وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ (٣٥)
35. “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (*) (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, (**) aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk. (***)
-Açıklama-
(*) Âyette sözü edilen cennetin dünyanın Cennet’e benzer bir köşesi mi, yoksa Âhiret’te mü’minlerin gireceği Cennet mi olduğu konusu ihtilâflıdır. Burada bir üçüncü şık olarak, gerek Allah (c.c.), melekler ve Âdem arasında geçen hadise, gerekse meleklerin ve İblis’in insanla denenmesi hadisesinde Âdem, bütün insanlığın temsilcisi, prototipi, İblis de şeytanlığın temsilcisi ve prototipi gibidir. Bu iki hadiseyle birlikte, Hz. Âdem’in eşiyle beraber cennete konma hadisesi de, Âdem oğullarının sulblerinden zürriyetlerinin alınıp Allah’ın Rubûbiyetine şahit tutulmaları (7:172) gibi bir başka âlemde cereyan etmişse, bu takdirde sözü edilen cennet de, o âleme ait veya en azından çekirdek halinde var olması gereken uhrevî Cennet’in o âlemdeki yansıması olabilir. Burada önemli olan, bu hadiselerin anlatmak istediği gerçeklerdir. Düşünce, o konu üzerinde yoğunlaşmalıdır. En azından bu cennet, yeryüzü hayatı öncesi insanın geçmesi gereken bir basamak, bir eğitim, yeryüzü hayatına hazırlanma ve kendini tanıma âlemidir.
(**) Eşiyle birlikte Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet gibi, yaklaşmaları yasaklanan ağaç konusunda da farklı mütalâalar vardır. Cenab-ı Allah bu ağacı Hz. Âdem’e yasaklarken, söz konusu yasağa uyma karşılığında onun acıkmayacağını, susamayacağını, çıplaklığa ve güneşin sıcaklığına maruz kalmayacağını beyan buyurmuştur (20: 118−119).
- Şeytan da, insanı bu ağaca yaklaşmaya ikna etmek için,
- onun ebediyet ağacı ve yok olmayacak bir mülk-hükümranlık olduğunu (20: 120),
- Allah’ın bu ağacı ona melik olarak cennette ebedî kalmaması (7: 20) için yasakladığını ileri sürmüştür.
Bütün bu hususlarla birlikte, ağaca yaklaştıktan sonra insanın düştüğü durumu (avret yerlerinin açılması ve utançla buraları örtmeye çalışması (7: 22) ve ağaç manâsı verilen şecere kelimesinin “soy” anlamına da geldiğini dikkate aldığımızda, yasaklanan ağacın insan fıtratının en temel özelliklerinden olan ebediyet adına tenasül yoluna başvurma olabileceği akla gelebilir. Acıkmama, susamama, sıcağa ve çıplaklığa maruz kalmama gibi hissiyatın hatırlatılması, eğer bir halin, ortaya çıkacak bir vakıanın tasviri değil de, böyle bir hatırlatma gerçekten yapılmışsa, bu takdirde, bunların ya Hz. Âdem’e önceden öğretilmiş olması veya Hz. Âdem’in bunları daha önce hissetmiş olması gerekir. Bu ikinci durumda, eşiyle birlikte Hz. Âdem’in konduğu cennet, insanın tam bir yeryüzü varlığı haline gelme sürecinde bir his, bir duyuş, bir idrak, bir hâl boyutu ve âlemi olabileceği gibi, yasaklanan ağaca da, onda potansiyel olarak bulunan bütün bu hisleri harekete geçirip, onu fizikî-biyolojik ergenliğe ulaştıracak bir faktör, bir sebep olarak da bakılabilir. Cennet tenasül yeri olmadığından, artık tenasüle açık bir varlık cennette kalmayacak veya cennet halini daha fazla koruyamayacaktır. Cenab-ı Allah’ın Hz. Âdem’e ve eşi Hz. Havvaya koyduğu bir ağaca yaklaşmama yasağı, Din’e ait bir yasak değil, Şeriat-ı Tekviniyye veya hayat kanunlarına ait bir yasaktı. Bu yasağı işlemekle Hz. Âdem ve Hz. Havva dinî bir yasağı çiğnemiş ve günaha girmiş olmadılar. Çünkü, gelecek olan 38’inci âyette buyrulduğu üzere, insan için daha henüz Din gönderilmemişti. Ayrıca, yukarıda arz edildiği üzere, Cenab-ı Allah (c.c.), söz konusu yasağa uymanın cezası olarak acıkma, susama, çıplaklığa ve sıcağa, soğuğa maruz kalma gibi dünyevî sıkıntıları beyan buyurmaktadır ki, bütün bunlar, ağaca yaklaşmama yasağının hayat kanunlarına ait bir yasak olduğunu anlamak için kâfidir. Bu kanunlara uymamanın karşılığı ise, eğer Din’le ve Âhiret’le alâkalı değiller ise, dünyada görülür. Böyle bir yasağa uymama, peygamberlerin ismet (günahsızlık) sıfatını ihlâl etmez. Ayrıca Hz. Âdem, eşiyle birlikte kendisine bu yasak konduğunda peygamber de değildi ve henüz ortada peygamberlik vazife ve misyonu yoktu.
(***) Zulüm, ışığın zıddı ve varlık karşısında yokluğun sebep veya sembolüdür. Bu açıdan, insandaki bilhassa 7. âyette ifade buyrulan manâ ve keyfiyetleriyle kalb ile görme ve işitme melekelerini karartan, işlemez hâle getiren, yok eden ameller karşılığı kullanılır. Bu da, insan için çizilen sınırı aşma, bir şeyi kendine ait olan yerin dışına koyma ya da eksiklik, fazlalık, yer ve zaman itibariyle saptırma şeklinde olur. Dolayısıyla bunun da, basitçe herhangi bir nesneyi yerine koymamaktan Allah’a şirk koşmaya kadar dereceleri vardır. İnsanın, bu tür yanlış davranışlarıyla en büyük zararı kendisine olur. Bu bakımdan, Kur’ân-ı Kerim’de ve bilhassa istiğfarlarda insanın kendisine zulmünden, sınırı tecavüz etmesine imkân tanımakla öz nefsine zulmettiğinden söz edilir. İşte, burada ikaz buyrulan zalimlik, daha çok böyle bir zalimliktir. Bu, bilhassa aşağıda 41. dipnotta geçeceği üzere, Hz. Âdem’in Rabbisi’nden aldığı kelimelerde açıkça görülecektir.
