- GİZLİ İMTİHANLAR
➖Tevazu ve Mahviyet - KULLUK ADINA ÖLÇÜLER
➖Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar
➖Narsist Ruhlar
➖Tevazu Kahramanları
➖Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar
GİZLİ İMTİHANLAR
°°°Önsöz°°°
İnsan ile Allah (cc) arasına giren en büyük engel, en kalın perde kendi enâniyeti ve benlik duygusudur. En büyük put da odur. Benlik, Allahın yaptıklarını kendisi yapıyor sanmak, yani bir anlamda Onun mülkünü kendi zimmetine geçirmektir. Üstelik bunu fark etmek de çok zordur. Farkına varmayınca da ondan kurtulmak çoğu zaman imkânsızdır. Bunun için sürekli dikkatli ve uyanık olmak gerekiyor. O bakımdan, merhum Büyüğümüzün şu ikazları çok değerli:
°°°°°°°°°°°
Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir. Bunların bazısı aşikâr, bazısı da nispeten gizlidir. Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeğini kabul etsek de, insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de imtihan olur. Mesela güzel bir iş yapar. Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir sis, bir duman çöküverir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder. Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır. Zihninde beliren “Ben yaptım, ben ettim, ben başardım.” düşüncesi her şeyi bitiriverir. Zira yapılan şeyleri kendine mâl etme, kendi eseri olarak görme, gizli şirk barındıran bir yaklaşımdır. Sürekli “ben, ben” demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı dalalet ve küfrün içine çekiverir. Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi, en büyük başarıya imza atmış, insanlığı yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa, sıradanlık duygusundan sıyrılmamalı ve şöyle demelidir: “Hayret ediyorum, Allah nasıl oluyor da bizim gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor!” Eğer yapılan güzel işlere ille de makul bir mahmil/izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilâhiye açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz: “Allah, kendi büyüklüğünü göstermek için bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor. Böyle büyük işlere bizim güç ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğuna göre bütün bunlar O’nun büyüklüğüne delalet eder.”
Kâinat kitabına şöyle bir göz gezdirdiğimizde orada da aynı şeyi görürüz. Allah Teâlâ, kocaman fizikî âlemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır. Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun, atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur. Belki Cenab-ı Hak onları da –quark, iyon ve eter gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz– daha küçük parçacıklardan yaratmıştır. Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratılması hâdisesine bir çeşit âdetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir. Öte yandan Allah, bir karıncaya Firavun’un sarayını harap ettirir. Bir sineğe Nemrut’u yere serdirir. Bir mikropla Deccal’in hakkından gelir. Bütün bunlar O’nun namütenahi (sonsuz) kudretine delâlet eder. Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak, en büyük başarılar bile bizi ucb ve gurura sevk edemez, bize sıradanlık duygusunu unutturamaz. Hz. Ali’nin ifadesiyle “insanlar içerisinde sıradan bir insan” olmayı en büyük fazilet bilir, hiçbir şekilde faikıyet (üstünlük) mülâhazasına girmeyiz. Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi, “Var mı benim gibisi!” demesi… Bu tarz düşüncelerin kaynağı hep şeytandır.
Tevazu ve Mahviyet
°°°Önsöz°°°
Gerçek büyüklükle büyüklenmek ters orantılıdır. Gurur ve kibir ile tevazu ve mahviyette olduğu gibi. Yani bir insan ne kadar büyükse o kadar mütevazı, ne kadar küçükse o kadar kibirli, en azından buna açıktır. Onun için, varlık piramidinin zirvesinde bir nokta olan Efendimiz (sav) insanların en mütevazısı idi. Çünkü büyük insan her şeyin Allah’tan olduğunu bilir, Onun büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü idrak eder. Hocaefendi, onun şahsında tevazu ve mahviyetin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor:
°°°°°°°°°°°
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) cihanda öyle bir inkılâp yapmıştır ki, Âkif’in ifadesiyle, bir nefhada kayserleri, kisrâları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır. (Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s.485 (Bir Gece).) Buna rağmen O, hayatı boyunca tevazu ve mahviyetten hiç ayrılmamıştır. Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, “Korkma, rahat ol! Ben kral değilim. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, et’ime 30.) demiştir.
Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resûlü’nün büyüklüğünü âleme gösterdikçe O da Allah’a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor, insanlara karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu. Peygamberliğini inkâr edemezdi. Hâşâ, “Ben peygamber değilim!” diyemezdi. Çünkü bu; O’na yüklenmiş, taşınması çok ağır bir vazife olup dinin en temel rükünlerinden biriydi. O, bunun dışında kalan meselelerde ise peygamber olduğu hâldeöhiçbir şekilde büyüklük izhar etmiyordu. Ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda, dışarıdan gelen bir kişi O’nu görmek istediğinde ashabın arasında hangisinin Peygamber olduğunu ilk bakışta fark edemiyordu. Çünkü ne kılık kıyafeti ne oturduğu koltuk ne de hâl ve hareketleri çevresindekilerden farklıydı. İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü de budur. Sıklıkla vurguladığımız üzere, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Ortada gerçek bir başarı yokken enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır. Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mâl edeceksiniz ki!
Fakat Allah’ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa işte burada tevazu ve mahviyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır. Harikulade işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır. Dolayısıyla Allah’tan gelen nimetlerin aynı zamanda O’ndan gelen birer imtihan olduğu unutulmamalıdır. Bu imtihanı kazanmanın yollarından biri, ortaya çıkan güzel işleri kendimizden bilmeyip her hâdisede Allah’ı hatırlamaktır. Şurası iyi bilinmelidir ki kalblere hükmeden, kalbleri evirip çeviren Allah’tır. Bir dönemde insanlar hizmet adına şahlanmış, coşmuş ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişse bu, Allah’ın lütfu ve inayeti sayesinde gerçekleşmiştir. “Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz…” gibi mülâhazalara girersek Allah, lütfettiği nimetlerini elimizden alır. Fert plânında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdî enaniyet olur; bir topluluk olarak bu tür mülâhazalara sahipsek bu cemaat enaniyeti olur. Hatta buna, hadisin ifadesiyle, “şirk-i hafî” (gizli şirk) de diyebiliriz. (İbn Mâce, zühd 21; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/30.)
Her şey O’ndan (celle celâluhu). Bu sebeple “Cihanın dört bir yanına açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz!” diyerek aidiyeti ön plâna çıkarmak bizim için büyük bir yıkım olur. Ferdî enaniyetten kurtulma adına ‘ene’yi (beni) yırtıp ‘nahnü’yü (bizi) göstermeye çalışmalıyız. Bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız için ‘nahnü’yü de ayaklarımızın altına almalı ve ‘hüve’yi (O’nu) göstermeliyiz. İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman O’na muhtacız; O ise hiçbir zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir Zât-ı Ecell ü Â’lâ’dır. Üst üste fetihlerin yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin sizden sitayişle bahsettiği bir dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilme adına, sürekli ellerimizi açıp, “Allah’ım bizi kendimize ‘hiç ender hiç’ göster!” demeliyiz. Yapılan hizmetlerin âhirette kişi adına önemli birer kazanım hâline gelmesinin yolu da buradan geçer. Aksi takdirde insanın ‘enaniyetle’ işlediği amellerin âhirette ona bir faydası dokunmayacaktır. Çokça zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi (Müslim, imare 152; Nesâî, cihad 22.) insan, Allah’ın huzuruna çıktığında salih amellerine güvenecek, fakat Allah için yapmadığından bunların kendisine hiçbir faydası dokunmayacaktır.
Hatta nefis hesabına yapılan; Allah yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma, vaaz u nasihat etme veya infakta bulunma gibi güzel işler bile –Allah muhafaza– kişinin helakine sebep olacaktır. Amellerini övgü, takdir ve alkış için işleyen insanlar kendilerini çok ucuza satmış olacaklardır. Çünkü yaptıklarının karşılığını bu dünyada önceden almış olacaklarından âhirete bir şey kalmayacaktır. Allah bizleri, elde edebileceği büyük mükâfatı çok küçük şeyler için kaybetmekten, hayatını çok ciddi bir darlığın mahkûmu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden de âhirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun! Allah, ne kadar varidat ve mevhibelerini lütfeder, insanın davranışlarını ne kadar verimli, bereketli hâle getirirse insanın da o ölçüde Allah’a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması gerekir. O, nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan durmalı, rükû ve secde ile şükrünü eda etmelidir. Layık olmadığı mülâhazasıyla, mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile mukabelede bulunmalıdır. Alvar İmamı gibi sürekli; “Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!” demelidir.
