Pırlanta Müellifinin başından geçen bir olay : “Gençlik yılları sayılan dönemi idrak ediyordum. Belki çok kötü bir haberden dolayı ziyadesiyle üzülebilirdim. Bundan dolayı, hekimler istişarelerinin neticesini biraz saklı tuttular; fakat, sonra aralarında konuşurken, bana da duyuracak şekilde seslerini yükselttiler: “Kalçanın alınması lazım, bacağın kesilmesi icap ediyor!” türünden sözler söylediler. Bunları duyunca hiç etkilenmedim diyemem. O şok anında insanın içine birden bire hafif de olsa bir sis, bir duman çöküyor. Sadık u Masduk Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki “Gerçek sabır, bir musibetin gelip çarptığı ilk andaki sabırdır.”
Tahammülü zor bir hadiseyle karşılaştığınız zaman “gık” bile demeden ona katlanmanızdır hakiki sabır. Mesela, aniden vurup kolunuzu kopardıkları anda şikayet feryatları yükseltmeden buna katlanabiliyorsanız, siz sabırlı bir insansınız demektir. Yoksa, kadere taşlar attıktan, Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikayet ettikten ve isyana daldıktan bir süre sonra, ağrılarınızın dinmesinin, dostlarınızın gelip teselli etmelerinin ve acınıza ortak olmalarının akabinde başınıza gelene tahammül etmeye karar vermeniz sabrettiğiniz mânâsına gelmez. Hadisenin şok tesiri esnasında, “Allah’tan gelene razıyım!” diyebiliyorsanız, ancak o zaman sabrı anlamış sayılırsınız. İşte, bacağımın kesilmesi gerektiğini öğrendiğim o anda, öyle bir şok yaşadım, hafifçe birkaç adım attım ve kapının sövelerine dayandım. Sonra, “Rabbim, şimdiye kadar iki ayak vermiştin, artık birini alıyorsun, Sana hamdolsun!” dedim. Birden dünyanın yükünün üzerimden kalktığını hissettim. Kim bilir, belki de o esnada -Üstad’ın ifadesiyle- “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder” hakikatinin inşirahını tattım.
O günlerde, Doktor Cevdet Alptekin’e de gittik; kendisi o sıralar bacak kesme vakalarıyla meşhurdu. Bana henüz bir şey dememişti ama hemen yanımızdaki bir adama bacağının kesilmesi gerektiğini söylemişti. Adamcağızın kızı ağlamaya durdu, adam da çok fena bozuldu. Boyacılık yaptığını sonradan öğrendiğim adam nazarlarını kendi bacağına dikti, uzun uzun öyle ayağına baktı. Aynı teklifle karşılaşmamın çok muhtemel olduğu bir anda, o psikolojiyi onunla beraber yaşadım. Bir orada onunla beraber, bir de idama mahkum edilen bir adamın asılması anında diyanet görevlisi olarak vazifelendirildiğim sırada aynı ruh hâletini yaşadım. Adam ayağına bakıyor, “Bu ayak kesilecek öyle mi?” diyor; şöyle bir dönüyor, kendi kendine konuşuyor, “Ben, bu Ramazan’da oruç da tutmuştum, teravihe de gitmiştim ama” diyerek hezeyan içinde mırıldanıyor. Onun o andaki hislerini duymadan bu sözlerin mânâsını kavrayamazsınız; nasıl çaresizce kıvrandığını anlayamazsınız. Ve nihayet adamın ayağını kestiler, bir müddet sonra onu ayağı kesik bir hâlde boyacılık yaparken gördüm.
His ve duygu yoğunluğu açısından dolu dolu geçirdiğim o dönemde bir gün zor güç yürüye yürüye eve geldim. Kardeş apartmanında kalıyorduk. Ramazanın içindeydi; demek ki, vaaza da gidemiyordum. Çocukluğumda dedemden öğrenmiştim; daha mini minnacık olduğum dönemde, başının çok şiddetli ağrıdığı bir vakit, beni yanına çağırmıştı; “Gel, başımı tut ve salât ü selâm oku” demişti. Demek ki, Allah Rasûlü’ne salât ü selâm sayesinde ağrısının dineceğine inanıyordu. Dedemin o hâlini hatırladım. Gece, sahurdan evvel kalktım; bir kaba zeytinyağı koydum, salât ü selâm okuyarak, zeytinyağı sürdüğüm bacağımı bir güzel ovdum. Cenâb-ı Hakk’a şu sözlerle teveccühte bulundum:
مَوْلاَيَ صَلِّ وَ سَلِّمْ دَاِئمًا أَبَدًا
عَلٰى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ
هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ
لِكُلِّ هَوْلٍ مٍنَ الْاَهْوَالِ مُقْتَحِمِ
“Ey Yüce Rabbim, Sahibim ve Efendim! Bütün yaratıkların hayırlısı olan Habîbin Muhammed’e sürekli sonsuz salât ü selâm eyle! Zira, Senin Habîb’in, içimize endişe salan bütün musibetler ve katlanmak zorunda olduğumuz bütün korkular karşısında şefâatını umduğumuz yegâne Zattır.”
Bu satırları defalarca okuduktan sonra da şu mısraı çokça tekrar ettim:
لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا
أَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ
“Mucizeleri O’nun kadr u kıymetine denk büyüklükte cereyan etseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi.” mealindeki bu sözün gönlümde tutuşturduğu mülahazalarla Şefkat Peygamberi’nin himmetine ve onun şefaatiyle Rabb-i Rahim’in merhametine sığındım. “Yapısı bozulmuş bir uzuv ya da ölmeye yüz tutmuş bazı hücreler ne ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adı hürmetine Allah Teâlâ çürümüş kemikleri dahi ihya edebilir.” düşüncesiyle, Rasul-ü Ekrem’in (a.s.v) ruhaniyatından bir iltimas talebinde bulundum. Buna birkaç gece devam ettim. Bir hafta geçti ya da geçmedi ağrılarım yavaş yavaş azaldı ve nihayet sona erdi. Rahmeti Sonsuz’a şükürler olsun, o gün bugündür bacağımla alâkalı öyle bir problem yaşamadım.” (İbretlik Hatıralar)
Bütün bunlar doğrudur, haktır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de örnekte de geçtiği üzere benzer olaylar meydana gelebilir. Efendimiz’in adı üzerlerine okunduğu zaman ölüler bile dirilir. O’nun yüzü suyu hürmetine hastalar şifa, dertliler deva bulur, sıkıntılar gider, problemler çözülür, ihtiyaçlar giderilir, istenilen şeylere nâil olunur, hayat bereketlenir, gönül kirden nifaktan arınır, sular çağlar, toprak canlanır, rızık elde etmek kolaylaşır, dünyada mesut yaşanır, kabir, mahşer, sırat onunla nurlanıp aydınlanır, ahirette saadetlere mazhar olunur.