Allah’a En Sevimli Gelen İki Damla

“Allah katında şu iki damladan ve şu iki izden daha sevimli bir şey yoktur: Allah’a iman ve iz’anın O’ndan haşyetin ifadesi olarak dökülen gözyaşı damlasıyla Allah yolunda (harbederken) dökülen kan damlası. İki iz ise, Allah yolunda (çarpışırken alınan) yara  izi ve Allah’ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan kulluk izidir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 26)

Evet, Aslında mümin, öbür âleme iştiyakla Allah için dökeceğimiz iki damla gözyaşı ve iki damla kanın, O’nun yanında nasıl hora geçtiğini bilsek, güvercinler gibi kanat çırpar, o hal ve o havayı yakalamayı bin şevk ile ister ve arzu ederdik. Ancak bu da yine belli bir imân ve iz’ana bağlıdır. Mevzu ile alâkalı olarak Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

عَيْنَانِ لا تَمَسُّهُمَا النَّارُ عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

“İki göz vardır ki cehennem ateşi görmez: Allah korkusundan ağlayan göz, harb meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü.” [Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12; Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/141]

Evet, Allah bu iki damlayı işte o kadar çok sever. Bu sebeple, Allah katında sevimli olan şeylere gönül bağlayan ve kendini böyle şeylere hazırlayan insan, kat’iyen bu dünya hayatının sûrî zevk ve sefalarına temenna etmez, dünya karşısında bel kırıp boyun bükmez; aksine, bütün dikkat ve hassasiyetiyle öbür aleme müteveccih olur. Ne var ki, bütün bunlar bir irfan işidir. İnsanın irfana ermesi ise, en çetin ve en zor meselelerdendir. Bizim anladığımız mânâda irfan, insanın içinde yanan öyle bir imân şem’asıdır ki, insan onun aydınlığında dünyayı gördüğü gibi ukbayı da görür. Dünyaya ait şeyleri mütâlâa ve müşahede ettiği gibi ukbaya ait şeyleri de müşahede ve mütâlâa eder. O zaman insanın içinde ahirete karşı apayrı bir iştiyak uyanır ki, aklı başında olan hiç kimse, Allah yolunda mücahedeye ve bu uğurda elde edeceği şehadete hiçbir şeyi tercih edemez. Ebedî güzeli ve ebedî güzellikleri gören bir kimse nasıl olur da, şu fânî ve fena dünya hayatına meyleder ki? [Hz. Ömer: İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad]

Şehadet, ebediyeti yakalama garantisidir. Nur asrında, Amr b. Cemuh ve Sa’d b. Hayseme de bu garantiyi yakalayanlardandır. Her ikisi de, oldukça yaşlıdırlar; yataktan kalkacak, yolda değneksiz yürüyecek halleri yoktur. Ama cihad sözkonusu olunca her ikisi de, yaralı arslanlar gibi yerlerinden doğrulur ve cihada hazırlanmaya koyulurlar. Her ikisi de kendilerini cihaddan alıkoymak için “Babacığım, sen hastasın, yolda dahi zor yürüyorsun. Bu iş, senin işin değil. Sen evde otur, bize müsaade et, biz çıkalım” diyen evlat ve torunlarına, “Başka birşey olsaydı, sizi nefsime tercih ederdim. Ama bu, bir şehidlik meselesidir. Rabb’e kavuşma ve ebedî cenneti kazanma dâvâsıdır. Bu mevzuda kimse kimseyi nefsine tercih edemez” cevabını verirler. İki ayrı evde, iki ayrı muhataba karşı aynı ifadelerle yapılan bir tartışmadır bu. İki grup da birbirinden habersizdir. Ve yine iki grup da, hakem olsun diye Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir ve yaşlılar, gençlerden şikayette bulunurlar: “Ya Rasûlallah evlatlarım, torunlarım beni bırakmıyor ki şehid olayım, Sen’in uğrunda ruhumu seve seve feda edeyim.” Allah Rasûlü, onları teskine çalışır ama, mümkün değildir. Gözünü cennetler âlemine dikmiş, bir an evvel oraya gitmek için kanat çırpıp duran bu iki yaşlı arslan, öyle ısrarla taleplerini tekrar ederler ki, İki Cihan Serveri, her ikisine de “Olur” demekten başka çare bulamaz. Neticede, bu iki yaşlı adam, cihada iştirak eder ve biraz sonra yüce Nebî, gözlerini yüce âleme diker ve şöyle buyurur: “Amr b. Cemuh’u eğri ayakları düzelmiş cennette koşarken görüyorum.” Şehidler araştırılırken, her iki yaşlı adamı da sırt sırta yerde yatıyor bulurlar. [Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9/314; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-⁄âbe, 4/208; Müsned, 5/299] Evet Sa’d b. Hayseme de, Amr b. Cemuh da Allah yolunda şehid olmuştur. Buna Allah şahiddi, Rasûlullah da şahiddi, melekler de şahiddi… Şahiddiler ki, Amr b. Cemuh ve Sa’d b. Hayseme cenneti garanti etmişlerdi.

