•Beklenen Şafak ve Kutlu Doğum

–Kutlu Doğum günü meydana gelen ilginç hadiseler. 

–Beklenen Şafak 

–Gelişi Âlemlere Rahmet

a) Yaratılması rahmettir

b) Mübarek zatı rahmettir

c) Getirdiği din rahmettir

–En Büyük Bayram

-Onun Farklı Özellikleri Vardır

-Onunla Biz

-Birgün Herkes Anlayacak

-En Büyük İnkilâbcı 

-Ona karşı vazifelerimiz

-…Faziletli Bir Salavat!

***

KUTLU DOĞUM ve O GÜN MEYDANA GELEN İLGİNÇ HADİSELER 

Bazı zaman diliminde gerçekleşen hadiseler o zamana değer katar ve o zaman dilimlerini diğerlerinden farklı olmasına vesile olur.. işte onlardan biriside insanlık tarihinin bütün dengelerini değiştiren Hazreti Adem aleyhisselâmdan itibaren rasul ve nebilerin geleceğini müjdelediği Ahirzaman peygamberinin Kutlu doğumun gerçekleştiği zaman dilimidir.

ilk yaratılan son sultan “Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz” ismiyle yayınlanmış alanında yazılmış en güzel eserlerden biri olan bu eserde peygamber efendimizin kutlu doğumu şöyle anlatılıyor :

Abdulmuttalib’in tevekkül ve teslimiyetiyle birlikte, Ebrehe ve ordusunun başına gelenler dilden dile dolaşır olmuştu. Zihinler bir kez daha silkelenmiş ve Hz. İbrahim’le Hz. İsmail’in dua dua yalvararak inşa ettikleri Kâbe’ye ilişilemeyeceği bir kez daha perçinlenmişti. İşte şimdi dünya, bu duaların kabul edilişini yaşamaya hazırlanıyordu. İnsanlığın beklediği Son Kurtarıcı’ya hamile kalan Hz. Âmine, diğer anne adayları gibi sıkıntılar yaşamıyor ve tatlı bir meltem gibi kendisini kucaklayan rahmet esintileri altında bir hamilelik süreci geçiriyordu. Üstüne üstlük bir de, kulağına fısıldanan müjdeler oluyordu.

  • Bir gün şunları duydu, Hz. Âmine:

–Şüphesiz ki Sen, ümmetin efendisine hamilesin. Onu dünyaya getirdiğin zaman; O’nu, her türlü hasetçinin şerrinden, Bir olana istiâze ediyor ve O’nun korumasına bırakıyorum, de ve ardından, adını da “Muhammed” koy. [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/263] Âmine, şahit olduğu bu olaydan oldukça etkilenmişti. Evet, yetim bir çocuk dünyaya getirecekti. Ama bu yetimin, ümmetin efendisi olması ne demekti? Hem, Muhammed diye bir isim bilmiyordu. Zira o gün için Muhammed ismi, bilinen bir ad değildi. Bütün Hicaz’da, sadece üç kişiye verilmiş bir isimdi. Bunların üçünün babası da, kral ve meliklerle birlikte bulunmuş, ehl-i kitap insanlardı. Her biri de, hanımlarının hamile oldukları dönemde vefat etmişler ve vefat etmeden önce de, şayet doğacak çocuk erkek olursa adını Muhammed koyması konusunda eşlerine vasiyette bulunmuşlardı. Zira biliyorlardı ki, ahir zamanda gelecek Son Nebi’nin adı Muhammed olacaktı ve artık O’nun yıldızı doğmak üzereydi. [İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, 1/88]. Karnında taşıdığı emanet, onun rüyalarına konu oluyor ve böylelikle onun yükü hafifletilmiş oluyordu. Bir gün anne Âmine, rüyasında vücudundan büyük bir nurun çıktığını görecek ve bu nurla,Basra ve Şam bölgesinin saraylarının aydınlığa kavuştuğuna şahit olacaktı. [Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/127; 5/262; İbn Hişâm, Sîre,1/293]

Tarihin, 20 nisan 571’i gösterdiği bir gündü. Fil hadisesi üzerinden yaklaşık 50 gün geçmişti. Kamerî takvim, Rabîülevvel ayının 12’sini gösteriyordu. Günlerden pazartesi idi.

Tan yerinin aydınlığa durduğu bu demde, bütün karanlıkları aydınlığa kavuşturacak bir doğum yaşanıyordu. Hz. Âmine’nin yanında, Abdurrahman İbn Avf’ın annesi Şifa Hatun ile Osman İbn Ebi’l-Âs’ın annesi Fâtıma Hatun vardı. Derken, asırlardır dilden dile muştusu dolaşan Son Sultan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), olanca bir sühûlet içinde dünyaya teşrif ediverdi. Âmine’nin yetimi dünyaya gelmişti; ama başka çocuklara hiç benzemiyordu. Dudakları kıpırdıyor ve bir şeyler söylüyordu. Şifa Hatun biraz dikkat edince, “Allah sana merhamet etsin!” dediğini duydu. Odanın içi bir anda aydınlanıvermiş; Doğu ile Batı bu aydınlıkla nura gark olmuştu. Hatta bu nurla, Rûm diyarının sarayları görülür olmuştu. [ Kastallânî, Mevâhib, 1/122 ] Fâtıma Hatunun da şehadetiyle evin her bir köşesi, adeta nur kesilmişti. Sanki gökteki yıldızlar salkım salkım uzanmış ve üzerlerine dökülecek gibi olmuştu. [Kâdı İyâz, Şifâ, 1/267]

Hemen Abdulmuttalib’e haber gönderildi ve Kâbe’de ibadetle meşgul olan dede Abdulmuttalib, heyecanla eve geldi. Âlemin beklediği Nûr’u kucağına aldığında sevinçten sakalı, gözyaşlarıyla yıkanıyordu. Oğulları arasında en çok sevdiği Abdullah’ın yetimi, sağ-salim dünyaya gelmiş; mânâlı bakışlarla kendini süzüyordu. Kürek kemikleri arasında bulunan işaret, herkesin dikkatini çekmişti; zira bu, din bilginlerinin tarif ettikleri gibi gelecek Son Nebi’nin ‘risâlet mührü’ idi. Sıra adını koymaya gelince Hz. Âmine, görüp duyduklarını anlattı Abdulmuttalib’e ve adını ‘Muhammed’ koydular. Sonra da Abdulmuttalib, şükrünü eda etmek için torununu kucağına alıp doğruca Kâbe’ye geldi. İlk defa Kâbe, ikizi ile buluşuyordu.

