Fiili ve Kavlî Duâ
Dua deyince, sadece dille yapılan duâ anlaşılmamalıdır. Bir de fiilî dua vardır. Mü’min kişi arzularını Rabbinden diliyle taleb ettiği gibi fiilen de teşebbüs edecektir. Dili ile taleb ettiği şeyin gerçekleşmesi için aklın gösterdiği sebeplere başvuracaktır. [..] Helâl rızık taleb edilmesini, rızkın bol olması için Allah’a dua edilmesini tavsiye eden, dualarında bunlara yer vererek fiilen örnek olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) rızkın meşru yollarını da göstermiş; ziraat, ticaret ve san’atla meşgul olmayı, bunların helâl rızkın kapıları olduğunu söylemiştir. Duanın ibâdet yönünden başka, dünyevî ve şahsî hayatımızı ilgilendiren ayrı bir yönü daha vardır: Dua etmek suretiyle arzularımızı, ihtiyaçlarımızı, bir başka ifade ile gerçekleştirilmesi gereken hedefleri ifadeye döküyor, şuur haline getiriyoruz. Yapılacak işleri bir bakıma gündeme getiriyor, plana programa alıyoruz. Rabbimizden dilimizle, sözlü olarak istediğimiz şeylerin gerçekleşmesi için gerekli sebeplere başvurmaya geçiyor, imkânlarımızı, kapasitemizi kuvveden fiile geçiriyoruz. Sözgelimi, Allah’tan buğday isteyen çiftçi, sabanla rahmet kapısını çalmalı, diğer gerekleri olan gübreleme, sulama, koruma gibi sebeplere de başvurulmalıdır. Fiilen çalışma ile gerçekleşecek işler için, “kavlî duâ yeterlidir” diyen bir hadis mevcut değildir. Bilakis Kur’ân-ı Kerim: “Kişiye sâdece çalıştığı vardır” (Necm-39) buyurmuştur. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/511]
Hangi Duâlar Kabul Görür
En’âm Sûresi: De ki: “Söyleyin bakalım: Allah’ın bir cezasına uğrarsanız veya Kıyamet başınıza kopuverse Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer (vicdanınızın sesini itiraf edebilecek kadar olsun) doğruluktan nasibiniz varsa, haydi cevap verin! Hayır hayır, sadece O’na yalvarırsınız –O da, eğer dilemişse (hikmeti öyle gerektirirse), duanıza sebep olan sıkıntıyı, musibeti giderir– ve o ana kadar şirk koşup durduğunuzu da, Allah’a ortak tanıdıklarınızı da unutursunuz.” (40-41)
Allah’a yapılan her duaya aynıyla karşılık verilecek diye bir şart yoktur. Kâinatın tamamında Cenab-ı Allah’ın Vâhidiyet’i hakimdir; yani kâinatta Allah’ın bütün isimleri tecelli halindedir ve bunların her birinin hükmü vardır. Bu tecelliler bir arada, Allah’ın her hadiseye, her varlığa, her insana şamil kanunlarına kaynaklık eder ve bu kanunlar, güneşin ışığındaki yedi rengin tek renk olarak görünmesi gibi âhenkdar bir bütün oluşturur ve O’nun Hikmeti çerçevesinde işler. Kâinatın en geniş dairedeki çarkı, tek tek herkesin hevesine göre dönmez. Bu bakımdan, Hikmet esası üzerine oturan Meşiet’e dahil dualar aynen kabul görür. Bununla birlikte, Cenab-ı Allah’ın her varlık için Rahîmiyetinden kaynaklanan hususi tecellisi, merhameti, yani Ehadî tecellileri de şüphesiz söz konusudur. Ama burada da Allah (c.c.), yine dua ile istenilenin aynısını vermeyebilir; duaya, onu yapanın faydasına göre ya istenilenin aynısını veya daha iyisini vermekle ya da hiç vermemekle ve sevabını Âhiret’e bırakmakla icabet eder. (Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli/Ali Ünal)
Dua Ettim Kabul Olmadı Demek Yanlış mı?
