrattan uzaklaşmayı, tevbe ise tekrar ona dönme gayretini ifade eder. Peygamberler hariç, hiçbir insan günahtan uzak ve tevbeden müstağni kalamaz.

TEVBE NEDİR?

Tevbeyi farklı bir yaklaşımla şöyle tarif ediyor Pırlanta Müellifi:

“Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’tan Hakk’a kaçması; daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınmasıdır tevbe. Tevbeyi, günah duygusuyla benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe. Günah, muvazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usulüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifade ile günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ruhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması; böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır…” [Asrın Getirdiği Tereddütler-4]

Tevbe; Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; HAKİKAT EHLİNCE, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir. (Kalbin Zümrüt Tepleri-1)

TEVBE EDİN

Kur’anda 70 kadar tövbe âyet-i vardır. Bu da hayatımızda tevbenin yerini ve önemini göstermesi bakımından çok önemlidir. Günah işlememek elimizde değil. O bizim genlerimizde var. Ama tevbe etmek elimizde. Onun için Rabbimiz bizden hiç günah işlemememizi değil, günahın akabinde hemen tevbe musluğuna koşup temizlenmemizi istiyor. Aşağıdaki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler bunlardan birkaç örnektir:

 ﻭَﺗُﻮﺑُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ ﺍَﻳُّﻪَ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ
“Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur: 31)

ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻣَﻨُﻮﺍ ﺗُﻮﺑُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺗَﻮْﺑَﺔً ﻧَﺼُﻮﺣًﺎ 
“Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.” (Tahrim: 8)

Hz. Ali (r.a.), bir tevbenin âyette geçen samimi ve ıslah edici tevbe (tevbe–i nasuh) olabilmesi için şu şartları zikreder: İşlenen günahtan dolayı çok ciddi pişmanlık duyulmalı; Farz olan vazifeler yerine getirilmeli, yerine getirilmeyenler kaza edilmeli; Üzerimizde hak varsa, sahibine verilmeli; İncittiğimiz kimse olmuşsa, ondan helâllik dilemeli; Hakkında tevbe edilen günahı bir daha işlememek için kesin kararlı olmalı; Nefse nasıl günahın lezzeti tattırılmışsa, aynı şekilde itaatin güçlüğü de tattırılmalı. (Yazır, Zemahşerî, Tahrim-8 âyetinin tefsirinde.)

 ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﻦْ ﺗَﺎﺏَ ﻭَﺍَﻣَﻦَ ﻭَﻋَﻤِﻞَ ﻋَﻤَﻠﺎً ﺻَﺎﻟِﺤًﺎ ﻓَﺎُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻳُﺒَﺪِّﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺳَﻴِّﺌَﺎﺗِﻬِﻢْ ﺣَﺴَﻨَﺎﺕٍ  ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣِﻴﻤًﺎ

“Şu kadar ki, KİM TEVBE İLE yolundan döner, iman eder ve imanının gerektirdiği sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, işte Allah böylelerinin kötülüklerini siler ve yerlerine iyiliklerini yazar; (onlardaki kötülük işleme melekelerini iyilik yapma melekelerine çevirir.) Allah, (her zaman için) çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Furkan: 68–70)

İbnu Mes’ud (r.a)’dan: Ben Resulullah (sav)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.” Müslim’in bir rivayetinde şu ziyade var: “(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: Ey Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim” (Buhari, Müslim)

Ebu Hüreyre’ (ra): Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hadis-i kudsî’de) Rabbinden naklen buyururlar ki:“Bir kul günah işledi ve: Ya Rabbim günahımı affet dedi. Hak Teâlâ da: Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: Ey Rabbim günahımı affet der. Allah Teâlâ Hazretleri de: Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: Ey Rabbim beni affeyle der. Allah Teâlâ da: Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu. (Buhârî, Müslim)

Allah Rasûlüne Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca buyurdular ki:
قِيلَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا عَلَامَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: اَلنَّدَامَةُ
‘Gönülden pişmanlıktır.’ ” (İbn Mâce,zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387,439)

Tevbe; huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında, himmet kanatlarını açıp Hakk’ın rahmet ve inayetine sığınma cehd ü gayretidir. Böyle bir performans gösteren ruh:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلَا: ﴿إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Resûlullah: ‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.’ dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: ‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.’ (Bakara/222) [İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387,439]

TEVBE SAMİMİ OLMALIDIR

Şimdi tevbe ederim, sonra günah işlersem yine tevbe ederim anlayışı tevbe değildir. Tövbenin üç şart vardır. Hatta işin içinde kul hakkı varsa helalleşmek dördüncü şart olur. Diğer üç şart şunlardır: a) O günahı işlemiş olduğuna gerçekten pişman olmak. b) Bir daha işlememeye kararlı olmak, c) Fiilen günahı bırakmış olmak. Şayet bu şartlara uygun tevbe eder de, sonra insanlık icabı yine günahına dönerse, bu durum tekrar tevbe etmesine engel olmaz.

ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟﺘَّﻮْﺑَﺔُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻟِﻠَّﺬِﻳﻦَ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺍﻟﺴُّٓﻮﺀَ ﺑِﺠَﻬَﺎﻟَﺔٍ ﺛُﻢَّ ﻳَﺘُﻮﺑُﻮﻥَ ﻣِﻦْ ﻗَﺮِﻳﺐٍ ﻓَﺎُ ﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻳَﺘُﻮﺏُ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ  ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻋَﻠِﻴﻤًﺎ ﺣَﻜِﻴﻤًﺎ

“Allah’ın kabulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların tövbesidir. İşte Allah’ın, tövbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır.Allah alîm ve hakîmdir (herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa:17)

“Tevbe arzusu gönlünüzde hasıl olmuyor ve tekrar O’na dönme ihtiyacı duymuyorsanız, bir “dâu’l-udâl”e, yani çaresiz bir derde maruz kalmışsınız demektir.” (***)

TEVBE VE İSTİĞFAR

Çoğu zaman iç içe bulunan bu iki kavram arasında fark vardır. Tevbe günahtan vaz geçiş ve dönüş demek iken, istiğfar günahının affını dilemektir. Buna göre insan günah işlemeye devam ederken bile istiğfar edebilir. Yine insan, sadece kendi adına tevbe edebilirken, başkaları için istiğfar edebilir. Dikkat edersek, aşağıdaki âyet, hadis ve değerlendirmelerde bu nüansı görebiliriz. İnsan, BAŞKALARININ günahları için de İSTİĞFAR edebilir, fakat hiçkimse bir başkası için TEVBE EDEMEZ. Kur’ân-ı Kerîm’de, başkalarının günahları için istiğfarda bulunulabileceğine dair pek çok âyet-i kerime vardır. İSTİĞFAR, kelâm âlimlerine göre, günahın kötülüğünü gördükten sonra Allah’tan bağışlanma istemek ve günahlardan yüz çevirmek; tasavvuf erbabına göre ise, iyi işleri (sâlihât) az görüp onlara yönelmek, kötü işleri (fâsidât ve fuhşiyât) büyük görüp onlardan yüz çevirmek ve uzak durmaktır. (el-Cürcânî,İstiğfar md)

Konu ile ilgili birkaç misal vermekle iktifa edeceğiz:

1. “… (Habibim!) Sen hem kendi günahından, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarından ötürü Allah’tan af dile.Allah,(dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de,(ahirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir.” (Muhammed/19)

Not: Efendimizin istiğfar etmesi ve bunun Ona emredilmiş olması konusunda, şu iki husus mutlaka göz önüne alınmalıdır:  a) Ona emredilen istiğfar ümmeti için yapması istenen istiğfardır,  b) Onun istiğfarı bizim bildiğimiz mânâda günahlardan olmayıp, Kendi seviyesine göre kulluğun en iyisini yapamama düşüncesinden kaynaklanan bir istiğfardır.

2. Mûsâ: “Yâ Rabbî, beni ve kardeşimi affet. Rahmetine bizi de dahil et;çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi Sensin Sen!”(A’râf/151)

3. “Evlatları ise (Hz.Yakub’a) şöyle dediler: “Ey bizim şefkatli babamız! Bizim günahlarımız için Allah’tan mağfiret dile. Doğrusu biz günahkârız.” O şöyle cevap verdi: “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Gerçekten O gafûrdur,rahîmdir.” (Yûsuf/98)

4. “Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle!” (İbrahim/41)

5. “…Ey Kerîm Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle!…” (Haşr/10)

6. “Yâ Rabbî! Beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle…” (Nûh/28)

NEBEVİ BEYANLARDA İSTİĞFAR

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى اللّٰهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ فَإِنّ۪ي أَتُوبُ فِي الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ»

