Alimlerin Fazileti

Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a biri âbid diğeri âlim iki kişiden bahsedilmişti. Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” buyurdu.” [Tirmizî, İlm 19]

Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “…Aleyhissalâtu vesselâm sonra buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya,  denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur.” (Hadis Tirmizî’nin aynı babındadır.) Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Aliyyu’l-Kârî’nin açıklamasına göre , âbid’le farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup, kâmil şekilde ibâdetini yapan kimseyi; âlimle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla birlikte ulûm-ı şer’iyyeyi  iyi bilen kimseyi kastettiğini belirtir. Âlimin şerefce âbide üstünlüğü, Resulullah’ın şerefce en âmi bir sahâbîye üstünlüğüne teşbih edilmiştir.

Aliyyu’l-Kârî der ki: “Burada Aleyhissalâtu vesselâm ilmin faziletini beyanda, mübâlağa üslübuna yer vermiştir. Zira, “…benim, en âlanıza üstünlüğüm gibidir” demiş olsaydı, bu ifade de ilmin fazilet ve şerefini belirtmede kâfi idi…” Aliyyu’l-Kârî hadiste geçen meleklerle Arş’ın hamelesi olan meleklerin kastedildiğini, arz ehli tabiriyle insanlar, cinler, hayvanlar, bütün canlıların kastedildiğini söyler.

Hadiste geçen “Yusallûne’yi “mağfiret duasında  bulunur” diye tercüme ettik. Ancak “her çeşit hayır  ve bereket talebinde bulunurlar” diye de anlamak muvafıktır. “Hayır öğreten” ibaresindeki hayırdan öncelikle kastedilen şeyin din ilmi olduğu belirtilmiştir. Çünkü hem dünyada istikamete, hem de âhirette kurtuluşa vesiledir. Dolayısıyla her iki dünyanın da saadeti herşeyden önce dinin öğretilmesine ve öğrenilmesine bağlıdır. Günümüzde “çalışmak da ibadettir” diye ibadeti istiskal edici sözleri müslümanlar söylemezler. “Farz ibadetlerini yapanların meşru çalışmaları da ibadettir” dendiği takdirde dinimize uygun bir söz olur. Farzlarını yapmadan yapılan çalışmalar meşru bile olsa nursuzdur veya nuru güdüktür. Âhirete intikal eder mi bilemeyiz. Zira Cenâb-ı Hakk “Âhireti bildikleri halde dünyayı ona tercih ederler” (İbrahim 3) mealindeki âyette âhirete inandığı halde âhiret için çalışmayı ihmal eden, yani “ailemin nafakası için çalışmam da ibadettir” fetvayı fasidesi ile kendini aldatıp farzları terkeden kimseleri kasdetmiş olmalıdır. Nitekim bir başka âyette “ailenizin rızkını kazanmak ibadetinizin terkini meşru kılmaz” irşadında olmak üzere Hakîm ve Kerîm olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: (Herkesin rızkını veren benim, benim yarattıklarım için herhangi bir) rızık vermelerini taleb etmiyorum, (başkalarını) doyurmalarını da istemiyorum (ben onları bana ibâdet etmeleri için yarattım), rızkı veren, o pek çetin kuvvet sâhibi Allah’ın kendisidir” (Zâriyât 57-58).

Şârihlerimiz şu hususa da dikkatlerimizi çekerler: Hadîste dikkat çekilen mağfiret duası’na liyakat kasbedebilmek için öğretme işi “hayır” la kayıtlanmıştır. Yani her öğretici, hadîste vaadedilen hayra, berekete mazhar değildir, arz ve semâ ehlinin duasına layık değildir. “Hayır” öğreten buna layıktır. Hayır ise, kişiyi kurtuluşa götüren şeydir, Allah rızası için yapılan iştir. Bu rivayet, efdaliyet sebebine de işâret etmektedir: İlmin hayrı yaygındır, sonsuzca sirâyet eder, ibâdetin hayrı kısadır, onu yapanla sınırlıdır, çünkü ilm nuru başkasına da geçen peygambere benzetilmiştir.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/483-485

Bu yazı 20 kez okundu