  • Abdulmuttalib’e, Abdullah’ın yetimi biricik torununa niçin bu ismi verdiği sorulunca o şunları söyleyecekti:

–Rüyamda, sanki gümüşten bir silsile gördüm; ortasından bir direk çıkmış, bir tarafı semaya, diğeri yerin derinliklerine, bir diğeri doğuya diğer biri de batıya doğru yönelip yükseliyordu. Daha sonra sanki bu, bir ağaç oluverdi. Her yaprağı nur doluydu. Doğu ve batıdaki herkes, bu ağaca müteveccih olup ona tutunma yarışına girmişlerdi. [Ebû Zehra, Hâtemü’n-Nebiyyîn, 1/140]. Zira o, gördüğü bu rüyayı tabircilere sormuş ve onlar da, neslinden dünyaya teşrif edecek birisinin, doğu ve batılılar tarafından umde kabul edilerek arkasından gidileceğini, sema ve arz ehlinin de, O’nu takdis ederek başlarına taç yapacaklarını anlatmışlardı. Abdulmuttalib, bunları Hz. Âmine’nin anlattıklarıyla birleştirince, tereddüdü kalmamış ve artık, torununa Muhammed diye seslenir olmuştu. Aradan yedi gün geçmişti; Arapların genel âdeti olduğu şekilde Abdulmuttalib de, Abdullah’ın yetimini aldı ve O’nu sünnet ettirdi.

***

Efendiler Efendisini annesinden sonra henüz bir haftalık iken emziren, Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’dir. Onu, yeğeninin doğumunu haber verdiğinden dolayı Ebû Leheb, bir sevinç nişanesi olarak hürriyetine kavuşturmuştu. Ancak, İslâm’ı tebliğle birlikte yeğeniyle yollarını sonsuza kadar ayıran bu öz amcanın, sırf bu hareketinden dolayı bir nebze de olsa ahiret azabından rahatlık duyacağı bilinmektedir.

Zira, vefatından bir yıl sonra kardeşi Hz. Abbas’ın rüyasına giren ve perişan haliyle yürekler yakan Ebû Leheb’e:

–Bu ne hal, nelerle karşılaştın, diye sorulduğunda, iki parmağının arasını işaret edecek ve şu cevabı verecekti: –Sizden sonra hayır adına hiçbir şey görmedim; sadece Süveybe’yi hürriyete kavuşturduğum için bir yudum su alma imkânım oluyor. (Konuyla ilgili rivayetlere bakıldığında Süveybe’nin Müslüman olma ihtimali çok zayıf gözükmektedir.). Süt anne Süveybe, daha önce Abdulmuttalib’in bir diğer oğlu ve Efendimiz’in amcası olan Hz. Hamza’yı da emzirdiği için, Hz. Hamza ile Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) süt kardeş olmuşlardı. (Hz. Hamza’yı, kısa bir süreliğine de olsa Halîme-i Sa’diye de emzirmiş ve böylelikle o, Efendimiz (s.a.s.) ile iki ayrı bağla süt kardeş haline gelmişti. Bkz. Buhâri,Sahîh,2/935 (2502))

DÖRT BİR YANDAN GELEN HABERLER

Çok geçmeden, dört bir yandan farklı haberler gelmeye başladı. İşin ilginç yanı, bu haberlerin hepsinin de, yeni doğan küçük Muhammed’le ilgili olmasıydı. Çünkü O, insanlığın Son Sultanıydı ve kâinat ağacının en mütekâmil meyvesi idi. Varlığın vücut bulmasındaki sebep O olduğu gibi; insanlığın geleceği de, O’nun getireceği mesajın muhtevasında yatıyordu. Onun için varlık, O’nun gelişiyle ilgili olduğunu gösteriyor ve değişik yansımalarıyla insanların dikkatini, bu kutlu doğuma çekiyordu. Önce, Kâbe’deki putların o gece, baş aşağı yere düştüklerinin haberiyle çalkalandı Mekke… Kimin yaptığını ve niçin böyle bir sonuçla karşılaştıklarını kimse anlayamamıştı. Ardından da, farklı yerlerden değişik haberler peşi peşine gelmeye başladı. Her bir haberde, beklenen Nebi’nin gelişine karşılık eşya ve hadiselerin, kendi çapında kendilerine mahsus bir dille ‘hoş geldin’ mesajları gizliydi.

YENİ BİR YILDIZ

Bilhassa Yahudi âlimleri arasındaki yaygın anlayışa göre, ahir zaman peygamberinin doğumu yaklaşmıştı ve bu doğumu haber verecek olan yıldız da doğmak üzereydi. Zaten, uzun zamandır gökyüzünde, adeta bir maytap şenliği başlamıştı, yıldız kaymaları semada sürekli kavsiyeler çiziyordu. Daha önceleri hiç bu kadar yıldız kayması yaşanmamıştı; o geceden sonra da yaşanmayacaktı. Zira şeytani düşüncenin haber kaynaklarına yıldızlar kurşun olmuş yağıyor, O’na ve O’nunla gelecek hakikatlere zarar vermesinin önüne geçilmiş olunuyordu. O güne kadar Hicaz’da yaygın olarak yapılagelen kâhinlik, bundan sonra vahye karıştırılmamak için son bulacak ve kâhinlere gelen haberlerin de önü kesilecekti. Zira O, kâhinleri de kâhinliği de ortadan kaldırmak için geliyordu.

  • O gün Mekke’de, Yahudi bir tüccar vardı. Sabah olunca Kureyş’e şunları soruyordu:

– Ey Kureyş Topluluğu! Bu gece sizin aranızda bir çocuk dünyaya geldi mi?

Henüz kimsenin haberi yoktu ve:

– Vallahi haberimiz yok, bilmiyoruz, dediler.

Bunun üzerine adam, önce tekbir getirdi ve arkasından da şunları tembihledi onlara:

–Bir yanlışınız var; gidin iyice bakın ve söylediklerimi de iyice hıfzedin: Bu gece, ümmetin Son Nebisi Ahmed dünyaya geldi. İyi bakın; zira o burada değilse Filistin’dedir. İki omuz küreği arasında, siyahla sarı arasında tüylerle örtülü risalet mührü vardır. Mekkeliler, adamın sözlerinden hayrete düşmüşlerdi. Şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı, ama henüz böyle bir doğumdan da haberdar değillerdi. Her zaman olduğu gibi bu meclis de dağılmış ve herkes çoluk-çocuğunun arasına gitmişti.

