92-) Rıza Tesellisi

Cüneyd Bağdadi Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır, acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikayet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır.” Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz?” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini, hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler. Zünnun; gelenlere saldırmaya, Üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: “Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alameti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir!” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.

Hz. Mevlana, Mesnevi’sinde (Cilt, 2) şunu anlatır: “Lokman Hekim önceleri bir hizmetkardı. Efendisi ondaki bereketi sezmiş olduğu için yiyeceği yemeği önce Lokmana gönderirdi. Sonra kendisi yerdi. Bir gün karpuz aldı Efendisi ve Lokmana yollamadı, onu huzuruna çağırdı. Ona karpuzdan bir dilim ikram etti. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti, onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi, ‘Bunu da ben yiyeyim’ dedi. Isırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi, ‘Lokman! Bu karpuz zehir gibi, bunu nasıl yedin, neden acıdır demedin?’ diye surdu. Lokman ‘Efendim, bana bugüne değin öyle çok iyiliklerde bulundunuz ki, bu karpuz acı diyemezdim. Bu edebe ters ve size nankörlük olurdu’ diye cevap verdi. Hakk’tan gelen belaları acı karpuz bil. Allah sana ne nimetler verdi. Bir dilim acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı?”

İmam Gazali, Kimya-yı Saadet eserinde şu hikayeyi anlatır: “israiloğullarından bir abid, yıllarca ibadet edip durdu. Bir gün rüyasında ona ‘Cennette senin yol arkadaşın filanca kadındır!’ dediler. Abid uyandığında o kadının ne tür ibadetlerle kendisine layık bir eş olduğunu merak etti ve onu aramaya koyuldu. Bir vesileyle kadına rastladı ve hakkında bilgi edinmeye çalıştı. Ama kadının ne geceleri kâim (namazda-kıyamda), ne de gündüzleri sâim (o ruçlu) olduğunu öğrendi. Farzlardan başka hiçbir ibadet yapmayan bu kadının rüyada kendisine gösterilme sebebi ne olabilirdi? Abid kişi kadına rastladı ve ‘Ey hatun! Senin farklı bir amelin, değişik bir ibadetin var mı?’ diye sordu. Kadın: ‘Benim amelim, farzlardan ibarettir’ dedi. Abid kişi ısrar edince kadın en sonunda bir mesele hatırlayıp şöyle dedi: ‘Benim bir hasletçiğim vardır. Eğer belaya veya hastalığa uğramışsam afiyette olmayı dilemem. Çünkü her şeye hükmeyleyen Allahü Tealadır. Beninim hastalığıma da O hüküm vermiştir. Eğer güneşte bulunuyorsam gölge istemem. Gölgede olsam güneşte bulunmayı arzu etmem. Yüce Allah’ım her neye hükmetmiş ise ben ondan razıyım.’ Abid bu sözler karşısında sevinerek. ‘Bu küçük değil, büyük bir haslettir!’ dedi. ” Bunu ancak hastayken hastalığı, afiyetteyken sağlığı, kederliyken kederi, delikanlıyken gençliği, yaşlıyken ihtiyarlığı sevmeyi başarabilenler idrak edebilirler .

Eski Ahit’ e göre Eyyub Peygamber, yedi oğul, üç kız babasıdır. 7000 koyunu, 3000 devesi, 500 çift öküzü, 500 dişi eşeği ve pek çok kölesi vardır. Şarktaki insanların en tanınmışlarındandır. Çocukları öldürülür, malları çalınır ve telef edilir. Bu suretle imtihana çekilen Eyyub Peygamber, bütün bu felaketleri büyük bir tevekkül ve teslimiyetle karşılayarak Allah’a secde eder ve “Anamın bağrından çıplak çıktım ve toprağın bağrına çıplak döneceğim; Rab verdi ve Rab aldı. Rabbin ismi mübarek olsun” der. Bunca musibetten sonra Hz. Eyyûb’un çilesi artarak devam eder. Ayak tabanından tepesine kadar bütün vücudunda çıbanlar çıkar. Çıbanları kazımak için bir çömlek parçası alır ve küller içinde oturur. Onun bu durumuna çok üzülen karısı, “Sen hâlâ mı kemalini sıkı tutmaktasın? Allaha dua et de öl” der; fakat Eyyub, “Allah’tan iyilik kabul edelim de kötülük kabul etmeyelim mi?” diye cevap verir ve Allah’a isyan etmez. Bir başka rivayete göre de “Benim bolluk ve refah için de yaşadığım müddet seksen senedir. Şimdiden sonra seksen sene musibet de çeksem sabrederim” demiştir. Allah onu tekrar sağlığına kavuşturduğu gibi önceki malının iki katı büyüklüğünde servet verir; ayrıca yedi oğlu ve üç kızı daha dünyaya gelir. Hz. Eyyub bu musibet döneminden sonra yüz kırk yıl daha yaşar.

Rabbimiz, diğer insanlar için ibret olmak üzere Eyyub Peygamber’e ailesini ve onlarla beraber malının mislini vermiştir (Enbiya, 83-84). Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rabbine, ‘Şeytan gerçekten bana bir yorgunluk ve eziyet verdi’ diye seslenmişti. Ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su’ dedik. Bizden bir rahmet ve aklıselim sahiplerine bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini armağan ettik. ( . .) Gerçekten biz onu sabreden bir kul bulmuştuk. Ne güzel kuldu o! Daima Allah’a yönelirdi” (Sad, 41-44). Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyub’un, ağır musibetlere maruz kalmasına rağmen dualarında Allah’tan istekte bulunmadığı, sadece durumunu arz etmekle yetindiği görülür. Eyyub Peygamber, “Başıma bir bela geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiya, 83) demiş, ancak “Bana şifa ver” dememiştir. Onun bu tutumu kulluk terbiyesinin zirvede bir örneğini teşkil eder.

Yaşarken cennetle müjdelenmiş on sahabeden biri olan Sad bin Vakkas, duası makbul kişilerdendi. Birçok insan kendisinden dua istiyor ve onun duasıyla dertlerine derman buluyorlardı. Yaşlılığında gözleri görmemeye başlamıştı, ancak bu konuda şifa duası etmiyordu. Bunun sebebi sorulduğunda ‘Allah’ın takdiri, gözlerimin görmesinden daha çok hoşuma gidiyor” diye cevap veriyordu. Ola ki, Vakkas Hazretleri, İslam’ın ve insanlığın dertleri karşısında kişisel meselesini pek önemsemiyor ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın mısralarındaki şu duyguya tercüman oluyor gibiydi: “Öylesine karanlık ki gecemiz / Ha olmuş, ha olmamış penceremiz.” Bitmesini istemediğimiz geceler, geçmesini istemediğimiz kışlar olabildiğine göre, birlikte yaşamayı sevdiğimiz kederler de yok değildir elbette.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 10 kez okundu