KULLUK ADINA ÖLÇÜLER
°°°Önsöz°°°
Müslümanlık, gösterdiği istikamette hareket edildiği takdirde hayatta karşılaşabileceğimiz bütün aşırılıklar arasında denge kurmamızı mümkün kılan ilâhî bir sistemdir. Onun sayesinde kurulabilecek bu denge sadece davranışlarımızda ve dış dünyada değil, içimizde, yani ruh, his, heyecan ve fikir dünyamızda da mümkün ve gereklidir. Meselâ ümit ve korku arasında kurulması gereken denge gibi. Hazretin bu konudaki tavsiyeleri de şöyle:
°°°°°°°°°°°
İnsan kulluk hayatında ne yeise (ümitsizliğe) kapılmalı ne de kendine aşırı güvenmelidir. O, işlediği günahların her daim farkında olmalı ve Allah’ın mücrimlere de güzel işler yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve teveccühlerini kendinden bilmez. Nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der: “Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller bitmezdi. Demek ki Allah’ın hususi bir teveccühü söz konusu!” Kendine bu gözle bakan biri hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura kapılmaz. Allah’ın çok küçük şeylere büyük işler gördürmesi, O’nun büyüklüğüne işarettir. O, sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve perişan hâle gelmiş sıradan insanlara bile fevkalâde büyük işler gördürebilir, onların elleriyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir, sa’y ve gayretini semeredar hâle getirebilir. İnsan, kendi eliyle ortaya çıkan olağanüstü mazhariyetleri görünce, inhiraf etmemeli, nefsi adına iddialara girmemelidir.
Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar
°°°Önsöz°°°
Kazanma kuşağında kaybetme kavramı, Merhum Büyüğümüzün sık sık kullandığı, hattâ literatüre kazandırdığı kavramlardan birisidir. Her seviyenin kendine göre bir imtihanı olması noktasından, maddî veya manevî başarı ve kazanımlar arttıkça kazanma imtihanı zorlaşır ve sorular ağırlaşır. İstikameti koruma adına, hangi alanlarda olursa olsun elde edilen her başarı, doğru cevap bekleyen yeni ve zor bir soru demektir. Rahmetlinin bu konudaki tespit ve tavsiyeleri de şöyle:
°°°°°°°°°°°
Elde edilen başarılar karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay değildir. Niceleri burada imtihanı kaybeder. Mesela etrafına on tane insan toplayan biri kendini veli görmeye başlar. Hele bir de etrafındakilerin kendini pohpohlaması söz konusuysa iş burada da kalmaz. Birilerinin hüsn-ü zanlarına binaen kendisine verdikleri makamları gerçek zannederek gözünü kutupluğa, gavsiyete diker. Belki de böyle bir zavallı, kendini kutbiyet ve gavsiyeti cemetmiş olarak görür. Hatta burada da kalmayarak mehdiyet, mesihiyet iddialarına girer, yerde yürümeye hakkı olmadığı hâlde kendini göklerde uçuyor görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar.
Evet, bazen Allah’ın en büyük ihsanı, ikramını hissettirmemesidir. Tekrar başa dönecek olursak, işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmayan bir insan büyük iddialarda bulunmaz. Değil gavsiyet ve kutbiyet gibi yüksek makamlara sahip çıkmak, sıradan insan olmayı bile kendine çok görür. Çorak arazilerin gülistanlığa (gül bahçelerine) döndüğünü gördüğünde, “Benden bir şey olmaz, ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der. Bununla beraber bazı melâmilerin geçmişte düştükleri hatalardan da ders çıkarmak gerektir. Onlar, bâlâ-pervâzâne iddialardan kaçınmak ve ‘haddini bilmek’ için insanın günah işlemesinin gerekli olduğunu düşünerek büyük bir hataya düşmüşlerdir. Bu da farklı bir inhiraftır.
Mü’mine yakışan tavır, bir taraftan kirlenmeme adına kılı kırk yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlerini görebilmesidir. Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler; mesela bir yanlışa kulak kabartması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeter de artar. Kişi, işlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile, günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülâhazalarında pişmanlığını canlı tutmalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği başarıları kendinden bilmez. İsmet mülâhazası, yani kendini günahsız ve hatasız görme üşüncesi, insan için çok tehlikelidir. En önemli vasıflarından biri “ismet” olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemiştir. Bu açıdan insan, kendini hatasız görme mülâhazasına karşı ilan-ı harp etmelidir. Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir ceht ve gayret sergilemeli, diğer yandan hiçbir zaman pir ü pak olduğunu iddia etmemelidir.