Çok geçmeden her biri, o gece Abdulmuttalib’in bir torunu olduğu ve adını da Muhammed koydukları haberini alıyordu. Daha da ilginci, Yahudi bilgenin anlattığı gibi bu çocuğun iki omuz küreği arasında tarif edildiği şekilde bir mührün bulunmasıydı.

Durumdan haberdar olan Yahudi bilgenin yanına geliyordu. Onlar:

– Hani sen, bizim aramızda bir çocuğun dünyaya gelişinden bahsetmiştin ya, demeden adam:

– Ben size haber verdikten sonra mı doğdu, önce mi, diye sordu telaşla.

– Önce, dediler.

Adam iyice heyecanlanmıştı ve bir an önce kendisini bu çocuğun yanına götürmelerini istedi. Hz. Âmine’nin yanına gelip de küçük Muhammed’in omuz kürekleri arasındaki mührü görünce kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiğinde:

– Yazıklar olsun! Sana neler oluyor, diye çıkıştıklarında da, teker teker şunları söylemeye başladı:

–Artık nübüvvet meselesi, İsrailoğullarının elinden çıkıp gitmiştir. Bu, böyle yazılıdır. Artık peygamberliğin bereketi Araplarındır. Sevinin ey Kureyş! Çünkü O, sizinle birlikte öyle bir güce ulaşacak ki O’nun haberi, Doğu ile Batı arasını dolduracak. [İbn Sa’d, Tabakât, 1/162, 163]

  • Benzeri bir durum da Medine’de yaşanıyordu. O gün için henüz sekiz yaşlarında bir çocuk olan meşhur şair Hassân bin Sâbit, bu heyecanı yıllar sonra şu cümlelerle anlatacaktı:

– Ben o zaman yedi veya sekiz yaşlarında bir çocuktum ve işittiğim her şeyi anlıyordum. Yesrib kalelerinden birinin üzerinde Yahudi bir bilgeyi, yüksek sesle şöyle bağırırken gördüm:

– Ey Yesrib halkı! Ey Yesrib halkı!

Bu telaşa herkes şaşırmıştı. Belli ki, çok önemli bir hadise gerçekleşmişti veya büyük bir tehlike geliyordu. Çok geçmeden:

– Ne bu telaşın? Ne oldu sana, diyerek etrafında toplanıverdiler. Etrafında birikenlere şöyle sesleniyordu: –Bu gece, dünyaya gelen Ahmed’in yıldızı doğdu. [Kastallânî, Mevâhib, 1/122]

FARS TOPRAKLARINDAKİ TELAŞ

O gün için iki büyük devletten birisi olan Fars’tan gelen haberler de oldukça ilginçti. Kisrâ saraylarının bulunduğu yer şiddetle sarsılmış ve bu sarayın, sağlamlıkta eşine rastlanmayacak kadar dayanıklı olduğuyla iftihar edilen on dört eyvanı yerle bir olmuştu. Bir gecede, mukaddes olarak bilinen Sâve gölünün suyu çekilmiş ve kuruyuvermişti. Bir de Fars imparatoru o gece rüyasında, Arap atlarının, semiz ve güçlü develeri arkasına takıp Dicle’yi geçtiklerini görmüş, oradan da ülkesinin her bir tarafına yayıldıklarına şahit olmuştu. Endişe ve telaşla sabahlayan kral, sabah olup da tacını giyer giymez olanları vezirleriyle paylaştı ve bunun bir anlamının olduğu üzerinde durarak bütün bunların manasını bilen birisini bulmalarını istedi. İşte tam bu sırada, İstahrâbad denilen yerde bin senedir hiç sönmeden yanan ve insanların etrafında pervane olup döndükleri ateşin de o gece sönüp tarih olduğu haberi gelivermişti. Kral, yanındaki birinci adama döndü ve bütün bunların ne anlama geldiğini sordu.

  • Bilge vezir:

– Arapların olduğu yerde büyük bir hadise olduğu anlaşılıyor, diyordu.

Evet, büyük bir hadisenin olduğu anlaşılıyordu; ama bunun ne olduğu henüz belli değildi. Hiç vakit geçirmeden Hîre valisi Nu’mân bin Münzir’e haber göndererek, hem konuyu araştırmasını hem de bütün bunların ne anlama geldiğini bilen birisini bulup kendisine getirmesini istiyordu. Durumun nezaket ve ciddiyetini kavrayan vali de, bir başka bilge ve aynı zamanda meşhur kâhin Satîh’in yeğeni olan Abdulmesîh’i, söz konusu bu kâhine göndermiş ve bütün bunların yorumunu dayısından teker teker almasını istemişti. Nihayet Abdulmesîh, Dayısı Satîh’in yanına gelip yaşanılanları anlattı bir bir. Satîh’in ayakta duracak takati yoktu; yaşlanmıştı ve artık son demlerini yaşıyordu. Bunun için Abdulmesîh, bir an önce bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenmek istiyordu.

  • Olup bitenleri dinledikten sonra, birden ciddileşen ve kendini toparlayan Satîh, güçlükle şunları söylemeye başladı:

–Ey Abdulmesîh! Büyük asânın sahibi gönderildi, artık ilahî vahiy hükmünü icra edecek. Semâve vadisi taşıp Sâve gölü kuruduğuna ve Farslıların da sönmeyen ateşi söndüğüne göre artık, Arap yarımadasında Satîh’e yer yok demektir. Mutlak Hâkim böyle murad buyurdu ve risaletle nübüvvet ipinin iki ucu böylelikle düğümlenmiş oldu. Buralara bundan sonra, çöken eyvanlar sayısınca melikler hâkim olacaktır. İnan, bunların hepsi de olacaktır.[Taberî, Tarih, 2/131, 132. Gerçekten de tarih, bu çöküş ve yıkılışa şahit olacak, 67 yıl sonra Hz. Osman (radıyallahu anh)’ın hilafeti zamanında on dört melikin idare ettiği Sasaniler, Kâdisiyye Savaşıyla İslâm hakimiyetine teslim olacaktır.] Bu cümleler, Satîh’in son sözleri olmuştu. Adeta, yıllardır bu cümleleri söylemek için zamana direnmişti. Şimdi de, vazifesini yapmış olmanın huzuruyla artık dünyaya veda ediyordu. [Efendimiz-1]