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى حِينٍ (٣٦)
36. (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (*) (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin (ey Âdem, eşi ve şeytan), artık birbirinize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz.) Yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik. (**)
-Açıklama-
(*) Kur’ân’da şeytan için Hz. Âdem’e secde emri, bu emre muhalefeti ve cennetten kovulma sürecinde İblis ismi kullanılırken, bu süreçten sonra şeytan ismi kullanılmaktadır. İblis, “ümidini bütünüyle yitirmiş”, şeytan ise, “Kovulmuş, İlâhî rahmetten uzaklaştırılmış” manâsındadır. Şeytan, mücessem şer bir yaratık ise de, yaratılması hayır ve güzeldir. Cenab-ı Allah’ın her fiili güzel olduğu gibi, şeytanı yaratması ve insana musallat kılması da güzeldir. Çünkü melekler şerre kabiliyetsiz, şeytan ve onun cinsi ise, hayra kabiliyetsiz varlıklar olmasına mukabil, insanın, hem hayra hem de şerre âdeta sınırsız kabiliyeti vardır. O, hayra kabiliyetlerini işletmek, şerre kabiliyetleri karşısında ise iradesiyle mücadele edip, onları da hayır istikametine çevirmek, hiç olmazsa tahdit etmekle sorumludur.
Meselâ, insanın varlık hamurunda bulunan inat, hırs, haset, düşmanlık gibi duygular hayır istikametine kanalize edilerek, hayırda sebat, hayırlara doymama, mânen bizden üstün olanlara hasetsiz gıpta edip onlar gibi olmaya çalışma ve nefse, şeytana ve bizzat düşmanlık duygusuna karşı düşman olma gibi hayırlara ve güzelliklere basamak yapılabilir. İnsan, bu şekilde, bir yandan müsbet davranışları, bir yandan da menfîliklere karşı mücadelesi ve onları hayır istikametine yöneltmesiyle sürekli terakkî eder ve bazı melekleri de geride bırakır. İşte şeytan, insanın sürekli menfî görünümlü yanları ve hususiyetleriyle birlikte şerre kabiliyetleri üzerinde çalışır. İnsana düşen, onun bu çalışması karşısında iradesini hayır istikametinde kullanıp, şeytana muhalefet etmektir. Bu da, arz edildiği üzere, insanın terakkî ve tekâmülünün en önemli bir zembereğidir. Şeytan, insanın varlığındaki hikmeti tamamlayan bir unsurdur. Dolayısıyla, onun varlığına bile katiyen şer ve çirkin nazarıyla bakılamaz. Fakat o, bazılarının zan ve iddia ettiği gibi “fonksiyonel” bir varlık değildir. Şeytanlaşması ve mücessem şer haline gelmesi, tamamen iradesiyle olmuştur.
(**) Cennette imtihana tâbi tutulan Hz. Âdem ve eşi olmakla birlikte, cennetten inme emrine muhatap olan, Kur’ân’ın burada çoğul zamiri kullanmasından hareketle, ikiden fazla varlıktır. Burada çoğulu meydana getiren unsur şeytan ve yerde birbirlerine düşmanlık yapacak insanla şeytan olabileceği gibi, Hz. Âdem’in (belindeki) zürriyeti de olabilir.
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (٣٧)
37. (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı (*) ve onlarla tevbe-istiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
-Açıklama-
(*) Hz. Âdem (a.s.), sürçmesi karşısında, şeytan gibi mazeret aramaya, kendini savunmaya gitmedi ve diretmedi. Büyük bir pişmanlık duydu ve bağışlanması adına kapıyı araladı. Bunun karşılığında Cenab-ı Allah (c.c.), ona bazı kelimeler ilham etti. Burada “kelimeleri alma” manâsında geçen telakka sözcüğünde telkin manâsı vardır. Hz. Âdem, pişmanlık ve vicdanî ızdırabı içinde kendisine bazı kelimelerin ilham ve telkin edilmekte olduğunu anladı ve bunları alıp, Rabbisi’ne derhal tevbe etti. Bu kelimeler, üzerinde müfessirlerin çoğunun ittifak ettiği üzere, A’râf Sûresi 23. âyette geçen, meâlen: “Ey bizim Rabbimiz! Biz, kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize hususî rahmetinle muamelede bulunmazsan, hiç şüphesiz biz ebedî kaybedenlerden oluruz!” tevbe ve istiğfar sözleridir. İhtimal, İsrailiyattan etkilenmeyle olacak, Hz. Âdem’in şeytanın iğvasına kapılmasında eşi Hz. Havva’nın önemli tesiri olduğunu ileri sürenler vardır. Hattâ Kitab-ı Mukaddes’te (Tekvin, 3: 1–6) hadise bütünüyle bu çerçevede anlatıldığı için, bilhassa Orta Çağlar Hıristiyanlığında kadın, tamamen günahkâr bir varlık olarak görülmüş ve aşağılanmıştır. Halbuki Kur’ân-ı Kerim, meseleyi öncelikle Âdem merkezli takdim buyurur ve bu âyetten de (No. 41), Rabbisi’nden kelimeleri alıp, birinci derecede tevbe ve istiğfar etmesi gerekenin O olduğu anlaşılmaktadır. Naklettiğimiz A’râf Sûresi 23. âyetinde ise birinci şahıs çoğul zamiri kullanıldığından, Âdem ve eşinin birlikte tevbe ve istiğfarda bulunduğunu anlıyoruz.