Evet, insanın haddini bilmesi çok önemlidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir söz nakleder: (Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.) (Bediüzzaman, Lem’alar, s.164 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, Üçüncü Mesele) Hepimiz etten, kemikten yaratılan insanlarız, nefis taşıyoruz. Sürekli bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var. Çok temiz bir toplum içinde neşet ettiğimiz söylenemez. Gezip dolaştığımız sokaklar, belvâ-i âmm sayılabilecek (kaçınılamayacak) kirlerle doluydu. Hatta bazılarımız itibarıyla belki gırtlağımıza kadar kire battık. Bu hâlimizle bizden bir güzellik hâsıl olması mümkün değildi. Ne var ki Allah’ın öyle engin bir rahmeti var ki, bizim gibi mücrimlereöbile çok güzel işler yaptırdı. Nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğinin şuurunda olan biri, haddini aşmayacak ve boyunu aşkın iddialara girmeyecektir. Meselelere böyle hâlis bir tevhid ufkundan baktığımız sürece Allah ihsan ve lütuflarını devam ettirecektir.
Evet, işin bu yanı böyledir. Ama öte yandan insan, işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine de müsaade etmemelidir. Gırtlağına kadar levsiyat (pislik) içine batmış biri dahi Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu ve’s-selâm), günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini duyunca hemen duruma müdahale etmiş ve o kişinin, Allah ve Resûlü’nü sevdiğini söylemiştir. Dolayısıyla insan, geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne bakmadan Allah ve Resûlullah’ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret etmelidir. “Ey Allah’ım, biliyorum ki benim irapta mahallim yok ama Sen o mahalli verirsin!” diyerek büyüklüğü ve yüceliği, ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı Allah’a verebilmeli; o daireye davet eden Hz. Muhammed Mustafa’ya (aleyhissalâtu ve’s-selâm) bağlılık ve sevgisini devam ettirmelidir. Mümkünse Allah’a ve Resûlü’ne karşı sevgisini münacat ve naatlarla seslendirmelidir. İşlediği cürümler buna mâni olmamalıdır. Şeytan ve nefis, bu cürümleri gerekçe östererek insana, kendini Allah’a çok uzaklaşmış gösterebilir. Fakat o, duygularıyla ve düşünceleriyle hep Allah’a yakın olmaya gayret etmelidir.
Narsist Ruhlar
°°°Önsöz°°°
Narsistlik, kendini beğenme hastalığıdır. Bu kelimenin, suda kendi yansımasına aşık olan mitolojik kahraman Narcissus’tan geldiği söylenir. Buna göre bile beğenilen şey gerçek değil bir hayal ve görüntüden ibarettir. Yani, merhumun başka bir yerde söylediği gibi ‘güneşe sırtını dönenlerin gördükleri kendi gölgelerinden’ başka birşey değildir. Güneşi gören Hak dostları ile sadece kendi gölgelerini gören ve âşık olan bu zavallılardan da şöyle söz ediyor Muhterem Merhum:
°°°°°°°°°°°
Tarih boyunca hak dostlarına bakıldığında onların muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür. Asıl büyüklük buradadır. Benlik iddiasında bulunan insanlarda bir değer aramak boşunadır. Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar. Onlar herkesin söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz; orijinal ve farklı görünebilmek için sürekli marjinal fikirlerin arkasından koşarlar. Dikkatleri üzerlerine çekebilme ve başkalarında hayranlık uyandırabilme adına sıra dışı mütalaalar ortaya koymaya çalışırlar. Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler. Hatta kendilerini pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde yalan ifadeler kullanmaktan da kaçınmazlar. Kendilerine, kendi düşüncelerine, edalarına, endamlarına meftun (vurgun) bu tür narsist ruhlar, başkalarını da onların yaptıkları şeyleri de beğenmezler. Bunların bir şeyle tatmin olmaları da zordur. Sürekli zikzak çizer, ordan oraya savrulur da ömürleri boyunca bir baltaya sap olamazlar. Oysaki insanoğlunun varlığı bir damla suyla başlamıştır. Allah, onu yokluktan varlığa çıkarmıştır.