***

BEKLENEN ŞAFAK

• Işığa hamile kapkaranlık bir dünya.. ve Nebi’nin zuhuruna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler var ufukta.. vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli gelecek son Nebi’yi anlatmakta.. tavsiyeler ve tavsiyeler: Zuhur eder etmez hemen koşun O’na! Ve bütünleşin O’nun ruhuyla.! Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıda. Ana-babalar bu kurtarıcının kendi nesillerinden olmasını istiyor.. ve birçoğu yeni doğan çocuğuna “Muhammed” ismini veriyor… Fakat O, Hz. İbrahim’den İsmail’e intikalle gelen ve Abdülmuttalip’ten Abdullah’a geçen bir altın silsileden gelecekti; ve gönüller de bu kanaldan gelecek nuru bekliyordu. Hâdiseler O’nun geleceğini haber veriyor; karanlığın koyulaşması, sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyordu. O günkü insanlık, hayatı hayat yapacak olan gaye ve idealden mahrumdu. İnsanların bütün yaptıkları işler, “ıssız çöllerde serap kovalamak gibiydi. Susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında herhangi bir şey bulamaz.” (Sonsuz Nûr-1)

• İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu sayılır. O’nun dünyayı şereflendireceği güne kadar akın karadan, gecenin gündüzden, gülün de dikenden farkı yoktu; dünya âdetâ umumî bir mâtemhâne, varlık da tıpkı bir kaostu.. O’nun eşyanın yüzüne çaldığı nur sayesinde, zulmet ziyâdan ayrıldı, geceler gündüze kalboldu; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve her şey âdetâ yeniden dirildi ve gerçek değerini buldu. Evet, O’nun yeryüzünü şereflendirmesi; kâinat çapında bir vak’a ve yer-gök adına en büyük bir hâdise olduğu gibi, aynı zamanda insanlığın da yeniden dirilişi sayılır. O, elindeki, cihanları aydınlatan, o nûrefşân mesajıyla, dünyayı yeniden göklere göre tanzim edeceği, varlığın perde arkası hakikatlarına tercüman olacağı, eşya ve hâdiselere yeni tefsir ve yeni yorumlar getireceği güne kadar varlık bütünüyle manâsız, ruhsuz, birbirinden kopuk ve birbirine yabancı gibiydi; cansızlar âdetâ, abesler resm-i geçidinde birer figür, canlılar ‘natürel seleksiyon’un dişleri arasında ve her gün başka bir ölüm ağında.. bu kara yalnızlıkta insanlar ise, her an başka bir ayrılıkla inleyen birer yetim, birer mazlum, birer mağdur vaziyetindeydi. O’nun neşrettiği nûr sayesinde birden bire karanlıkların büyüsü bozuldu, şeytanlar bozguna uğradı ve dalâletler gidip gayyâyı boyladı.. eşyanın mahiyeti değişti; tahripler tamire dönüştü, inkırâzlar da onarım hazırlığı şekline girdi.. dünya üzerindeki konup-göçmeler, gelip-gitmeler birer resm-i geçit halini aldı; doğumlar birer toy-düğün, ölümler de birer ‘şeb-i arûs’ oldu. [Günler Baharı Soluklarken]

Evet Onun doğumu hepimizin doğumudur. Çünkü, hadis olarak rivayet edilen “levlâke levlâk…” (sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kabulüne göre bütün varlıkların var olma sebebi O olduğundan, bizim varlık sebebimiz de Odur. O bakımdan Onun doğumu, hepimizin ve her şeyin doğumu demektir ve en kutlu doğumdur.

***

EN BÜYÜK BAYRAM

  • PIRLANTA MÜELLİFİ “Günler Baharı Soluklarken” ve “Sonsuz Nur” da kutlu doğumu en büyük lütuf ve bayram olduğunu şu enfes cümleler ile ifade eder : 

İnsanlar, hem kendilerinin, hem de sevdiklerinin doğumlarını kutlarlar. Doğum günü kutlanılan insanın önemine göre, kutlamanın önemi ve şekli de değişir. O günler bazılarınca âdeta bir bayram gibi algılanır. Şüphesiz ki bir müslüman için bu dünyadaki en önemli doğum Efendimizin doğumudur:

O’nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, ruhlarımızda ‘ebedî yok olma’nın te’siri kırıldı; hicranla çarpan sînelere dost ikliminden vuslat muştuları geldi-ulaştı. Bütün bir insanlık olarak biz hepimiz, O’nun gönüllerimize üflediği hayat sayesinde kendimizi idrak edip eşya ile münâsebete geçebildik.. özümüzdeki cevherleri değerlendirip, benliğimizdeki sonsuzluk buudunu sezebildik.

O olmasaydı, ne ruhumuzdaki bu derinlikleri kavrayabilir ne de kabirden geçip sonsuzluğa uzayan bu yolu ve bu yolculuğu bu kadar şirin görebilirdik. Gönüllerimize aşk u heyecan salan O, gözlerimize ışıklar çalan O ve bizleri ebedler ülkesine seyahata hazırlayan da yine O’dur.

O, bu uzun ve sırlı yolculukta bulunduğumuz sâhil itibariyle, bizim için bir kaptan ve rehnümâ, varacağımız âlem itibariyle de bir mihmandâr ve şefaatçı ise, bizim de O’na karşı bir kısım sorumluluklarımız vardır ve bu mevzûda lâkayd kalmamız da mümkün değildir. Ama, ne gariptir ki, bizler asırlardan beri bu ışık insan ve O’nun nurlu mesajına karşı hep lâkayd kalmışızdır.. lâkayd kalmak bir yana çok defa saygısız davranmışızdır…

Vâkıâ, dar bir dairede ve belli ölçüler içinde, merasim türünden bir mevlit, birkaç paket şeker ve birkaç şişe güllâpla.. bazen de birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile velâdeti tes’îd etmeye, O’nunla irtibatımızı ortaya koymaya çalışmışızdır; ama, bunlar kat’iyyen O’nun büyüklüğüyle orantılı olmamıştır; orantılı olmak şöyle dursun, O’nun kapıkullarına gösterilen saygı ve ihtiram seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hele Hz. Mesih’in doğum günü veya şöyle-böyle O’nunla alâkalı gösterilen noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallar seviyesinde bir neş’e ve cûşişin yaşanması kat’iyyen söz konusu olmamıştır… [Günler Baharı Soluklarken]