Eğar İbn Yesâr el-Müzenî radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah’a tövbe edip mağfiret dileyiniz. Zira ben günde yüz defa tövbe ediyorum.” [Müslim,Zikr 42]

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ لَزِمَ الْاِسْتِغْفَارَ جَعَلَ اللّٰهُ لَهُ مِنْ كُلِّ ض۪يقٍ مَخْرَجًا وَمِنْ كُلِّ هَمٍّ فَرَجًا وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ

İbn Abbas radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim ısrarlı bir şekilde İSTİĞFÂRA DEVAM EDER (onu tabiatının bir yanı hâline getirir) İSE Allah ona her sıkıntıdan bir çıkış kapısı, her üzüntüden bir kurtuluş çaresi gösterir ve onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır.” (Ebû Davud, Vitir 26)

HERKES kendi konumu itibarıyla hata, kusur ve günahlarını mülahazaya alarak her gün binlerce kere estağfirullah/sübhanallah çekmelidir. Mesela Ebû Hureyre Hazretleri’nin her gün ON İKİ BİN defa sübhanallah dediği rivayet edilmiştir. Ona, “Bu çok değil mi?” diye sorduklarında; “Günahlarım sayısınca söylüyorum.” şeklinde cevap vermiştir. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/345) Devs’ten gelip ashâb-ı suffe arasına giren, uzun süre İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzurunda bulunan, O’ndan en fazla hadis rivayet eden ve Allah Resûlü’nden sonra herkesin kendisine başvurduğu bir menhelü’l-azbi’l-mevrud haline gelen o Devs’in aslanının bir günahı olacağını zannetmiyorum. Ama o kendi ufku itibarıyla bunu gerekli görüyordu. O halde günahlarla delik deşik olmuş bizim bugünkü hayatımızı göz önünde bulundurunca, her gün otuz bin defa istiğfar etsek yine de az sayılır. (Kırık Testi)

NE MUTLU O KİMSEYE Kİ, AMEL DEFTERİNDE ÇOK İSTİĞFAR BULUNUR

İstiğfar ederken çoğu zaman şöyle diyorum: 

أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ،  وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا

“Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.” Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın hasenât defterinde veya seyyiâtı silme -kötülüklerin üzerine çizgi çizme- defterinde en çok istiğfarın bulunması mevzuuna teşvik ediyor, onu takdir ediyor, tebcîl ediyor. İSTİĞFAR; “Bilerek/bilmeyerek -öyle derler idi- elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan ve sâir âzâ vü cevârihimden.. tahayyüllerimden, tasavvurlarımdan, taakkullerimden.. zift gibi ruh dünyam üzerine sıçrayan ne kadar mel’ûn mesâvî var ise, hepsinden bîzârem. Hazreti Mevlânâ ifadesiyle Yâ Rabbi, bunlardan dolayı Sana sığınıyor, Sana dehalet ediyorum! Yarlığa bendeni, liyakatim olmadığı halde. Tevbe ediyorum; Tevvâb’sın, kabul buyur, ne olur!.. Sana “İnâbe” edenler arasında benim inâbemi de lütfen cevapsız bırakma!  “Evbe” ufkundan Sana yönelenler arasında eyle beni de!  Hiç olmadık günahlarına bile dağlar cesâmetinde günahlar işlemiş gibi Sana teveccüh edenlerin teveccüh duygusunu bana lütfeyle!..”  manalarına geliyor. Bunların (Tevbe, İnâbe ve Evbe’nin) her biri belli bir seviyedeki merâtib-i insaniyeyi işaretleyen bir husustur. [16/12/2018 | BMTL]

İstiğfarın Maddi ve Manevi sıkıntıların çözümünde çok mühim bir kulluk tavrı olduğunu Nûh Sûresi 10 ve 14.ayetler de Rabbimiz tarafından şu şekilde ifade edilir.

10 – Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gaffardır.” (affı geniştir)
11 – Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin!
12 – “Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.”

Hz. Ömer (r.a.) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etraftan: “Yağmur için dua etmediniz?” diye sorulunca: “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da bu âyeti okumuştu. Hasan el-Basrî’nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: “İstiğfar et!” dedi. BAŞKA BİRİ malî sıkıntılardan, BİR DİĞERİ çocuğunun olmadığından, BİRİSİ arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler bunu garipseyince o, bu âyeti okudu.