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٣٨)
38.(*) “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
-Açıklama-
(*) Hz. Âdem ve Havva’nın tevbelerinin kabulü, Allah’ın haklarında verdiği yeryüzüne inmeleri hükmüne mani olmamıştır. Fakat, hatalarından arınmış olarak ve tertemiz yeryüzüne inmişlerdir. Dolayısıyla insan, yeryüzü hayatına bir “ilk günah”la başlamamıştır; hiçbir insanın da böyle bir günahla başlamadığı gibi.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٣٩)
39. Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır. (*)
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim, yine insanda derin bir hayranlık uyandıran bir üslûp ve belâğat mucizesiyle, önce iman, imanın temeli, İslâm ve İslâm’ın ana umdeleri, hidayet, küfür ve küfrün sebepleri, nifak ve nifakın sebepleri, mü’minler, münafıklar, kâfirler hakkında temel bilgiler verdi. Ardından, Allah’ın varlık ve birliği, Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğu, Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın risaleti ve Âhiret gibi temel esaslar, sonra, Cennet ve Cehennem konusunda çok özlü âfâkî-enfüsî deliller ve tasvirler takdim buyurup, insan, insanın yaratılışı, mahiyeti ve varlık gayesi konusunda da izahlarda bulundu. Bu şekilde, ana maksatlarıyla âdeta Kur’ân’ın tamamını özetledikten sonra, insan ve insan toplumlarının yeryüzündeki hayat serüvenine geçmeden önce, bir bölüm sonu diyebileceğimiz 38 ve 39. âyetleri, sûrenin başı ve devamıyla birleştirmektedir. Bu iki âyette sözü edilen hidayet ile, sûrenin hemen başında bahsedilen hidâyet aynı olduğu gibi, bu hidayete tâbi olanlar için korku ve hüznün söz konusu olmayacağı ifadesiyle, 5. âyette mutlak bırakılan felâha-kurtuluşa erme de bir açıdan tefsir edilmektedir. Ayrıca, küfredenlerin ve Allah’ın âyetlerini yalanlayanların Ateş’e girecekleri belirtilmekle de, 24. âyetteki Ateş’e ve Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğunu inkâr edenlere atıfta bulunulmaktadır.
يَا بَنِٓي اِسْرَٓاءِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْدِٓي اُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ (٤٠)
40.(*) Ey İsrail Oğulları! (**) Size lütuf buyurduğum nimetimi (***) hatırlayın ve ahdimi (****) yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi (*****) yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkup ürperin.
-Açıklama-
(*) İsrail Oğulları’nın tarihi, bir bakıma bütün ümmetlerin tarihi gibidir. Gerek bu sebeple, gerekse İslâm’dan sonra da insanlık tarihinde oynayacakları önemli roller sebebiyle Kur’ân-ı Kerim, onların geçmiş tarihlerini çok farklı açılardan nazara verir. Bu sûrenin başında Kur’ân mü’minleri tanıtır ve sena ederken, Sana indirilen (Kur’ân)’a ve Sen’den önce indirilen (Kitaplara ve Sahife)lere de iman ederler diyerek, esasen geçmiş ümmetlerin tarihlerine bir kapı aralamıştı. Şimdi bu kapıdan girerek, hem insanlık tarihinde oynadıkları ve oynayacakları rolün önemine dikkat çekmek, hem yeni oluşmaya başlayan İslâm Ümmeti’ni o günü ve geleceği açısından ikaz ve irşad buyurmak, hem de Medine’de sahip bulundukları mevki bakımından İsrail Oğulları’na çağrıda bulunmaktadır.
(**) İsrail, Hz. Yakub’un lâkabı olup, “Allah’ın tertemiz kulu” demektir. Kur’ân’ın, Yahudileri Hz. Yakub’un oğlu veya – bazı araştırmacılara göre – Yahudi fıkıhçı Yahuda’ya izafetle Yahudiler ve Yahuda’nın oğulları olarak değil de, Allah’ın seçkin ve tertemiz bir kulunun evlâtları olduklarını telmihle İsrail Oğulları şeklinde anması, onları imana tahrik gayesi, yani böyle bir rasûlün evlâtlarına ancak iman, Allah’la olan ahdlerine sadakat yaraşır manâsı taşıdığı gibi, bize de bir irşad dersi vermekte, insanları hoşlanacakları en güzel isimlerle anmanın gereğine işaret buyurmaktadır.
(***) Burada, Fâtiha Sûresi’nde geçen nimete atıf vardır. Nimet, mutlak manâda, Din, Kitap, peygamber, hidayet ve istikamet nimetidir. Ayrıca İsrail Oğulları’yla ilgili olarak sözü edilen bu nimet, içlerinde peygamberler ve melikler var etmek, kendilerine Kitap vermek, hidayet bahşetmek, bir zaman bütün kavimlerin üzerinde bir mevki lütfetmek ve mübarek topraklarda onları iskân etmektir.
(****) Bkn. Âl-i İmran Sûresi/3: 81; Bakara Sûresi/2: 89, 146. Bu ahid, nitekim bütün peygamberlerden alındığı gibi, İsrail Oğulları’na gönderilen peygamberlerden ve dolayısıyla onlardan da alınan, ne zaman kendilerine bir rasûl gelse ona, son olarak da, kendilerine verilen Kitap’ta geleceği müjdelenen, onların da çok iyi tanıdığı ve beklediği Allah Rasûlü Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a destek olacakları sözüdür.
(*****) Bu va’d, (İsyan ve tuğyanınız karşılığında başınıza gelen bunca musibetten sonra) artık Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde davranıp iyilikte karar kılarsanız, kendinize iyilik etmiş olursunuz va’didir. Bkn. İsrâ Sûresi/17: 7.
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ، وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ (٤١)
41. Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤٢)
42. (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla (*) ) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin. (**)
-Açıklama-
(*) Bkn. Bakara Sûresi/2: 71, 79, 140, 174, 179; Âl-i İmran Sûresi/3: 167; Nisâ Sûresi/4: 13, 46; Mâide Sûresi/5: 106.