* “…Bizim için çok mühim, bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da mü’minlerin bayramı sayılır. Her hafta, cuma günü, yaşanan bu bayram sevincini daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramlarında da yaşarız. Kurban Bayramı, Hz. İbrahim’in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları.. ve bu gayeye matuf, bazılarının Beytullah’a yüz sürüp, Arafat’ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür. Ramazan ise, bir ay oruçla Rabb’e yaklaşma sevincini, yaşama sevincini paylaşmanın ifadesi zengin, dolgun ve bereketli bir bayramdır. Fakat bir bayram daha vardır ki, o, bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılır; o da Allah Resûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür.. vilâdet-i Ahmediye’dir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın, tıpkı bir güneş mahiyetinde yarattığı o Nur’u bir kandil gibi insanlık semasına astığı gündür. Evet, o Nur sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve âlem nura gark olmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın cin ve ins’e en büyük bir lütfu ve büyük bir ihsanıdır.” (Sonsuz Nur-1)

***

GELİŞİ ÂLEMLERE RAHMET

Onun âlemlere rahmet olduğunu ve bizimle olan durumunu bizzat Rabbimiz bildiriyor. Şöyle ki: ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﺍِﻟﺎَّ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ (Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.[Enbiya:107]

  • ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ adlı eserde bu âyet aşağıdaki şekilde açıklanmıştır: 

Bu âyet-i kerime, Efendimiz’in misyonunu bütün yanlarıyla ve en veciz şekilde ortaya koymaktadır. Bu misyonun biri tekvinî, diğeri dinî iki yanı vardır. Misyonunun tekvinî yanıyla Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, yaratılış ağacının hem çekirdeği hem en birinci meyvesi, dolayısıyla “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” hadis-i kudsîsinin sırrı ve bir bakıma Cenab-ı Allah’ın Rahmâniyetinin bütün varlıklara ulaşmasında en kapsamlı ve evrensel çapta ayna, tasavvufî ifadesiyle, bütün insan-ı kâmillerin üstünde İnsan-ı Kâmil veya Ekmel’dir. Dinî yanıyla, tek tek her ferdin ve fertlerden oluşan toplumların dünya ve Âhiret saadetlerine vasıta, Âhiret’te en büyük şefaat makamının sahibi, kısaca Cenab-ı Allah’ın Rahîmiyetine yine en büyük, birinci derecede ve evrensel çapta aynadır. O’nun yolu dışındaki hiçbir yol, kurtuluşa götürmez. [Ali Ünal]

***

Cenab-ı Allah bütün âlemlere, özellikle akıl sahibi varlıklara merhametinden dolayı Hz. Peygamber (a.s.)’ı göndermiştir. O öyle kapsamlı bir rahmettir ki bütün akıl sahiplerine iyilik ve kurtuluş yolunu göstermekte, gerek dünyada gerek âhirette mutluluk vesilelerini öğretmektedir. Öyle ki onun getirdiği birçok prensibi, dinine inanmayanlar bile benimseyip uygulamakta, dünyevî yönden yararlanmaktadırlar.

ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﺍِﻟﺎَّ ﻛَٓﺎﻓَّﺔً ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﺑَﺸِﻴﺮًﺍ ﻭَﻧَﺬِﻳﺮًﺍ ﻭَﻟَﻜِﻦَّ ﺍَﻛْﺜَﺮَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻟﺎَﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ

(Ey Rasûlüm!) Biz, seni bütün insanlara, onları yanlış yollardan alıkoyman için, (iman edip salih işler yapanları af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarına karşı ve bu dalâlet yollarında gidenleri ise) uyarıcı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bunu bilmemekte (ve risaletinin onlar için ne büyük bir nimet olduğunu idrak edememektedir). (Sebe: 28)

  • BU ÂYET Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.)’in risaletinin belirli bir millet, dil ve coğrafya ile sınırlı olmayıp evrensel, yani bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olduğunu açıkça gösterir.

ﻟَﻘَﺪْ ﺟَٓﺎﺀَﻛُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻜُﻢْ ﻋَﺰِﻳﺰٌ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣَﺎ ﻋَﻨِﺘُّﻢْ ﺣَﺮِﻳﺺٌ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺑِﺎﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨِﻴﻦَ ﺭَﻭُٔ ﻑٌ ﺭَﺣِﻴﻢٌ 

ﻓَﺎِﻥْ ﺗَﻮَﻟَّﻮْﺍ ﻓَﻘُﻞْ ﺣَﺴْﺒِﻰَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺗَﻮَﻛَّﻠْﺖُ ﻭَﻫُﻮَ ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ

128. Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: (bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı,) bir sıkıntıya bile uğramanız O’nun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinizde titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir.

129. (Ey Rasûlüm! Sen böyle onların üzerine titrerken) onlar halâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım,O’na güvendim ve O,(bütün kâinatın,bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi,(bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı,koruyup gözeteni)dir.”( Tevbe Suresi )

  • Bu İKİ ÂYETİN TEFSÎRİ HAK DÎNİ KUR’AN DİLİ TEFSİRİNDE ŞU ŞEKİLDE YAPILMIŞTIR:

Azap görmeniz şöyle dursun, bir takım zahmete, sıkıntıya uğramanız bile onu üzer, son derece rahatsız eder. Yahut sizi sıkan, zorunuza giden şeyler beşeriyet icabı onu da üzer, onun dayanma gücü ve metin görünüşü, sıkıntılara göğüs germesi, üzülmediğinden değil, peygamber oluşundandır…. Yani, bir resuldür ki, azîzdir; büyük izzeti vardır. Sizi sıkıntıya sokan şeyler onun aleyhine olur, ona ağır gelir. O yüksek izzet sahibi peygamber, kendi cinsinin evlatlarının zor durumda kalmasına razı olmaz. Sizin cinsinizden olması ve izzet sahibi bulunması sebebiyle bütün dertlerinizi ve kederlerinizi yüreğinde duyar, acınızı hisseder. Üzerinize düşkündür, size karşı pek hırslıdır. “(Ey Muhammed) sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de” (Nahl 16/37) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere hidayet ve iyiliğinize, faydanıza, hayrınıza hırslıdır. Üzerinize toz kondurmak istemediği gibi, sizi mutluluğun zirvesine eriştirmek, selamete çıkarmak, cennete ve rıdvana kavuşturmak için bütün hırsıyla ve var gücüyle uğraşır.