13-14 – “Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?” (Sahabeden Günümüze Allah Dostları: 2/336)

GÜNAH VE FARKINDALIK

İnsan günah işlediğinin farkında olmazsa, ona tevbe kapısı kapanmış demektir. Allah (cc) sevdiklerine kendi günahlarını, sevmediklerine ise hep başkalarının hata ve kusurların gösterir. Onun bu tuzağını Üstad Hazretleri şöyle açıklıyor: “Şeytanın en büyük bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Ta ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, âdeta taksirattan takdis etsin. Evet, şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez, görse de yüz te’vil ile te’vil ettirir. Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse afva müstehak olur.”  (13. Lem’a)

TEVBE GECİKTİRİLMEMELİ

Tevbenin geciktirilmesi, günah hastalığının müzminleşmesi ve daha geç iyileşmesine, hatta bir çeşit metastas olup hiç iyileşmemesine yol açabilir. Onun için ona hiç ömür tanımamak en doğrusudur: Bu konudaki tavsiyelerden birisi de şöyle:

“Bu hususta yapılacak olan diğer bir şey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı hayat tanınmamasıdır. Mü’min, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye kapanıp gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç vakit fevt etmemelidir. Zira ecel gizlidir; her an gelebilir. Burada istitradi olarak bir hususa işaret etmek istiyorum; bütün gayretine rağmen kendi zaaflarına yenilip nefsin ve şeytanın etkisinde kalarak günah islemeye devam eden bir mü’min, bana göre her günah işlediğinde adeta: “Allah’ım, ben kendime bir kuyruk daha taktım. Sen bana ister hilebaz bir tilki, ister insanları sokmak için kuyruğunu dikip gezen bir akrep, isterse bir yılan nazarıyla bakabilirsin..” demeli ve mutlaka kendini sorgulamalıdır. O, bu şekildeki hareketiyle, Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahsetmiş olduğu insani değerleri tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını; bunun aksine hayvanlığı benimsediğini itiraf etmiş olacaktır.” (Prizma/3)

Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk’a aittir. İşte bu manâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.” buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır…” (Asrın Getirdiği Tereddütler])

BÜYÜKLERİMİZ NE DİYOR

Kalbi büyük olanların, meselelere bakışı her zaman bizden farklı olur. Onlar duyduklarını, okuduklarını değil, ruhlarında yaşadıkları tecrübeleri dillendirirler. İşte onlardan bir kaçı:

  • Katâde: “Kur’ân sizi hastalıklara ve o hastalıkların tedavisine muttali kılar. Hastalıklarınız ise günahlarınızdır. Onların tedavisi ise istiğfardır.”
  • Hz. Ali: “Allah (cc) herhangi bir kuluna istiğfar etmeyi ilham etmişse, onu azaba uğratmamayı dilemiştir.”
  • Râbiatu’l Adeviye: “Bizim istiğfarımız bile birçok istiğfara muhtaçtır.” diyerek, insanları kâmil istiğfara yönlendirmiş, böylelikle ümit ve korkunun hiçbir zaman bitmeyeceğine de işaret etmiştir.” (Muhtasar. İhyâ-i Ulûmi’d-Din)

GÜNAH TOPTANCILIĞI

Her günahın tevbesi olmakla beraber, her günahtan kurtulmak o kadar kolay değildir. Özellikle günümüzde yaşananlar açısından durum çok vahimdir:

“Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hak katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kabil olacaktır; yoksa içtimaî bünye korkunç hafakanlar içinde güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “Nâdim ve pişman oldum.” demeleri sadece bir aldanma ve aldatmacadır. EVET, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilan etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. ZİRA, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilafa düşmemelerine bağlıdır. AKSİNE, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimaî ufku ihtilaflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lazımdır. BÖYLE BİR TEVBE DE, sevgide, afta, müsamahada “Ruhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havari olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek, her hamleyi alkışlamak ve her fedakârlığa temenna durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usul bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir. Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine boynumuza çullanmış yığın yığın veballerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedamet yetse bile, toplumla alakalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır…” (Çağ ve Nesil-3)

ALLAH AFFETMEZ DEMEMELİ

En Büyük günahlardan birisi de, af konusunda Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir. İnsan ne kendisi için, ne de başkası adına böyle bir hataya düşmemelidir. Günah konusunda ümitsizlik, o günahtan daha büyük bir günahtır. Aşağıdaki şu hadislerde bunu görüyoruz:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Bir adam: “Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!” diye kesip attı. Allah Teâlâ Hazretleri de: “Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!” buyurdu (Müslim)