Hz. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyudular ki: “Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: “Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi.” [Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikr 92; Muvatta, Kur’an 29; Tirmizî, Daavât 145; Ebû Dâvud, Salât 358]
Müslim’in diğer bir rivâyeti şöyledir: “Kul, günah talebetmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” Tirmizî’nin bir diğer rivâyetinde şöyledir: “Allah’a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun.” Şu halde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), duanın terkine sevkedecek bir aceleciliği hoş görmüyor. Bu sebeple, her hâl u kârda dua etmeye devam edilmesi için, duanın mutlaka netice vereceğini kesin bir dille ifâde ettikten sonra bu kabulün şu sûretlerden biriyle olcağını belirtir: 1- Ya isteğe uygun olarak dünyada görülecek bir şekilde makbul olur. 2- Ya âhirette verilmek üzere sevap takdir edilir. 3- Yahut günahları affedilir.” Şu halde, bu hadis, neticeye hiç aldırmadan dua etmeye, Allah’tan hayırlı şeyler istemeye devam etmeye teşvik etmektedir. Duayı ibadetin, kulluğun bir gereği bilip, ara vermeden devam etmelidir. [Eser: İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/544-545]
Bazı Dualar Kabul Olunmaz Diye İdda Etme
İ’lem Eyyühe’l-Aziz! “Bazı dualar icabete iktiran (Kabul Olunmaz) etmez.” diye iddiada bulunma. Çünkü dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksatlar ise –namaz vakitleri gibi– dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Mesela şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir. Ve keza zalimlerin tasallutu ve belâların nüzûlü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hâsıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi.” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır.” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddimesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakk’ın duaların icabetine vaad etmesi ise icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya her hâlde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîb’in hikmetine tâbidir. Mesela doktoru çağırdığın zaman, herhâlde: “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat: “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver.” dediğin vakit, bazen verir, bazen hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez. Adem-i kabul esbabından biri de duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden aksü’l-amel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz. (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale)
Günümüz İnsanı İçin Hazırlanan Bir Zikir Kitabı: El-Kulûbü’d-Daria
Efendimiz’den günümüze kadar yapılan günümüz insanı için en güzel zikirlerin toplandığı bir zikir kitabı: el-Kulûbü’d-Dâria. Bu eser, muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından başta, Nakşibendî-Hâlidî şeyhlerinden Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretleri’nin derlediği üç ciltlik “Mecmûatü’l-Ahzâb” adıyla mâruf dua külliyatı olmak üzere, birkaç eserden seçilip derlenmiştir. “Mecmûatü’l-Ahzâb” yaklaşık iki bin sayfalık bir zikir kitabıdır. Gümüşhânevî hazretleri, eserini talebeleriyle beraber dikkat ve itina ile hazırlamıştır. Mecmuada her bir hizbin müellifi, ismi, ne zaman ve ne şekilde okunacağı da yazılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin hiç ara vermeden Mecmûatü’l-Ahzâb’daki hizipleri okuyup onları vird edinmesi, hiç şüphesiz, nurlu İslâm yolunun yolcuları için bu mecmuayı daha da önemli bir hâle getirmektedir. el-Kulûbü’d-Dâria da (yaklaşık manasıyla “yanık sineler”, demek olup, Kur’ân-ı Mübîn’de geçen ‘tazarru/içi yanarak yalvarıp yakarma’ ifadesini hatırlatmaktadır) tamamen bize ait bir vefasızlık örneği olarak okunmaya okunmaya artık unutulmaya yüz tutmuş Mecmûatü’l-Ahzâb’ı bir kere daha, özellikle de yeni nesillere sevdirmek ve onların da bu nadîde eserden istifade etmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir eserdir. Yaklaşık 750 sayfa civarında olan bu değerli eserde pek çok Allah dostunun çeşitli duaları yer almaktadır. Ayrıca eserin sonunda bizzat Hocaefendi tarafından yazılan câmî/kuşatıcı bir salât ü selam da yer almaktadır. [Eser: İç Derinlikleriyle Hizmet İnsanı / Fatih DEĞİRMENLİ ]
Yakaran Gönüller dua mecmuasının hazırlanmasındaki en önemli sâiklerden birisi