Üstelik onun merhameti yalnızca Kureyş’e, Arab’a, şu veya bu kavme değil, hangi kavimden olursa olsun bütün müminleredir ki, o RAÛFTUR. Re’feti çok fazladır, yani gayet ince bir şefkati ve derin bir merhameti vardır. RAHÎMDİR. Fıtraten, doğuştan, yaratılıştan, Allah tarafından pek ziyade merhametlidir. Günahkârlara bile acır. İşte bütün bunlardan dolayı ey insanlar, Kur’ân’da söz konusu olan mükellefiyetler, özellikle bu Berâetün Sûresi’nde yer almış olan tevbe, cihad vesaire hakkındaki emirler, yasaklar, ikazlar ve itaplar, ağırınıza gitmemeli, gönlünüzü incitmemelidir. Bütün bunlar küfür ve nifakın zararlarına ve uğursuzluklarına karşı genellikle müminlere gayet büyük bir sevgi ve şefkatin tecellileridir. Onun için hiç vakit geçirmeden bunlara iman edip, gereğince amel etmelisiniz.

Görülüyor ki, burada Resulullah’a Allah’ın güzel isimlerinden raif ve rauf ve rahîm isimleri verilmiştir. Hasen ibn’l-Fadl demiştir ki Allah Teâlâ, hiçbir peygambere, güzel isimlerinden iki isim birden vermedi, ancak bizim peygamberimiz hakkında “raûf ve rahîm” buyurdu. Kendi zat-ı sübhanisi hakkında da “Muhakkak ki, Allah insanlara raûf ve rahîmdir.” (Bakara, 2/143; Hac, 22/65) buyurdu.

Gerçekten de Resulü’ne bu isimleri vermesi ve onu böyle vasıflandırması, ONUN HAKKINDA BÜYÜK İKRAM ve TEKRÎM demektir. Bundan da anlaşılır ki, Allah’ın güzel isimlerinin hepsi “Allah, Rahmân ve Rab” gibi sırf Allah’a mahsus olan isimlerden değildir. Resulullah’ın kendisi, ilâhî ahlâk ile mütahallik olduğundan dolayı müminlere raûf ve rahîmdir. Getirdiği din de bütün yönleriyle, müminler için ayniyle nimet ve rahmettir.

YİNE 129.ayet ile ilgili Ebu Davud’un süneninde rivayet olunduğuna göre; Ebu’d-Derdâ Hazretleri demiştir ki, “Her kim sabah ve akşam yedi kere derse Allah Teâlâ, o kulun önemsediği şeylere kifâyet eder“. <<<

***

YARATILIŞI RAHMETTİR 

Onun rahmet oluşunun çok çeşitli yönleri vardır. Esasen bunu bizim dar aklımızla idrâk etmemiz de mümkün değildir. Çünkü O âlemlerin Rabbinin rahmetinin, âlemlerdeki en büyük tecellisidir. Zira:

  • a) Yaratılması rahmettir:

Nasıl ki bir ağaç meyvesi için yetiştirilir, dolayısıyla ağacın varlığından birinci gaye meyvesidir ve meyve, ağaçta en son ortaya çıksa da, ağacın onu dikenin, yetiştirenin zihninde ağacın varlığı açısından ilktir; bunun gibi, her iş, davranış ve faaliyet de bir gayeye oturur ve gaye, o iş, davranış ve faaliyetin varlığında ilktir.

GAYESİZ ve ABES HİÇBİR ŞEY yapmayan, yapmamak şânından olan Cenab-ı Allah’ın (c.c.) her bir eseri ve icraatı da elbette pek çok gayelere dayanır. Bu SEBEPLE, gerek Cenab-ı Allah’a, gerekse insanlara ait her işte, her eserde ve faaliyette gaye en öncedir, fakat bu gaye, eser ve icraatın tamamlanmasıyla, yani en son ortaya çıkar. İşte, varlık silsilesinde en sonda olan, silsilenin neticesi, meyvesi ve gayesi olup, dolayısıyla onun varlığında en evveldir.

CENÂB-I ALLAH (c.c.), kâinatı tanınması ve kâinattaki şuurlu varlıkların Kendisi’ni tanıyıp O’na ibadet etmeleri için yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları ancak (Beni tanısınlar ve) Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat-56)âyeti de, bu gerçeği açıkça ifade etmektedir. BÜTÜN KÂİNATTA Cenab-ı Allah’ı en iyi tanıyan, O’na en üst seviyede ibadet eden, dolayısıyla kâinatın yaratılış gayesini öncelikle yerine getirenler, peygamberlerdir.

ŞU HALDE, peygamberler, kâinat veya varlık ağacının en önemli meyveleri olup, bir bakıma kâinat, onlar için yaratılmıştır. Peygamberler içinde ise onların sonuncusu olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlik manâ, muhteva ve vazifesinin en önde gelen ve en kâmil temsilcisidir.

İşte bu önemli gerçekler sebebiyledir ki, bütün önceki peygamberler Allah Rasûlü’nün âdeta birer mukaddimesi gibi iken, Allah Rasûlü, peygamberlik misyonunun küllî ve evrensel tek temsilcisi olmuştur. BU SEBEPLE DE O, Cenab-ı Allah’ın tanınmak ve Kendisi’ne ibadet edilmek için yarattığı varlık ağacının en büyük ve eşsiz meyvesi, dolayısıyla da yaratılmaktan ana gayedir. Yaratılış ağacının meyvesi olarak, yani zâtıyla peygamberlik silsilesinde son, ama gaye olarak ise mahiyeti ve manâsıyla, varlığının temelini teşkil eden nûruyla yaratılışta ilktir.

HER ŞEYDEN ÖNCE, her şey Onun için yaratılmış. Kutsi hadis olarak rivayet edilen, “Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım” (Acluni, el-Müstedrek) ifadesiyle, bütün varlığın Hz. Muhammed (a.s.m.) için yaratıldığı anlatılır. Şu sözler de bu manadadır: “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir ŞECERE TAHAYYÜL edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya MÜCESSEM BİR ZÎHAYAT farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir İNSAN TASAVVUR edilirse, o nur onun aklı olur.”(Mesnevî-i Nûriye)

  • b) Mübarek zatı rahmettir:

O, Rahmetin mücessem bir timsali olup, Cenab-ı Hakkın rahmetinin insanlık âlemine yansımasıdır. Onun, bizler için nasıl bir rahmet ve rahmet vesilesi olduğu da şöyle anlatılıyor:

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemal-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet rivayet-i sahiha ile mahşerin dehşetinden herkes hatta Enbiya dahi “nefsî, nefsî” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “ümmetî, ümmetî” diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdikiyle validesi onun münacatından “ümmetî, ümmetî” işitmiş. Hem bütün tari!h-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârane mekârim-i ahlâk, kemal-i şefkat ve re’fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salâvatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemal-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş. İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i Seniyyesine müraat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle…” (4. Lem’a)

  • c) Getirdiği din rahmettir:

Tebliğ ettiği dînî ve insanî esaslar herkes için, hayvanlar için, bitkiler için, tabiat için, hâttâ kafirler için bile rahmettir. Çünkü bütün varlıklarla ilgili ilişkilerin temeline hep merhameti ve sevgiyi koymuştur.