(**) Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde, bilhassa hakkı bâtılla karıştırma konusunda şu çok önemli açıklamada bulunmaktadır (kısmen sadeleştirerek): Bu konuda Kur’ân’da başka bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsa idi, Kur’ân’ın tefsiri ve tercümesi meselesinde ve daha başka ilmî hususlarda İslâm’ın hareket tarzını ve ilim vazifesinin şeklini tayin etmeğe kâfi gelirdi. Kur’ân’ı Kur’ân olarak aslıyla korumanın ne kadar önemli olduğu, Kur’ân’ı Kur’ân, tercümesini tercüme, tefsir ve te’vili de tefsir ve te’vil olarak bellemek ve belletmenin, yerine getirilmesi mutlaka gerekli bir farz bulunduğu unutulmamalıdır. Farsça Kur’ân,Türkçe Kur’ân gibi tabirlerden kaçınılmalıdır. Çünkü milyonla tercüme ve te’vil yazılır, onlar yine Kur’ân olamaz.Cenab-ı Hakk, açıkça,“hakkı bâtılla karıştırmayın” buyurmaktadır. (Yazır, 1: 336)
وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ (٤٣)
43. Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin. (*)
-Açıklama-
(*) Burada İsrail Oğulları’na, bir kısmını koruyup bir kısmını ihmal ederek, tarih içinde rükûsuz bıraktıkları kendi namaz şekilleri değil, Allah’ın Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla öğrettiği namaz emredilmekte ve özellikle rükûa dikkat çekilmektedir. Namazda her bir bölüme rükûa izafetle “rek’at” denmiş, rükû her bir rek’atın âdeta temsilcisi ve sembolü sayılmıştır. Bundan dolayı olsa gerektir ki, cemaatle kılınan namazda imama rükûda yetişen rek’ata yetişmiş sayılır ve âyet, bu fıkhî kaideye kaynaklık etmektedir. Âyet, ayrıca namazı cemaatle kılmanın önemine de atıfta bulunduğu gibi, mezhebî-meşrebî görüş ayrılıklarıyla farklı cemaatler oluşturmaktan men etmekte ve o dönemde Yahudileri İslâm toplumuna katılmaya çağırmaktadır. Âyette cemaatle namazın İslâmî birliği sağlamada ve korumadaki önemine de işaret edilmektedir.
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٤٤)
44. Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız? (*)
-Açıklama-
(*) Başkalarına iyiliği emrederken aynısını yapmamak ve kendisini o iyilikten mahrum bırakmak, başkalarına yaptığı nasihatı bizzat tutmamak, insanın bile bile kendisini tehlikeye atıp âdeta azaba razı olması, kendi kendisini ve söylediklerini fiilen yalanlaması, ilmini, irfanını hiçe sayması demektir. Yapmadığını söylemek veya söylediğini yapmamanın kalblerde hiçbir tesir meydana getirmeyeceği açıktır. Öyleyse, başkalarına iyiliği emrederken onu bilfiil yerine getirmemek, tam manâsıyla akılsızlıktır. Ahd-i Atik’in farklı yerlerinde olduğu gibi, İncillerde de Hz. İsa’nın kendi dönemindeki Yahudi ulemâsına, Kur’ân’ın ikaz buyurduğu aynı hususlarda çok daha ağır ifadelerle tekdirde bulunduğunu okuyoruz: Yazıcılar ve Ferisîler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan dolayı size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar… Bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar… Ziyafetlerde üst yeri ve havralarda baş yerleri ve çarşı meydanlarında selâmları ve insanlar tarafından “rabbi” diye çağrılmayı severler… Vay başınıza Yazıcılar ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Nanenin, anasonun ve kimyonun öşrünü (zekât) veriyorsunuz ve Şeriat’ın daha ağır işlerini, adaleti, merhameti ve imanı bırakıyorsunuz. Onları yapmalı idiniz, bunları da bırakmamalı idiniz. Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız… Siz badanalı kabirlere benzersiniz ki, dıştan güzel görünürler, fakat içten ölü kemikleri ve her türlü murdarlıkla doludur. (Matta, 23: 2–3, 6–7, 23–24, 27) Kur’ân’ın söz konusu ikazları, tabiî ki sadece herhangi bir dinin ulemasına değildir. Aynı ikazlar, dolaylı olarak Müslümanlara da yapılmaktadır.
وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَۙ (٤٥)
45. (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (*) (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
-Açıklama-
(*) Sabır, diğer yarısı şükür olarak, İslâm’ın âdeta yarısıdır. Bilhassa musibetin ilk vurduğu anda gösterilen sabır, gerçek sabırdır. Sabrın, ibadetlerde sebat manâsına sabır, günahlardan kaçınmada sabır, musibetler karşısında sabır, İslâmî hizmetlerde zamana karşı sabır, Şeriat-ı Tekvîniye’nin hükmü gereğince, bir hedefe ulaşmak için gerekli bütün şartları hazırlama, sebepleri yerine getirme ve çıkılması gereken bütün basamakları tek tek çıkmada gösterilmesi gereken sabır olarak muhtelif şekil veya türleri vardır. Oruç, nefsi yeme-içme, şehevî arzular, yalan-gıybet-dedikodu gibi en çok meftun olduğu şeylerden men etmeyi gerektirdiği için, iradeyi de güçlendiren önemli bir unsur olarak âdeta sabrın özdeşi haline geldiğinden, âyetteki sabra oruç manâsı da verilmiş olmakla birlikte, kavramı tahsis etmemek daha yerinde olsa gerek.
اَلَّذِينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟ (٤٦)
46. Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
يَا بَنِٓي اِسْرَٓاءِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ (٤٧)
47. (*) Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
-Açıklama-
(*) İrşadı şefkat, ilim, delil, mantık, muhakeme, ikaz ve müşahhas örnekleme üzerine oturan Kur’ân, burada bir defa daha başa dönüp, konuyu sûrenin başıyla, dolayısıyla iman, namaz, infak/zekât, huşû, yakîn ve Âhiret’le bağladı. Şimdi, aynı irşad şualarını İsrail Oğulları’nın tarihi ve müşahhas nimet misalleri üzerinde gezdirerek, onların zihinlerine ve kalblerine tutmaya devam edecektir.
