Hayata Dair Notlar-30

İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda, tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur: Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet ben, nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir. Eğer o adamın tahkirâtı, benim imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur’ân’a havale ediyorum. O Aziz’dir, Hakîm’dir. Eğer sırf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nev’inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garip ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek; sahibine aittir, o müdafaa eder. Madem hakikat budur; kalbim istirahat etti (“Artık ben işimi Allah’a bırakıyorum. Çünkü Allah kullarını pek iyi görmektedir.” (Mü’min sûresi, 40/44)) dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur’ân onu helâl etmemiş… (On Dördüncü Şuâ Üçüncü Nokta)

***

Hayırhah Arkadaş: Her mü’min, zaaflarını bilen bir insan basireti ve idrakiyle, kendisine yer yer kusurlarını hatırlatacak bir arkadaş edinmelidir. İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı. Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz. Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum: “Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin. Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık. İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu: “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun. Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış bulunmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım. Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek“Gerçek sabır ilk anda gösterilen tahammüldür. Şimdi iradenin hakkını verme zamanı. Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir. Zaten ben de bunu hak etmiştim. Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim.” dedim. Hayırhah arkadaşı, bir eğri büğrüyü, bir kırık döküğü haber verdiği zaman insan darılmamalı; fakat o da üslup açısından muhatabını tepkiye sevk etmeyecek bir üslup kullanmalı; usûlü üsluba feda etmemeli. Denmesi gerekli olan şeyi mutlaka söylemek bir esastır; ama onu, rencide etmeyecek ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir tarzda söylemek de üsluptur. Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyleri usûlüne göre söylemeliyiz. Karşımızdaki insanın karakterini iyi okumalı, ne ölçüde tepki verebileceğinin tespitini yapmalı ve işte buna göre alternatif üsluplar bulma yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde kusurları düzeltelim derken, insanları rencide edip incitirsek üslupta yapacağımız böyle bir hatayla her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız. (Bamteli: 14 Eylül 2014)

***

Gücenmek öyle bir duygu ki insan “hak etmedim ben bunu” tepkisini bile seslendirmek istemiyor. Çünkü gücenme haline duyarsız kalınması ve herhangi bir meseleyi izah eder gibi anlatmak mecburiyetinin doğması da ağır geliyor insana. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

Nefse ağır gelen, ruha inşirah verir. Nefse hoş gelen ruhu karartır. Bu tahteravalli ancak aradaki çelişkileri doğal farklılık dengesine dönüştüren bütünlük dengesi içinde oluşacak kişilik yapısının özgürleşmiş aklıyla ve iradesiyle sükûnete kavuşur. İşte o zaman kavga ve israf biter, mutluluğa açılan üretim ve tekâmül yolları aydınlanır. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

Tansiyon ölçme aleti gibi itidal ölçme aleti olsa, insanlar itidallerini ölçüp de normal limitler arasında olmadığını anlayınca, tek kelime yazmadan ve konuşmadan önce oturup manevî-fikrî denge ilaçlarını alsa ne güzel olurdu! Evet İtidali öğrenmeyen, hiçbir şeyin hakikatini ve doğrusunu öğrenemez. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

Nefsaniyetin, NEFSANÎ tutkuların, ÖFKELERİN TAKINTILARIN en büyük zararı düşünceyedir. Nefs kalp ile aklın arasına girdiği için, güneş tutulması gibi bir AKIL TUTULMASINA yol açar ve arada irade de işlemez. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

Samimi olanlar, tenkide karşı çıkmazlar, tenkidden faydalanmaya çalışırlar. En azından yeni bir izah fırsatı buldukları için memnun olurlar. Bir fikrin samimi savunucusu olmak, bunu gerektirir. Eleştirinin hangi amaçla ve üslupla, hangi ölçülere göre yapıldığı, yapılması gerektiği de eleştirinin gerekliliği kadar önem taşır. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

… derdi mertçe kabullenip, tam bir fikrî namuskârlıkla omuzlayıp halletmeye mecburuz. Sulandırarak, boya malzemeleri kullanarak, alternatif gösterilere başvurarak zevahiri kurtarmaya çalışmak; vebalimizi daha da artırır. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

Sözümüze dikkat etmiyoruz. Nüansları korumak için en küçük bir zahmete girmiyoruz. Çabuk ve ihtiyatsızca genelliyoruz. Kestirmeden gidiyoruz. Kelime aramıyoruz. Düşünerek konuşmuyoruz, sesli düşünüyoruz. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

“TEPKİ ” göstermek (değil) “ETKİ ” göstermek öndedir. MAKUL tepkileriniz de etkili olmalıdır. Düşmandan, saldırgandan, mikroptan uzun boylu şikâyet edilmez; onlara karşı TEDBİR ALINIR, onlarla mücadele edilir. (Ahmet Selim: ZAMAN)

***

ELEŞTİRİLERE hoşgörülü davranmak kendi eleştirilerimizin ciddiye alınması için mutlaka gereklidir. Bu bir CİDDİYET ve MEŞRUİYET denklemidir. (Ahmet Selim: ZAMAN)…. Evet “Dinlemeyi öğrenirsen, kötü konuşmalardan bile yararlanabilirsin. [Plutarkhos]”

Bu yazı 21 kez okundu