•Dua

•Dua Nedir?

•Duanın Hakikati?

•Duanın Hedefi ?

•Dua İbadet midir?

•Duanın Önemi ?

•Her Zaman mı Dua Etmeli?

•Dua Edenlere Göre Dua Çeşitleri

•Yapılış Şekline Göre Dua Çeşitleri

•Dua Anında Manevî Olarak Yapmamız Gerekenler

•Dua Vakitleri

•Her Duaya Cevap Verilir mi?

•Kimlerin Duası Kabul Edilir?

•Dua Dilinin Arapça Olması Gerekir mi?

•Dine Hizmet Edenler Dua Etmeli midir?

•Her Gün Dua Edilmeli midir?

•Sadece Belâ ve Musibet Anlarında mı Dua Etmeli?

•Dua Kaderi Geri Çevirir mi?

***

•”DUÂ NEDİR?”

Dua; Arapça bir KELİME olup, seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, yardım talep etmek, Allah’a yalvarmak, O’ndan dilekte bulunmak, O’na yakarmak demektir. (M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/417)

‘Dua’ SÖZLÜKTE, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Yani dua; Allah ile kul arasında “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir istek ve yalvarmadır.

KAVRAM olarak dua, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve saygı duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.

•DUANIN HAKİKATİ NEDİR?”

Duanın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür.

Kul, isteyen makamında olduğu için âcizliğini, fakirliğini ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve dua ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Muhtaç olduğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.

İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin-fakir; yüksek makamların sahibi-makamsız, çevresi geniş veya kimsesiz- her an duaya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Bütün insanlar, duaya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duaların ve isteklerin mâhiyeti farklı olabilir.

  • Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duaya muhtaç olduklarını zannedebiliriz.
  • Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duaya ihtiyaç duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duayı anlamış sayılmayız.
  • Mesela; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Rezzâk-Bol bol rızık veren” ismini anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın dua etmesine gerek yok diyebiliriz.
  • Halbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp, “Ya Rabbi, beni, zenginliğinden dolayı Sana isyân eden ve sonra da helâk olan Kârûn gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmeyi bana nasip eyle.” diye dua etmelidir. Görüldüğü gibi, her iki insan da duaya muhtaçtır.
  • Hatta bize duaya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır.
  • Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü; “Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar.” (Alak, 96/6-7)

•DUANIN HEDEFİ NEDİR?

İslâm’a göre duanın ibadet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre dua, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi işleri, görünmeyen bir ilâh’a havale etmek hiç değildir. Dua, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.

Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır.

Allah’ı ve O’na ait hakimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir.

Hayatın gayesini idrak etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, din için çalışmaya azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.

Duanın ana hedefi insanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua kul ile Allah arasında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş, insan da varlığını benimsediği bu yüce kudret karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin telâfisini, diğer taraftan daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka söyleyişle dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Bu sebeple insan, tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır.

 

Müslüman’ın duasında kısaca dört önemli gaye olabilir: 

 

1- Günahlarının affını isteme:

Mümin, elinden geldiği kadar günahlardan kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister, çaresizliğinden dolayı Allah’tan merhamet talebinde bulunur.

2- Ümit ve arzu: 

Mümin, hakkıyla ibadet edebilme hidâyette olabilme ve Allah’ın yardımına ulaşabilme arzusunda olur.

3- Allah’tan yardım, lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunur: 

Bütün bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar.

4- Kaza, belâ, musîbet ve hastalıklardan korunmayı ister:

Mümin, emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Günahlarının affedilmesini, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah’ın rızasını kazanmayı arzu eder.

•”Dua İbadet midir?”

Duanın özü, kişinin kendisini Allah’ın karşısında âcizlik içerisinde hissedip O’na yönelmesi ve isteklerini O’na arz etmesidir. Zaten ibâdet, bir varlığa boyun eğmek, O’nun karşısında küçülmek, O’na itaat etmek manalarını içerir. Kısacası dua ile ibâdet mana olarak aynı şeyleri ifade etmektedir.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyuruyor: “Dua ibadetin ta kendisidir.” (Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân 42; Ebû Dâvûd, Salât 358) Çünkü dua ile kişi ihtiyacını temin etmede âcizliğini idrak etmiş, bunu ancak her şeye kâdir olan Rabbinin temin edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O‘na sığınmış olmaktadır. Esasen ibâdet de bundan başka bir şey değildir.

Yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Dua ibadetin özü (iliği) dür.” (Tirmizî, Daavât1) buyurmak suretiyle dua ile ibâdetin özde aynı şey olduklarına dikkat çekmiştir. Biz bu özü kulluk olarak ifade edebiliriz. Bu aynı zamanda insanın yaratılış gayesi olmaktadır: “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

•”Duanın Önemi Nedir?”

Müminlerin Allah’a dua etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir. Kur’ân şöyle diyor:

“Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir.”

(Mümin/60)

ÂYETTE (Mümin/60), dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua, ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünler. Rabb’i­miz, kullarına yakın olduğunu, dua edenlerin dualarına karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber veriyor.

Allah, kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah’ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder.

Allah (cc), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, âcizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmek, O’nun yüceliğine iman etmek, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir. Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir.

Dua etmeyen kulların Allah katında bir değeri yoktur:

De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?(Furkan, 25/77) . Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alâmetlerden bir tanesi de duadır.

Dua eden insan, kendisinin âciz ve zayıf bir kul olduğunu,istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Al­lah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Dua, Allah’a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir.

Kur’ân’da da müminlerin temel vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a dua etmek” olduğu şöyle haber verilir:

•“Rablerine, sırf O’nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret.” (Kehf, 18/28)

Duanın önemine ve ibadet olarak faziletine dair birçok âyet ve hadis vardır. Bu âyet ve hadislerde dua etmenin önemi, ne zaman, nasıl ve hangi yöntemlerle dua edileceği, kimlerin duasının kabul olunacağı, hangi kelimelerle dua etmenin daha iyi olacağı, duanın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı dua ile Allah’ın yapacağı bağışları görebiliriz.

 

•HER ZAMAN MI DUÂ ETMELİ?”

İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü dua insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir.

Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?“

Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a (yani O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” (Muhammed/7)

Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve hayatımızı rast gele sürdürürsek, dualarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?

Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve dua edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.

Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘Ya Rabbi!…’ diyoruz. Diğer zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Halbuki insanın Allah’a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek dua eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır.

İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da dua etmeyi gerekli kılar. Zaten duanın aynı zamanda bir ibadet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde dua da sadece dar zamanlarda yapılmamalıdır.

“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99) Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız dualar darda kaldığımız zaman yapacağımız duaların kabul edilmesini kolaylaştırır.

•Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:

“Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında dualarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok dua yapsın.” (Tirmizî, Daavât, 9)

 

•DUÂ EDENLERE GÖRE DUÂ ÇEŞİTLERİ”

Bu yönüyle dua dört çeşittir:

a. Yaratılıştan gelen kâbiliyet diliyle yapılan dua:

Bitkilerin ve hayvanların duaları böyledir. Mesela toprağa atılan bir tohum Allah’tan, gelişip bir ağaç olmayı, daha sonra meyve vermeyi,her safhasında Allah’ın isimlerine mazhar olmayı arzu eder. Allah da onun bu isteğini bilir ve bu imkanı verir. Evet bu yönüyle bitkiler de, ağaçlar da Allah’a dua eder ve Allah’ı zikrederler. Kur’ân-ı Kerîm bunu şöyle haber verir: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı hamd ile tesbih eder.Hatta hiçbir şey yoktur ki,O’nu hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini iyi anlayamazsınız.” (İsrâ/44)

b. Fıtrî, yani doğuştan gelen ihtiyaç diliyle yapılan dua:

Her canlı bu şekilde dua eder. Kendi iktidarları dairesinde olmayan,ellerinin yetişemediği ihtiyaçlarını bu duayla isterler. Mesela, birinci maddede söylediğimiz, tohum ve ağaçlar gibi hayvanlar da Allah’a dua eder ve Allah’ı zikrederler. Ama biz onların dua ve zikirlerini anlayamayız. Çünkü onların duaları ve zikirleri biz insanlarınki gibi değildir. Dolayısıyla bitkiler ve hayvanlar Allah’a dua ederler, bu dua neticesinde de Allah onlara ihtiyaçları olan şeyleri verir.

c. Çaresizlik içinde yapılan dua:

Yani sebeplerin büsbütün kesildiği, ümidin bittiği yerde, adeta okyanusun ortasında bir tahtaya yapışıp kalan insanın yaptığı gibi yapılan dua. Bu üç duanın kabul edilmesi bir engel olmazsa kesindir. Bu durum bize bir şey anlatır. Yani biz de kâbiliyetlerimizi işleterek, ihtiyaçlarımızı hal diliyle ortaya koyarak ve çaresizlik içinde, yalvara yakara, içten dua edersek büyük ihtimalle kabul olur.

d. Biz insanların duasıdır.