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benî İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işerken rastlardı da: Vazgeç! derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, vazgeç dedi.” Öbürü:​ “Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü:​ “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi. Günahkâra da dönerek:​ “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de:​ “Bunu ateşe götürün!” emretti. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti.” [Ebu Dâvud]

Abdullah ibn-u Ömer’den: Rasulüllah (sallallâhu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Kıyamet günü mümin, Rabbinin lütuf ve inayetine öyle yaklaşır ki, Allah ona halktan gizli olarak işlediği bütün günahlarını teker teker saldırır. Filan günahını biliyor musun, falan günahını biliyor musun diye sorar. Mümin de: Ya Rab biliyorum diye itiraf eder. Cenâb-ı Hak sonunda ona: Ben senin bu günahlarını dünyada iken gizlemiş, kimseyi haberdar etmemiştim. Bu gün de yine kimseye bildirmeden mağfiret ediyorum buyurur.” (Buhari, Müslim)

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın, Allah’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!” Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz’a emrederek: “Sende ondan ne varsa bana toplayıver!” dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. “Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?” diye Rabb Teâlâ sordu. “Senden korktuğum için ey Rabbim!” cevabını verdi. Allah Teâlâ hazretleri bu cevap üzerine onu affetti.” (Buhârî, Müslim, Muvatta, Nesâî)

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: EY âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. EY âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. EY âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” (Tirmizî)

YENİDEN DİRİLİŞ

HER İNSAN hata eder. Hatayı nisbetler perspektifinde ele aldığımız zaman bu küllî hükme hiç kimsenin itirazı olamaz. “Benim hatam yoktur.” diyen işte o zaman en büyük hatayı işlemiş olur. Efendimiz “Âdem hata etti, evlatları da hata etti.” buyururken her insanın hata edebileceğine dikkat çekmektedir. Hz. Âdem’in hatası bir isti’dât olarak sanki genlerle ve irsiyet yoluyla evlatlarına intikal etmiş de, dolayısıyla da hiçbir insanın, (bulunduğu manevî seviyeyi de nazara alarak söyleyecek olursak) hatadan kurtulması ve hatasız olması mümkün değildir. Ne var ki, her insanın, hayırlı birer hata işleyen olması da mümkündür. Tevbe ve istiğfar ise, bunun tek yoludur. Zira Allah Resûlü “Her Âdemoğlu hata işler, hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur. (Fasıldan Fasıla 2/86)

BÜTÜN MÜMİNLER, “Ancak şu var ki tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar bundan müstesnâdır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafûrdur, rahîmdir, sınırsız mağfiret ve ihsan sahibidir.” âyetiyle vadedilen teveccühten belli bir ölçüde nasiplerini alabilirler. Meselâ bir insanın aklına “Ben adam öldürdüm, zina ettim, nefsime ve başkalarına karşı haksızlıkta bulundum..” vb. gibi düşünceler gelebilir. Ancak âyet-i kerimede de bildirildiği üzere, Allah (celle celâluh), tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunan kimselerin nâmütenâhi kötülük yapma istidatlarını nâmütenâhi hayır ve hasenât yapma kabiliyetine çevireceğini vadetmektedir. Hatta işârî tefsirlerdeki bir tevcihe göre, Cenab-ı Hak, iyilik yapmaya başlayan bir kimsenin, geçmiş günlere ait amel sahifelerinin boş kalmaması için, onun daha önce yaptığı kötülükleri bile iyiliğe çevirecektir. Yani artık o kişi, tamamen Hakk’a yönelince, sadaka vermek, anne-babaya saygılı olmak, komşu haklarına riayet etmek vb. gibi bir kısım güzel işler yaparak ve kötü işlerden de sakınarak, kaçarak hep iyilik peşinde koştuğundan dolayı onun geçmişte yaptığı kötülüklerin hiçbiri amel defterine yazılmayabilir. Evet bir insan, tevbe edip Müslüman olarak kendisini yenileyince, geçmişte güzellik adına yaptığı ne kadar şey varsa, bütün bunlar sanki yeniden hayatlanmış gibi, o insan amel cihetiyle bir umumi diriliş yaşayacaktır. (Prizma-4)

Bu yazı 13 kez okundu