Başkaları da, daha dünyada iken aynı arzu ve istekle dolu bir hayat yaşayabilir.. yaşayabilirler de ölüm ve şehitlik onlar için gayelerin en ulvîsi olur. Ancak bu, yukarıda da dediğimiz gibi, irfana ve veraların verasına uyanmaya bağlıdır. Zira buradaki ağlamalar, orada gülmek; buradaki ızdıraplar, orada lezzetler için­de yüzmek; buradaki mahrumiyet ve sıkıntılar, orada her türlü mahrumiyet ve sıkıntıya veda etmektir. İnsan bunu vicdanına böyle duyurmalı ve bu hakikatleri kendisine böyle telkin etmelidir.. bunun için de mazimizi tetkik ve araştırmamız çok faydalı olacaktır. Büyük İslâm dâvâsını ilk başlatanlardan bize kadar bu şuur hep böyle devam edegelmiştir.. evet onlarda canı feda etmek, âdeta bir tutku, bir arzu gibiydi. Halbuki onlar da insandı ve onlar da yaşamayı seviyorlardı. Öyleyse, onları bu yola sevkeden bir başka hakikat olmalıydı. İşte bu hakikat, ancak onların irfana ulaşmış olmalarıyla izah edilebilir. Kur’ân, bize bu irfan aşısını yapar. Allah yolunda öldürülenlerin esasen ölü kabul edilmemesi gerektiğini ilan eder. Onlar, Allah katında bizim anlayamayacağımız bir hayatla “hayy”dırlar. Bunu ise, ancak o hayata erenler anlarlar. [İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad.Amr b. Cemuh-Sa’d b. Hayseme]

Cabir’in babası Abdullah, Uhud’da şehid olmuştu. Cabir, Allah Rasûlü’nün huzuruna gelerek, “Yâ Rasûlallah, babam vefat etti ve bana bir sürü yetim bırakıp öyle gitti. Onların bakımları da benim üzerime kaldı.. halbuki onlara bakacak sermayeye de sahip değilim” dedi. Efendimiz (s.a.v), Cabir’i teselli için evine teşrif buyurdular. O esnada, Abdullah’ın kızı veya kızkardeşi, Efendimiz’in de duyacağı bir sesle odasında ağlayıp inliyordu. Allah Rasûlü, hem onlara hem de bütün müslümanlara müjde olacak şu sözleriyle Cabir ve ailesini teselli etti: “Allah, şimdiye kadar hiç kimse ile perdesiz görüşmedi. Sadece Abdullah’ı karşısına aldı ve ona halini sordu. O da Cenab-ı Hakk’a şu mukabelede bulundu: “Ya Rabbi! Beni dünyaya tekrar gönder. Gönder de, Sen’in uğrunda bir kere daha öleyim ve böyle bir ölümün ne kadar zevkli olduğunu dünya­dakilere haber vereyim.” Cenab-ı Hakk ise ona şöyle dedi: “Ölenlerin geri döndürülmeyeceğine dair vaadim var. Ama, senin bu iştiyak ve arzunu onlara haber vereceğim..” Daha sonra, “şehidlerin ölü sayılmayacağını” ifade eden ayet nazil olur, Abdullah ve emsallerinin durumu bize haber verilir: Evet, “şehidler ölmemiştir ve asla ölmeyecektir..” (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 3/298; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-⁄âbe, 3/34) [Abdullah b. Amr: İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad]

Gözyaşları, ihlaslı ve samimi insanlar için, başka bir ifadeyle, daima ciğeri ve bağrı yanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Âdeta, sînesinde cehennem korları ve içi cayır cayır yanarken, onun duyguları dışa, göz yaşı şeklinde dökülür. Onun içindir ki, Allah Rasûlü tarafından, cehennemle göz yaşı arasında bir muvazene kurulmuştur. Cehennem kıvılcımlarının mahşerde insanları kovaladığı zaman, Cibril elinde bir bardak su ile görünür. Ve Allah Rasûlü ona sorar: “Elindeki nedir?” Cibril’in cevabı şu olur: “Mü’minlerin göz yaşı.. cehennemi söndürsün diye!”..

Allah Rasûlü bu ve benzeri hadîsleriyle, dışa karşı mücadele ve mücahede eden insanın bu durumuyla, içe karşı mücadele yapan ve nefsiyle yaka paça olan, bu yüzden de göz yaşı döken insanın amelini aynı mütalaa ediyor. Kur’ân-ı Kerim, ağlayan insanların durumunu bir ibret vesilesi olarak nakleder. Ayrıca, az gülüp çok ağlamayı, kazanılan günahlar karşısında iki büklüm olmayı emreden nice âyetler vardır. Ruh inceliğinin şâhidi durumunda olan göz yaşının her damlası, bir rikkat ürpertisidir ki, Cennetteki kevserlere denk kıymete sahiptir. Göz yaşının kuruması cidden acınacak bir zavallılık örneğidir. Allah Rasûlü, şeytandan sığındığı gibi, kurumuş gözden Allah’a (cc) sığınmaktadır.

Keşke her mü’min kendini sıkı bir kontroldan geçirip, bu acı hakikatı itiraf ederek şöyle diyebilseydi: Ne ilmim var, ne âmâlim; ne hayr u tâata kaldı mecâlim. Ne gözümde yaş, ne de yürekte dermanım. Ve ne de irade de ferim… Ve yine, keşke her mü’min kendini şuna ikna edebilseydi: Ben bir hiçim. Eğer Cenab-ı Hakk’ın (cc) bir kısım lütûflarına mazhar olmuşsam, bunlar benim liyakatımdan değil, aksine muhtaç oluşumdandır. Benim bu müflis hâlim Cenab-ı Hakk’ın (cc) rahmetini ihtizaza getiriyor ve bütün bu lütuflar da onun için geliyor. İnsanın kusurlarından sıyrılmasının ilk yolu, kusurun kusur olarak bilinmesidir. Bu bilmeyi daima bir ürperti takip etmelidir ki, insan kusurlarından kurtulmayı becerebilsin. [Sıyamım Yok Kıyamım Yok..: Asrın Getirdiği Tereddütler-4]

Kaynaklar:

-Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı Pırlanta Serisi [İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad+Asrın Getirdiği Tereddütler-4] eserlerinden alınmıştır.
Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi – Akademi Araştırma Heyeti

Bu yazı 6 kez okundu