Şayet, hizmet erleri iştirak-i amâl-i uhreviye mülâhazasına bağlı olarak kitaptaki duaları paylaşır ve mânevî bir halka yapmış gibi her gün belli bir sıraya göre okurlarsa, meselâ, kırk kişi, her biri on beşer sayfa okumak suretiyle her gün bir defa mecmuayı bitirirse, o zincire dahil olan herkesin amel defterine el-Kulûbu’d-Dâria’nın tamamını okumuş olma sevabı yazılır. Bu hakikat, İhlâs Risalesi’nde misalleriyle anlatılır; dört-beş adamdan, biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip iştirak niyetiyle bir lâmbayı yaksalar, onlardan her birinin tam bir lâmbaya mâlikmiş gibi istifade edeceği ve aydınlanacağı ifade edilir. [Bediüzzaman, Lem’alar (Yirmi Birinci Lem’a)] Hazreti Üstad bu misali verdikten sonra şöyle der: “…Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak, sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi neticesinde, o “iştirak-i a’mâl”den hâsıl olan umum yekûn ve umum nurun, her birinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i ilâhînin muktezasıdır.” [Kastamonu Lâhikası s.67.] Demek ki, bin kişinin dahil olduğu bir halkada yer almak, hasenât defterine o bin adamın hepsinin sevabını kaydettirmeye vesiledir. Bu itibarla, böyle büyük bir mânevî şirketten hisse alma ve o şirketin kârına ortak olma çok mühim bir meseledir. [Eser: “el-Kulûbu’d-Dâria: Yakaran Gönüller/ Vuslat Muştusu]
Onca Mücadele Ve Meşgaleye Rağmen
Üstad Hazretleri, onca mücadelesi ve meşgalesine rağmen evrâd u ezkâr mevzuunda hiç mi hiç kusur etmemişti. Mecmûatu’l-Ahzâb’ı on beş günde bir hatmediyordu. […] O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehl-i dünya ile yaka paça olmuş, hapishanelerde gezmiş dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. [Üstad ve Evrâd u Ezkâr/Kırık Testi-1]
Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması
Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması “iştirak-i a’mal-i uhreviye” açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Bazı yakın arkadaşlarım, okudukları dualardan bana da birer küçük dilim takdir etmişler. Ben de onların duaları arasında benimki de kabul görür mülâhazasıyla, böyle bir virdi aksatmamaya çalışıyorum. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd ü ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dahil olan herkes, iştirak-i a’mal-i uhreviye vadisinden nasiplerini tastamam alacaklardır. [Evrâd ü ezkâr Okuma /Prizma-6 Yol Mülâzaları]
Konuma Göre Evrâd ü ezkâr
Her bir mü’min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd ü ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabbine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.. [Prizma-6: Yol Mülâzaları]
Duayı Dünyaya Ait Faydalar İçin Okumak
Kulluk, Cenâb-ı Hakk’ın emrine ve rızasına bakar. Kulluğun sebebi Allah’ın emri olması, neticesi ise O’nun rızasıdır. Meyvesi ve faydaları, ahirete aittir. Fakat asıl gaye olmamak ve kasten istenmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine ortaya çıkan, istenmeden verilen neticeler kulluğa aykırı olmaz. Belki zayıflar için teşvik edici ve tercih ettirici olur. Eğer dünyaya ait faydalar ve menfaatler kulluğun, virdin veya zikrin sebebi veya sebebin bir kısmı olursa kulluğu kısmen iptal eder. Belki hususi faydaları bulunan o virdi neticesiz bırakır. İşte bu sırrı anlamayanlar, mesela yüz hususi faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hususi faydası olan Cevşenü’l-Kebîr’i o faydaların bazılarını asıl maksat kabul ederek, öyle niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar, göremeyecekler ve görmeye hakları da yoktur. Çünkü o faydalar, şu virdlerin sebebi olamaz. Onlar kasten ve bizzat istenmez, çünkü Allah’ın bir lütfu suretinde, o hâlis virdin talepsiz neticesi olarak ortaya çıkarlar. Okuyan onları niyet ederse ihlâsı bir derece bozulur. Belki kulluktan çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız şu kadar var ki, böyle hususi faydaları olan virdleri okumak için zayıf insanlar bir teşvik ediciye ve tercih ettiriciye muhtaçtır. O faydaları düşünüp şevke gelerek evradı sırf Allah rızası için, ahiret için okursa bu onun niyetine zarar vermez, hatta makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından ve çokları, kutub zâtlardan, selef-i sâlihînden rivayet edilen faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hatta onları inkâr eder. [İkinci Mesele/On Üçüncü Nota/ On Yedinci Lem’a/ Sadeleştirmiş Risaleden]
İbadetin Omuriliği
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2) buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir. İnsan, Allah’a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar. [Kırık Testi-14: Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]