  • Bu da ikiye ayrılır:
  • a. Fiilî, yani çalışarak yapılan dua.

Bir öğrencinin imtihan, bir işçinin de rızkını kazanması için çalışması gibi.

  • b. Kavlî/sözlü, yani dil ile yapılan dua.

Çalışan öğrenci ve işçinin çalıştıktan sonra ellerini açıp yaptığı dua gibi. Buradan da anlaşılıyor ki, kainatta her şey kendi diliyle Allah’a dua ediyor. Kainattan Allah’a toptan dualar yükseliyor. Zaten şu âyette de buna işaret buyuruluyor: “Her şey Allah’ı övgü ile tesbih eder. Ancak siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsra/44) Yapılan tesbihler aynı zamanda birer duadır.

•Yapılış Şekline Göre Dua Çeşitleri

Biraz önce de dediğimiz gibi biz insanların duaları ikiye ayrılır:

  • a. Sözlü ve fiilî dua

Dille dua, vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece dille yapılan dua ile yetinmek, Sünnetullah’ı yani, Allah’ın kanununu bilmemek ve ona uymamak demektir. Müslümanların başarılı olması, sadece dua etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duası en çok kabul edilmesi gereken Peygamber Efendimiz’di (sallallahu aleyhi ve sellem), O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın dua ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp dua etti. Allah da O’nu mahcup etmedi.

Biz bu noktadan hareketle duayı iki kısma ayırabiliriz:

Fiilî dua, sözlü dua.

  • FİİLÎ DUÂ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder.
  • Mesela, hastasına Allah’tan şifa dileyen kimsenin, öncelikle tıbbın gerektirdiği şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir.
  • Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah’tan şifa dilemesi yeterli olmayacaktır.
  • Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır.
  • Gerçi Cenâb-ı Hakk, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de verebilir ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle sorumluyuz.
  • SÖZLÜ DUÂ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan yardım istemesidir.
  • Fiilî dua her zaman sözlü duadan önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz.
  • Çünkü fiilî dua bedenen yapılması gereken bir iş ise; sözlü dua da dil ve ruhen yapılması gereken bir iştir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir varlıktır.
  • Bazen yalnız Allah’a yönelip sözlü/kavlî dua etmekle hastalıklarımız, baş ve diş ağrılarımız geçebilir ama bazen de Allah’ın muradı başka olur ve doktora müracaatımız istenir.
  • Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah her derdin devasını yaratmıştır,tedavi olunuz” (Tirmizî,Tıbb 2) buyurmakla, bu fiilî duaya bizi teşvik etmektedir. Şu kadar ki, şifayı Allah’tan (celle celâluhû) bilerek ve bir kulluk vazifesi olarak kavlî duamızı her durumda yaparız. Ne var ki, bazen sadece kavlî duanın yetmediği gibi, fiilî duanın yetmediği de olur. Ve Allah (celle celâluhû), şifayı bazen iki duaya birden, bazen de sadece birine bağlar. Her şey O’nun elindedir. Niceleri vardır ki, kavlî dua nedir bilmedikleri halde sıhhat içinde, zevk dolu bir hayat yaşarlar; buna karşılık, ilaç kullandıkları ve duayı da bir ân için olsun ağızlarından düşürmedikleri halde, Allah’a (celle celâluhû) gönülden bağlı insanların, hayatlarını dertlerle kıvrım kıvrım sürdürdükleri görülür. (İnancın Gölgesinde,1/163)

Meselenin daha iyi anlaşılması için başka bir örnek verecek olursak; bir çiftçinin tarlayı sürmesi, ekmesi, sulaması fiilî dua; sonra da el açıp, “Ya Rabbi, bereket ihsan eyle, rahmetini bol bol ver” diye yalvarması da kavlî duadır. Birinci dua olmaksızın ikincinin yapılması, insana herhangi bir şey kazandırmayacaktır. Buna karşılık, sadece fiilî dua ile yetinilmesi ise bereketi, hele hele kulluğu eksik bırakacaktır.