Fransız tarihçisi Alphonso de Lamartine, O’nun hakkında şöyle yazar: Dünyada başka hiç kimse, gönüllü veya gönülsüz önüne O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah’la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; putatapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O’nun. Ve başka hiç kimse, dünya üzerinde böylesine büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hakimiyet planında tüm Arabistan’a yayılmış ve Allah adına İran’ı, Horasan’ı, Mâverâünnehir’i, Batı Hindistan’ı, Suriye’yi, Habeşistan’ı, tüm Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı, Akdeniz’de çok sayıda adayı ve Galya’nın bazı kısımlarını fethetmiştir.

Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, kim Muhammed’le karşılaştırılabilir? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir. Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu insan, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi ma’bedleri, tanrıları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab’a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir manâ ümmeti çıkarmıştır.

Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr-ı maddî Allah tutkusunu bırakmıştır. Göğün kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed’in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allâh’ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mabedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi.

Bu Zât’ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, putatapıcılığın öfkelerine meydan okumadaki cesareti, Mekke’de on üç yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezasını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir fikre olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah’la olan manevî konuşmaları, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar, bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahidlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O’na güç veren bu inançtı.

Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah’ın Birliği ve Allah’ın maddî olmayışı. BİRİNCİ taraf, Allah’ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkcisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve yirmi dünyevî ve bir manevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır? (History of Turkey (terc), New York, 1851;, c. 2, s:276-27) [Risâle-i Nur’da Küllî Kaideler]

***

ONUN FARKLI ÖZELLİKLERİ VARDIR

Efendimizi bütün insanlardan farklı yapan neydi? Onun bizde olmayan, veyahut hepsi herkeste bulunmayan ne gibi özellikleri vardı? Bunu bizim tam olarak ne anlamamız, ne de ifade etmemiz mümkün değildir. Ancak O bizzat kendisi, kendisini şöyle anlatıyor ki, burada sayılan sıfatların kendisinde bulunduğu bir insan, gerçek insandır, tam insandır ve kâmil insandır:

  • * Ebu Hüreyre (ra)’dan: Resulullah (sa) buyurdular ki:

– “Rabbim bana dokuz şey emretti:

* Gizli halde de aleni halde de Allah’tan korkma(mı),

* Öfke ve rıza halinde de adaletli söz (söylememi),

* Fakirlikte de zenginlikte de iktisad (yapmamı),

* Benden kopana da sıla-ı rahm yapmamı,

* Beni mahrum edene de vermemi,

* Bana zulmedeni affetmemi,

* Susma halimin tefekkür olmasını,

* Konuşma halimin zikir olmasını,

* Bakışımın da ibret olmasını,

* Ma’rufu (doğru ve güzel olanı) emretmemi.” (Rezin)

  • O sadece sıradan insanlardan değil, insanların en seçkinleri olan Peygamberlerden bile bazı hususlarda farklı yaratılmıştır. Bunu da şöyle ifade buyuruyorlar:

* Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (a.v.) buyurdular ki: “Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.

– Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara ve siyahlara da gönderildim.

– Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.

– Yer bana tahur, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.

– Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.

– Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.” (Buhârî, Müslim, Nesâî)

Evet, Hz. Muhammed (s.a.s.) ise hayatın her sahasında zirveyi temsil eden tek kişidir. Bir hikmet ehlidir, kendi akidesinin mücessem timsalidir. En büyük bir devlet adamı olduğu kadar, eşsiz bir asker; bir kanun koyucu olmasının yanısıra, en büyük bir ahlâkçıdır. Maneviyat âleminin en parlak bir güneşi ve yücelerden yüce dînî bir rehberdir. Emirleri ve vaz’ettiği hükümler, milletlerarası münasebetlerden yeme, içme ve yıkanma gibi günlük davranışlara kadar hayatın bütününe şâmildir. Getirip tebliğ ettiği akidevî temeller üzerinde öyle bir medeniyet kurmuş ve hayatın birbirine zıt görünen sahaları arasında öylesine muazzam bir denge vaz’etmiştir ki, hiçbir alanda en ufak bir eksiklik, yanlışlık ve tenakuzun izine rastlanmaz. Acaba O’na denk böylesine mükemmel ve bütün bir ikinci şahsiyet göstermek mümkün müdür?

Hayatında hiçbir okul görmemiş, ne askerî akademiye gitmiş ne de mülkiyede okumuş, doğmadan önce babasını ve altı yaşında iken annesini kaybedip, yetim ve öksüz olarak büyümüş olan o Zât (s.a.s.), bütün zamanların en büyük ve emsalsiz eğitimcisi, muallimi, âlimi, mürşidi, kanun koyucusu, sistem kurucusu, inkılâpçısı, kumandanı, ayrıca eşsiz bir baba ve koca, kalblerin sevgilisi bir dost olarak kendini göstermiştir. Bütün bu sıfatların ümmî bir insanda en yüksek seviyede bulunması, O’nun Cenab-ı Allah tarafından öğretildiği ve vazifelendirildiğini gösteren en açık bir delil olmaz mı?