Çoğumuz, dönüp sergüzeşt-i hayatımıza (hayat serüvenimize) baktığımızda ve yaptığımız hataları düşündüğümüzde, aslında yüzümüze bakılacak hâlimizin olmadığını görürüz. Allah bizi kul yaratmıştır. Bu sebeple insanın asıl büyüklüğü de Allah’a kulluğundadır. Ona düşen vazife, Allah’ın kendisini insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi O’na kullukta aramasıdır. İnsan, Allah’ın cebr-i lütfi (İnsanın irade ve ihtiyarı olmadan Cenâb-ı Hakk’ın ona ihsan buyurduğu lütuflar.) olarak kendisine ihsan ettiği maddî-manevî bütün mevhibelere şükürle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf ettirmeye çalışmalıdır.
Tevazu Kahramanları
°°°Önsöz°°°
Kişinin Allah (cc) katındaki değeri tevazu ve mahviyeti ile orantılıdır. O’nun büyüklüğünü bilen büyüklenmez, büyüklük iddiasında bulunmaz, kimseyi kendinden küçük görmez ve devamlı olarak kendi küçüklüğünün farkındadır. Bu durum sadece fertler için değil aidiyet duygusunun söz konusu olduğu her cemaat, mezhep, meşrep, tarikat ve toplum için de böyledir. Çünkü bütün bunların merkezinde kişinin egosu, yani benlik ve enâniyeti vardır. Son olarak, bundan kurtulmanın yolunu da şöyle gösteriyor büyük mürşit:
°°°°°°°°°°°
Allah, mütevazi insanları ellerinden tutar ve layık oldukları yere yükseltir. Tohum, toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz (bereketlenmez, yetişmez). Allah, yüzü yerde olanları ekstradan lütuflarıyla öyle kâmet-i bâlâlar hâline getirir ki, onları insanlığa rehber kılar. İşte Şâh-ı Geylânî, Muhammed Bahâuddin Nakşibend, Hasan eş-Şazilî, Abdülkadir el-Geylânî, Hz. Pîr-i Muğan! Aradan asırlar geçmesine rağmen bu zatları hayırla yâd ediyor ve onların bıraktıkları âsâr-ı bergüzide (seçkin eserler) ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bunların her birinin unutulmayan simalar hâline gelmeleri, mahviyet, hacalet ve tevazu kahramanları olmalarındandır. Onlar bütün himmetlerini –kendilerini değil– Allah’ı ispat etmeye verdikleri için Allah da onlara bir vücud-u câvidân (daimi, bâki mevcudiyet) vermiş, onlar adına gönüllerde sevgi yerleştirmiştir. Onlar tevhid hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit etmiş (sabit kadem kılmış), her birini bizim ufkumuzu aydınlatan ve bize yol gösteren birer rehber hâline getirmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hâlâ onların evradlarını okuyor, onların bıraktıkları eserler vasıtasıyla günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz. Bundan daha güzel tespit olur mu?
En tehlikeli şey, insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır. Mesela bazen yaptığımız salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz. Yaptığınız işleri, “eşi menendi yok” mülâhazasıyla yaparsanız bunlar dünyada ruhî ve kalbî hayatınızı felç eder, âhirete de bir şey bırakmamış olursunuz. Söz O’nun etrafında cereyan ediyor ve yapılan hizmetler O’nun adına yapılıyorsa orada sizin kendinizi silmeniz gerekir. En zor şey de budur. İnsan, pek çok şeyi, üzerine bir çarpı çekerek yok sayabilir. Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de kolay değildir. Âdemoğlunun en büyük problemi, yine kendisidir. Hatta bunlar hakkında nazarî olarak (teorik) konuşmak da kolaydır. Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında olup bitenlerdir. Hemen her gün bir kere daha düşünce ve mülâhazalarımızı ölçüp tartmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu, nasıl bir hâlde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz. Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur.
Bundan daha tehlikelisi de, çok defa içine düştüğümüz inhirafın, inhiraf olduğunu dahi fark etmememizdir. Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı ilâhîye müstehak hale geldiğimiz hâlde kendimizi emniyette görmemizdir. Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve plânların arkasından koştuğumuzu bilemiyoruz. Mesela dünyayla ilgili meselelerde tamahkâr (aç gözlü) olabiliyor, kazanma hırsıyla oturup kalkabiliyoruz. Bazen de yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor. Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile durduğumuz yer itibarıyla Allah’a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe yoktur. İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.
Eser: Kırık Testi 19 – Işık Karanlığı Boğarken