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٨)
48. Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunu-günahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَفِي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ (٤٩)
49. Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden (*) kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle (**) ) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli halkla evlenmeye zorlayarak nüfusunuzu kurutmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriat-ı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (***) (imtihan ve tecrübe) vardı.
-Açıklama-
(*) Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’a geldiğinde, bu ülkede Suriye’den göçme ve Arap ırkından, İslâm tarihçilerinin Amalika dediği Hiksoslar hüküm sürüyordu. Hz. Yusuf’tan itibaren (M.Ö. 19. asrın ortaları) İsrail Oğulları’nın temsil ettiği İlâhî Din Mısır’da hakim olmuş ve İsrail Oğulları da ülkede hakim konuma geçmişlerdi. (Mâide Sûresi/5: 20) Fakat, 1,5–2 asır sonra yerli Kıptîler idareyi yeniden ele geçirdiler.
- Onların krallarına Firavun denmekteydi. Kur’ân-ı Kerim’den de anlaşıldığı üzere, Firavun’un hakimiyeti, ülkenin resmî dininin en yüksek temsilcisine (Hâmân), idareci aristokrasiye (mele’) ve ordusuna dayanıyordu. Kur’ân, bunların hepsine birden “Âl-i Firavun” der. Yani Âl-i Firavun’dan maksat, bu yönetici oligarşidir.
(**) Kitab-ı Mukaddes, “Çıkış”, 1: 11–14.
(***) İsrail Oğulları’nın maruz bırakıldığı bu işkenceli hayat için Kur’ân-ı Kerim belâ tabirini kullanmaktadır. Belâ, “deneme, imtihan, tecrübe” demektir. Bu deneme, hayırla da olur, şerle de. Başlangıcı itibariyle genellikle şer ve mihnet manâsını tazammun eder. Böyle bir mihnet ve şer acı ve zor da olsa, bilhassa mü’minler için neticesi itibariyle büyük hayırlar doğurur. Bu, fert seviyesinde de, toplum seviyesinde de aynıdır. Bu şer ve mihnetin içinde insanlar buna sebep olan yanlış düşünce, inanış ve davranışlardan kurtulur, gerçeğe ulaşır, pişer, olgunlaşır, acılara dayanıklı hale gelir ve genellikle dünyada da artık en sonunda bir kurtuluşa erer veya erdirilir. Neticesi itibariyle getireceği hayırdan dolayı, Kur’ân-ı Kerim, “aleyküm (sizin aleyhinize)” değil de, “leküm (sizin için)” tabirini, lehtelik ifade eden lâm harf-i cerini kullanmaktadır. Bundan, onların böyle bir musibeti bizzat kendi amelleri, yoldan çıkmaları sebebiyle hak ettikleri manâsı da çıkar. Fakat Allah, mü’minleri sürekli olarak böyle bir işkence altında tutmaz ve cezalarını çektikten sonra onları selâmete çıkaracak bir yola sevk eder.
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ (٥٠)
50. (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَعِينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهِ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ (٥١)
51. (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece (*) için sözleşmiştik (de o, bu süre içinde Tur-i Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı (**) levhalar halinde kendisine vermiştik). Bu arada (pek çoğunuz itibariyle), onun ardından o buzağıyı ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
-Açıklama-
(*) Bilhassa bütün manevî yolculuklara gece çıkılır. Kur’ân-ı Kerim’de de Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a uzun uzun gece ibadeti emredilmekte, bunun hikmeti olarak da, gece ibadetinin (zihin, kalb ve ruh üzerinde) çok daha tesirli ve okuma, okunanı dinleme ve anlama bakımından çok daha verimli olduğu beyan buyrulmaktadır. (73: 2–6; 76: 26)
- Ayrıca, İsrâ ve Mirac hadisesi de gece gerçekleşmiştir. A’râf Sûresi 142. âyetinde söz konusu 40 gece, 30 ve ona eklenen 10 gece olarak geçmektedir. Dolayısıyla bazı müfessirler, buradan Cenab-ı Allah’ın çağrısı üzerine Hz. Musa’nın iki defa Tur’a çıktığı, ilk çıkışında 30 gece (gün) kalıp, bu süre içinde kendisine Levhalar (Tevrat) verildiği görüşündedirler. Hz. Musa (a.s.), Tur’a ikinci defa, kavminin buzağıya tapması üzerine tevbe için çıkmış ve bu çıkışında 10 gün kalmıştır. (Yazır, a.g.e., A’râf Sûresi 155. âyetin tefsirinde.)
(**) Mâide Sûresi/5: 44; En’âm Sûresi/6: 91, 154; A’râf Sûresi/7: 145.
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٥٢)
52. Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (٥٣)
53. Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye (*) Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik. (**)
-Açıklama-
(*) Önceki âyette şirkten sonra affın ve yeniden Tevhid’e yönelmenin beklenen neticesi olarak, çok kapsamlı bir kavram olan şükürden söz edilirken, bu âyette, Kitap ve Furkan verilmenin neticesi olarak ihtidadan söz edilmektedir. Bu, son derece önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Fert ve toplum olarak çizgiyi yakalayıp korumanın, Din’de sağa-sola sapmadan istikamet sahibi olmanın yegane yolu, Kitabın hükümlerine, yani Şeriat’a, İlâhî ölçüler, yani Furkan çerçevesinde uymaktır.
Şeriat’ın hükümleri ve kıstasları, bütün kaideleriyle Din’in kalesidir.
Manevî terakkinin de ölçüsü yine Şeriat’tır. Onun sınırlarını aşan herhangi bir manevî ve/veya batınî yolculuk, ancak bir dalâlet bataklığında biter. Tevrat’ın Şeriat manâsına gelmesi, bu manâyı daha da güçlendirmektedir.