ONUNLA BİZ

Hiç bir insan, ne kadar seviyor olursa olsun, Onun bizi sevdiği kadar kimseyi sevemez, bizim felâketimiz için üzülemez, bizim iyiliğimizi istediği kadar isteyemez. Bir annenin yavrusuna olan şefkati, Onun bize olan şefkatiyle kıyaslanamaz. Hattâ bütün annelerin şefkatlerinin toplamı bile o kadar olamaz. Çünkü ahirette herkes birbirini unutacak, kendi derdine düşecek ve başını kurtarmanın telaşında olacak. Sadece O yine bizi düşünecek, bizim için dua ve şefaat edecek. İşte yine Kendi mübarek lisanından:

  • * Ebu Hüreyre (ra)’dan: Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki:

– “Benim misalimle sizin misaliniz, şu temsile benzer: Bir adam var ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca, pervaneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya (mani olmaya) çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmememiz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz.” (Buhari, Müslim, Tirmizi) Onun bu engin merhameti ve şefketi karşısında insanlar ise, maalesef bunun ya hiç farkında değil, ya da tam idrâkinde değillerdir. Genel olarak üç sınıf teşkil eden insanların bu durumları da şöyle anlatılıyor:

  • * Ebu Musa Abdullah İbnu Kays el-Eş’ari (ra)’dan: Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdular:

– “Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenab-ı Hakk insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarım sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar ne ot bitirir. Bu temsilin biri Allah’ın dininde ilim sahibi kılınana delalet eder, böylesini Allah benimle göndermiş olduğu hidayetten yararlandırır, yani hem öğrenir, hem öğretir. Temsilden biri de, buna iltifat etmeyen Allah’ın benimle gönderdiği hidayeti hiç kabul etmeyen kimseye delalet eder.” (Buhari, Müslim)

BİRGÜN HERKES ANLAYACAK 

Onun Peygamberliğini kabul etmeyenlerden, kabul ettikleri halde bizim için ne ifade ettiğini tam idrak edemeyenlere kadar herkes, birgün bunu anlayacaklar, anlayacağız, ama insanların çoğu için artık çok geç olacak. Bu gerçeği de bir temsille şöyle açıklıyorlar: Ebu Musa Abdullah İbnu Kays el-Eş’ari (ra)’dan: Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: – “Benim misalimle Cenab-ı Hakk’ın benimle göndermiş bulunduğu şeyin misali şu adamın misali gibidir: Bir adam kendi kavmine gelip: Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın der. Kavminden bir kısmı tavsiyesine uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk’tan getirdiklerimi tekzip edip yalanlayanları göstermektedir.” (Buhari, Müslim)

EN BÜYÜK İNKİLÂBCI

Hz. Âdemden kıyamete kadar, insanlığın gördüğü ve göreceği en büyük inkılapçı Odur. Çünkü yaptığı değişiklikler çok büyük, çok sağlam ve çok hayatî konularla ilgilidir. İnsanlığın gerçek fıtratına dönmesiyle ilgili değişikliklerdir. Tarafsız bir araştırmayla müslüman olmayanlar bile bunu görüyor ve itiraf ediyorlar. Meselâ Amerikalı bilim adamı Michael Hart, “Dünyaya Yön Veren En Etkin 100 İsim” adlı kitabında Onu en başa koymuş, çalışma defalarca yenilendiği ve basıldığı halde sıralama değişmemiştir. Bu büyük inkilâbın arkasında elbette çok büyük bir kuvve-i kudsiye (mukaddes bir güç) vardır.

  • Bu muazzam başarının bir değerlendirilmesi de şöyle yapılıyor:

“ARKADAŞ! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azimle, küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Hâlbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetlerle doldurmuştur. Evet, Hazret-i Ömer İbnü’l-Hattâb’ın (radıyallahü teâlâ anh) İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu meseleye güzel bir misaldir. Bunun gibi, icraat-ı esasiyesinden binlerce harikalar vardır.” (Mesnevî-i Nuriye)

ONA KARŞI VAZİFELERİMİZ

Her müslümanın Ona karşı bir takım sorumlulukları ve vazifeleri vardır. Ana hatlarıyla bunları şöyle özetleyebiliriz:

  • a) Mümkün olduğu kadar çok salavât getirmek.

Bu, hem Ona olan borçluluğumuzun, hem sevgimizin, hem de ihtiyacımızın bir gereğidir.

  • b) Sünnetine sahip çıkmak.

Her halimiz ve tavrımızla Ona benzemeye çalışmak. Onun en büyük sünneti ise ahlakıdır. Onun ahlâkının olmadığı yerde şeklen benzemenin fazla bir önemi yoktur.

  • c) Davasına sahip çıkmak.

Bu konuda Onun vârisleri olarak, Onun dünyaya teşriflerinin yegâne sebebi bulunan, Cenab-ı Hakkın insanlara tanıtılması ve sevdirilmesi meselesini hayatımızın gayesi bilmek. Yani hizmet-i imaniyye ve Kur’aniyyede sabit kadem olmak.

  • d) Ve Onu herkesten fazla sevmek.

Zira o bizi herkesten fazla seviyor. Kendimizden bile. Ne kadar sevdiğimizi de, saymaya çalıştığımız hususları yerine getirmeye çalışarak ortaya koymak. Rabbimiz, Onun sevgisini kalbimizden eksik etmesin, Onun yolunda yürümekten son nefesimize kadar bizi mahrum bırakmasın. Âmin.

FAZİLETLİ B İR SALAVAT!

Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla

Allahım! Kendisi nur olan ve bütün âlem kendisiyle nurlanan asıl nuranî şecere; Senin kendilerine vücut ifaza buyurduğun bütün mahlûkatının en parlağı, insan nev’inin en faziletlisi, mana ve sureti itibariyle varlığın en ekmel ve eşref olanı, Rabbanî sırların mahall, merkez ve mahzeni, Âdem Nebîye isimleri öğretilen bütün ilimlerin kaynak ve hazinesi, asliyet ve külliyet planında “kabe kavseyn”, Kendine mahsus bir paye olarak da “ev edna” zirve mertebelerinin sahibi; hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhu olması, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunması hasebiyle, diğer nebîlerin hepsi (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm), bütün envâr-ı nübüvvetin biricik kaynağı, hepsinin önünde, hepsinden akdem O Nebîler Serveri’nin sancağı altında olan Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ehl-i beytine, yarattıkların, rızık verdiklerin, ölümü tattırdıkların ve hayat bahşettiklerin sayısınca, fâni kulların yeniden dirilişe erdiği ba’s gününe kadar çok, çok salât ve selâm eyle. Bütün hamd ve senalar yalnız Sanadır Allahım, yalnız Sanadır. [Ahmed el-Bedevî (k.s.) Hazretlerinin Şecere-i Asl Salât ü Selâmı/Yakaran Gönüller]

  • İstifade edilen Kaynaklar

•Hak Dîni Kur’an Dili Tefsiri

•Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli 

•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi

•Pırlanta Serisi 

•Risâle-i Nûr Külliyatı

•Risâle-i Nur’da Küllî Kaideler

•Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz-1

Bu yazı 119 kez okundu