(**) Bu âyette, Hz. Musa’ya (a.s.) Kitap ve Furkan verildiği buyrulmaktadır.
- Furkan, “iki şeyin arasını, hakkla bâtılı, imanla küfrü, helâlla haramı, doğru ile yanlışı ayıran” demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) takva dairesine girenlerin kalbinde bir furkan var edeceğini okuyoruz (8: 29). Bundan maksat, firaset, ilim, ilhamdan örülü bir iç duygu, iç kontrol mekanizması olsa gerektir. Hakkı bâtıldan, imanı küfürden, haramı helâlden, doğruyu yanlıştan ayıran manâsıyla Kur’ân-ı Kerim Furkan’dır ve Furkan, onun bir başka adı olarak bizzat kendisi tarafından anılır.
Bir hadis-i şerifte, “Bana Kur’ân ve yanında onun benzeri verildi.” buyrulmaktadır ki (Ebû Davud, “Sünnet”: 5), “onun benzeri”nden maksat Sünnet’tir. Bediüzzaman hz., “Hadis, mülhim-i hakikattır.” der. Kur’ân’ı ve bilhassa hükümlerini anlamada Sünnet’e her bakımdan mutlak ihtiyaç vardır. Bu bakımdan, Kur’ân’la alâkalı olarak Furkan, Kur’ân ve Sünnet’i içine alabileceği gibi, Hz. Musa’ya Kitap’la beraber verilen Furkan da, O’nun Kitabı uygulama ölçüleri mahiyetinde Sünneti olabilir.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (٥٤)
54. (*) Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı ilâh edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. (**) Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır. (***)
-Açıklama-
(*) Kur’ân-ı Kerim, önceki birkaç âyetiyle, İsrail Oğulları tarihinde Mısır’da maruz bırakıldıkları işkenceli hayattan oradan çıkıp Tur’da Hz. Musa’ya Kitap ve Furkan verilmesine kadar geçen birkaç asırlık dönemi ana hatlarıyla özetlemiş, böylece Allah’ın kendilerine olan nimetlerini hatırlatarak, onları bizzat Ahd-i Atik’te Hz. Musa’ya (a.s.) benzediği beyan buyrulan Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a (Tesniye, 18: 18) inanmaya ve dolayısıyla yeniden çizgilerini bulmaya çağırmıştı. Şimdi de bu geniş yelpaze içinde bazı ayrıntılara ve ferdî hadiselere girerek, kalbleri ve zihinleri daha bir tatmin etme çizgisinde irşadını sürdürmektedir. Bu hadiseleri takip ederken, nasıl her bir konunun, sûrenin başındaki Allah’a, Rasûlüllah’a ve Âhiret Günü’ne iman, salih amel, Allah’tan bir hidayet ve ona uymakla kurtuluşa erme temellerine dayandırıldığını da takip etmiş olacağız.
(**) İsrail Oğulları, Kur’ân-ı Kerim’in ana hatlarıyla sunduğu onca yıllık hadiselerden sonra, nihayet İlâhî kanunlar temelinde (medenî) bir toplum oluşturma merhalesine gelmişlerdi. Ne var ki, tam bu merhalede Hz. Musa’nın Tevrat’ı almak için Tur’a çıkmasının hemen ardından ziynet eşyalarından yapılmış bir buzağıyı ilâh edindiler. Kanunların ve toplum düzeninin üzerine oturacağı Tevhid inancının temellerini sarsan bu ihtilâl sebebiyle Hz. Musa (a.s.), Tevrat’ı uygulamayı bırakarak önce bu ihtilâlin üzerine gitti. Âyette Hz. Musa’nın emri olarak geçen “Nefislerinizi öldürün!” ifadesi, manen öldürme olarak yorumlanmaya müsait bulunup, onu böyle yorumlayanlar da olmuştur. Fakat bunun, söz konusu ihtilâlin sebep olduğu bir iç vuruşma veya bizzat Tevhid’den sapanların öldürülmesi manâsında tekvinî bir emir, sosyolojik bir kanun olarak alınması daha doğru olsa gerektir. (Ayrıca bkn. not 70.) “Nefislerin öldürülmesi”, bunun ayrıca bir boyutu ve bir neticesi olarak düşünülebilir. Kitab-ı Mukaddes metinlerinde, İsrail Oğulları tarihinde belli suçlar karşılığında kavimden atılma (sürgün?), veba ve öldürülme gibi yollarla sürekli toplum içi temizlik hadiselerinin yaşandığını bol bol görürüz. Buzağıyı ilâh edinme hadisesi üzerine de 3000 kişinin öldürüldüğünü okuyoruz (Çıkış, 32: 28). Nitekim, A’raf Sûresi/7: 157’inci âyetten bir cezalandırmanın vuku bulduğu da anlaşılabilir.
(***) Önceki âyetlerde Cenab-ı Allah Kendisi için kullandığı Biz zamiriyle sürekli doğrudan nimetlerini nazara verirken, burada Hz. Musa’nın kavmine olan buyrukları öne çıkmaktadır. Demek oluyor ki Hz. Musa (a.s.), Kitap ve Furkan’ı almasıyla birlikte kavmi üzerinde hüküm icrasına başlayacak bir ‘emir sahibi’ konumunu ihraz etmiş bulunmaktadır. Buzağıyı ilâh edinme şeklinde baş gösteren ihtilâli bastırmak için gelen tevbe ve nefisleri öldürme emirlerinin Hz. Musa’dan sâdır olması, en azından, Kur’ân-ı Kerim’in bu emirleri ona izafe ederek nakletmesi de bunu göstermekte veya bundan dolayı olsa gerektir.
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ (٥٥)
55. Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rabb’in apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz. (*)
-Açıklama-
(*) Buzağıyı ilâh edinmeden dolayı kavmin helâkini önlemek maksadıyla Hz. Musa (a.s.), kavminden önde gelen 70 kişiyi temsilci olarak seçti ve Allah’ın bu konudaki emirlerine onların da şahit olup kavimlerini ikna etmeleri için onlarla birlikte Tur’a çıktı. (A’râf Sûresi/7: 155). Onlar, bizzat İlâhî kelâma, konuşmaya muhatap olmamışlarsa da, Hz. Musa’nın Cenab-ı Allah’la mülâkatı esnasında çevrelerini sise benzer bir örtünün kaplaması ve Cenab-ı Allah’ın Hz. Musaya konuşmasını −anlamasalar da− işitmek gibi, emirlerin Allah’tan olduğuna tam kanaat getirecekleri ölçüde Tur’da olup-bitenlere şahit oldular. (Yazır, 4: 2292−2293.) Fakat buna rağmen ve kavmin büyükleri, önde gelenleri, temsilcileri olmalarına rağmen, Hz. Musa’nın aldığı hükümlerin Allah tarafından olduğunu kabullenmek için Allah’ı açıktan açığa görme talebinde bulundular. Bunun üzerine kendilerini yıldırım (elektrik) çarpmışçasına bir sarsıntı yakalamıştı ve âdeta sinirleri felç olmuş halde öylece bakıp duruyorlardı. Bu hadiseye 70 kişi, hattâ belki de içlerinde önde gelen bazıları sebep olmuş olmasına ve sarsıntı, yıldırım 70 kişiyi yakalamış bulunmasına rağmen Kur’ân’ın bunu bütün bir kavme teşmil etmesi, o 70 kişinin önde gelen ve temsilci konumundaki kişiler olması ve kavmin de benzer bir sapma halet-i ruhiyesi içinde bulunmasından dolayıdır. Toplumda farz-ı kifaî olan meseleler ihmale uğrarsa, bunun cezası bütün topluma gelir. Bir fitneden sakının ki, içinizde yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz âyeti (8: 25), bu gerçeği ifade etmektedir. Bu bakımdan, her harekette önde gelenler, kendilerini çok daha fazla kontrol etmek mevkiindedirler.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٥٦)
56. Bu (ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî) ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٥٧)
57. (Çölde, güneş altında evsiz-barksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lütfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı. (*)
-Açıklama-
(*) İsrail Oğulları, çölde burada sözü edilen üç nimetle yıllarca nimetlendirildiler. Üzerlerinde sürekli bir bulut onları gölgeliyor, akşam bulundukları mevkie âdeta bıldırcınlar yağıyor, sabah da ortalığı kendilerinin de men veya man dedikleri yumuşak, beyaz, içi ballı yufka gibi bir yiyecek kaplıyordu. Bunlardan ihtiyaçları kadar topluyorlardı. Buna rağmen, Sebt (haftanın yedinci) gününün yiyecekleri altıncı günün akşamında gelmesine ve o gün toplamamaları gerekmesine rağmen, o gün de toplamaya çıkanlar, akşamdan topladıklarını sabaha bırakmamaları gerekirken bırakıp, yiyeceği kokutanlar ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kendileri için tayin edilen miktardan fazla toplayanlar oluyordu. (Kitab-ı Mukaddes, “Çıkış”, 16: 4–31) Kur’ân-ı Kerim, böyle yapmakla onların bu hususta da haddi aştıklarını ve kendilerine zulmettiklerini vurgulamaktadır.
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ (٥٨)
58. Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. (*) Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), (**) Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
-Açıklama-
(*) Buradaki ifade ile, cennette Âdem’e buyrulan “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin!” (2: 35) ifadesi arasındaki münasebet açıktır.
(**) Âyette sözü edilen beldenin neresi olduğu, ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Ahd-i Atik’te bellidir. Kur’ân-ı Kerim, tarihî hadiseleri anlatırken yer, tarih ve şahısları nazara vermekten çok, hadiselere ve onlardan alınması gereken ibretlere dikkati çeker. Bu bakımdan, burada emrolunan, bilhassa fetih neticesinde veya yerleşme gayesiyle herhangi bir beldeye girilirken, Peygamber Efendimiz’in Hicret’te Medine’ye girerken yaptıkları dua üzere (İsrâ Sûresi/17: 80), sıdk ve sadakat üzere girme ve çıkma, gerek giriş-çıkışta gerekse içeride otururken Allah’a ve O’nun kanunlarına sadakatten, bağlılıktan ayrılmama, bir de, yine Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın fetihle Mekke’ye girerken yaptıkları gibi, en küçük bir şımarıklık gösterme şöyle dursun, bütün muvaffakiyeti Allah’a verip, O’na tehlil, tazim ve tesbihte bulunma ve mahviyet, tevazu kanatlarını daha bir indirme gereğidir. Âyette geçen “Secde halinde girin ve hıttatün deyin!”in manâsı bu olsa gerektir. Kitab-ı Mukaddes’te geçen, “bir beldeye girildiğinde Sebt’i tutma (7. Gün’ün haramlığına uyma) ve Rabb’e kurban gibi takdimde bulunma” emirleri de (Levililer, 25, 26; Sayılar, 15: 1–41) aynı manâyı ifade ediyor olabilir. Bu, yapılması gerekenin asgarîsidir; bunun ötesinde ihsan şuuru içinde davranmak gelir ki, böyle davrananların (muhsinler) mükâfatı çok daha fazla olacağından, âyet, ihsan şuuruna ulaşmaya teşvikte bulunmaktadır.
فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (٥٩)
59. Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik. (*)
-Açıklama-
(*) Burada ifade buyrulan gökten indirilen murdar azap, İbn-i Cerir et-Taberî’nin rivayet ettiği ve Ahd-i Atik’te de geçen veba salgını olsa gerektir ki, bu salgında Ahd-i Atik’e göre 14.700 kişi ölmüştür (Sayılar, 16: 46–49). Gerek böyle bir salgının gökten inmiş bir azap, gerekse bir ihtilâli bastırmada başvurulan usulün İlâhî bir emir olarak takdim edilmesi, fert veya toplum olarak maruz kalınan musibetlere ‘tabiî’ sebepleri değil de, davranışlarımıza, dinî-tekvinî hatalarımıza taallûk eden gerçek sebepleri ve İlâhî hikmetleri açısından bakılması gerektiğini ihtar içindir.
Allâme Hamdi Yazır’ın bu konudaki mütalâaları fevkalâdedir: Allah tealâ, her zaman dağları yerinden oynatıp, insanların başına yıkmaya kâdir bir zülcelâldir. Eşya arasındaki cazibe (çekim) nisbeti bir lâhzada değişebilir.mAklı olanlar, herhangi bir zelzelenin, bir volkan hadisesinin nasıl ceberut bir kudret ifade ettiğini unutmamalıdır. Birtakım kimseler, bunun beşerin günahlarıyla hiçbir alâkası yoktur diye telâkki ederler ki, ne kadar yanlıştır. Gerçi bunların hepsi beşerin günahlarının cezası değildir. Lâkin hepsinin de beşerin hayatı ve yaptıklarıyla alâkadar olduğunda şüphe yoktur. (Yazır, 4: 2322) İnsanın yeryüzündeki vazife ve fonksiyonunun hilâfet olması, bu alâkayı gerekli ve kaçınılmaz kılmaktadır.
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ (٦٠)
60. Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. (*) Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
-Açıklama-
(*) Hz. Musa’nın (a.s.) asâsı, O’nun pek çok mucizesine vesilelik yapmıştır. Taştan su fışkırması bu mucizelerden biri olup, bu taş halâ Sina’da durmakta ve çok turist çekmektedir. Üzerinde su yarıkları halâ görülebilmektedir. (Mevdûdî, 1, not 75)
Bu mucize ile Allah (c.c.), İsrail Oğulları’na ve bütün insanlara şu mesajı vermekte ve ilmî gelişmeler adına şu işarette bulunmaktadır: Basit aletlerle yer altında gizli olan rahmet hazinelerinden istifade edilebilir. Hattâ taş gibi sert bir yerden asâ gibi basit bir aletle âb-ı hayat fışkırtılabilir. Öyle ise ey insan! Madem Bana tam itimat eden bir kulumun eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çekiyor. Sen de Benim rahmet kanunlarıma dayanırsan ona benzer bir âleti elde edebilirsin. Haydi elde et! (Sözler, “20. Söz, 2. Makam”)
Bu âyetin (2: 60) verdiği iki mesaj daha vardır:
Bunlardan biri, her bir mucizede, imtihan gereği, çok küçük de olsa bir sebebin bulunmasıdır. İkincisi, Allâme Hamdi Yazır’ın tesbitleri üzere, duada, sadece sözlü dua ile yetinilmeyip, o dua ile izhar edilen arzunun yerine gelmesi için gücümüz dahilinde yapışılması gereken bir sebep varsa, o sebebin ihmal edilmemesi ve ardından Allah’a tam tevekküldür. Bu bakımdan Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. Musa’nın duası karşısında gökten doğrudan su indirmek yerine, O’na yerine getirmesi gereken bir emirde bulunmuş, Hz. Musa, “taştan su çıkar mı” gibi bir duyguya kapılmadan, Allah’a tevekkülle duasının gereği olan bu emri yerine getirmiştir. (Yazır, 1: 366)
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذِى هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّنَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟ (٦١)
61. Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, (*) istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hak-hukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi. (**)
-Açıklama-
(*) Âyette geçen mısırdan kasıt, çölde Filistin’e doğru seyahatlerine devam eden İsrail Oğulları’nın yolları üzerinde bir şehir olabileceği gibi, bizzat Mısır ülkesi de olabilir. İsrail Oğulları’nın talepleri Mısır’daki hayatlarına âdeta bir özlem ve sanki köleliğe dönüş arzusu manâsına geldiği için Hz. Musa’nın kendilerine, “Öyleyse Mısır’a, önceki hayatınızın seviyesine inin, orada istedikleriniz var!” şeklinde istihza yollu bir ikazda bulunduğu düşünülebilir.
(**) İsrail Oğulları’nın burada dile getirdikleri talep, günah olan bir talep değildi. Fakat, “Rabbin” demekle, âdeta ve halâ bir inkâr sergiliyorlardı. İkinci olarak, yerleşip medenî bir hayata kavuşmanın hususiyetleri çok daha başka olduğu ve onların da bu hususiyetlere uygun taleplerde bulunmaları gerektiği halde, âdeta ve halâ Mısır’daki kölelik hayatlarına bir arzu izhar etmiş ve hürriyetin, bağımsız bir toplum olmanın kadrini idrakten daha çok uzakta bulunduklarını ortaya koymuş oluyorlardı. Bu taleplerinin hemen arkasından, Kur’ân-ı Kerim’in onlar yerleşik bir toplum haline geldikten, hattâ kendileri için o zaman va’dedilmiş ülke olan Filistin’e yerleşip, Hz. Davud ve Hz. Süleyman (aleyhimesselâm) zamanlarında çok büyük bir mülke ulaşmış bulunduktan sonra bile zihnen, ruhen ve manen kölelik günlerine döndüklerini, neticede işledikleri cinayetleri, zulümleri nazara vermesi, kavmin özelliklerini anlamak ve bedevîlikle medenîliğin farklarını görme açısından çok önemlidir. Ayrıca âyet, Allah’ın gazabına uğradıklarını belirtmekle, Fâtiha Sûresi’ndeki gazaba uğrayanlar ifadesine telmihte bulunmakta, âdeta onu tefsir etmektedir. Burada bir karşılaştırma yapma açısından, Hz. İsa’nın havarilerinin yine “Rabbin” tabirini kullanarak Hz. İsa’dan benzer bir talepte bulunduklarına, fakat onların, arzın bitirdiklerinden değil de semavî bir sofra istemelerine (Mâide Sûresi/5: 112) dikkat çekilebilir.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli/Ali Ünal