Diyelim ki bir mümin, “Ya Rabbi, müminleri düşmanlarına gâlip getir.” diye dua eder; bu güzeldir ama yeterli değildir. Çünkü, tek kanatla kuş uçmaz. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı öncesi eksiksiz hazırlık yapması ve sonra da bütün benliğiyle Allah’a yönelerek dua etmesi gösteriyor ki, fiilî dua yapılacak, yani, sebepler dairesinde yapılması gerekli olanlar yapılacak ve elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî dua için eller açılacaktır. İslâm, duayı insanlar, sorumluluktan veya işten kaçsınlar diye emretmemiştir. İslâm’ın emrettiği dua, bütün hazırlıklardan ve yapılması gerekenleri yerine getirdikten sonra yapılan duadır. Ancak yapılması gerekenleri eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu iş tamamdır” deyip de duadan uzaklaşmak yanlıştır. İşler ancak dua ile tamam olur.

  • b. Hâlî dua

Genellikle duaların -biraz önce de dediğimiz gibi- fiilî ve kavlî olmak üzere iki çeşit olduğu bilinir. Ama PIRLANTA MÜELLİFİ, buna bir üçüncüsünü ilave ederek bir de hâlî duadan bahsetmektedir. Bu çeşit duada kul, sadece halini Rabbine arz eder ve ondan çoğu zaman hiçbir şey istemez. Çünkü kul bilir ki, Rabbi onun her halini bilmektedir:

… Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî isteme çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı kibirli davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayr-i ciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na yönelişlerimizde her zaman ümit ve endişe, korku ve beklenti düşüncelerimizi beraber götürmeye çalışırız… Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hakk da:“Kullarım beni Sen’den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına cevap veririm” âyetinde O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz düşüncesine bağlayarak, sessizlikle seslendirebiliriz. (Dua, Sızıntı, Nisan 2000)

“Dua, bazen ciddî bir istek ve iştiyak halinde sırf bir düşünce olarak kalpten yükselir. Bu durumda kul, hiçbir şey söylemez. Belki dudakları bile kıpırdamaz; ama, O her şeyi bilen ve gören Allah’ın, onun halini, durumunu ve isteklerini bildiğini düşünerek tam bir tevekkül/Allah’a güven içinde bulunmaya çalışır ve Allah’ın kendisine isteklerini vereceğini ümit eder. (Sonsuz Nur, 2/502)

 

•DUÂ ANINDA MÂNEVÎ OLARAK YAPMAMIZ GEREKENLER”

Duanın kabul edilmesi için, dua edenin, dış görünüşü yeterli değildir. Dua ânındaki mânevî durumumuz ve duanın içeriği de önemlidir. Öyleyse duada neler istenmeli ve nasıl istenmelidir?

a. İhlasla dua etmek:

Dua da, namaz ve benzeri diğer ibadetler gibi bir kulluktur; onun için diğer ibadetlerde olduğu gibi, duada da, ihlâslı olunmalıdır. Yani hiçbir karşılık ve dünyâya ait peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır.

İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O’na yönelip, rızasını aramalıdır. Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe ulaşılsın diye yapılan dualar kabûl görmeyebilir; ihlaslı olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir…

Duaya gösteriş, riya ve daha başka hiçbir duygu ve düşünce karışmamalı, dua Allah’ın rızâsını kazanmaya yönelik olmalıdır.

“Öyleyse ibadeti gönülden olarak ve yalnız O’na yapın, yalnız O’na yalvarın.” (Mümin, 40/65) Meselâ; deniz ortasında, bir tahta parçası üzerinde kalmış ve bütün sebeplerin tükendiği bir anda, teslîmiyet içinde Cenâb-ı Hakk’a yönelerek dua etmek ki, duanın özü, hayatı da işte bu ihlâs ve samimiyettir.

b. Kalp huzuru ile dua etmek:

Kur’ân okurken, Allah’ı zikrederken ve dua ile meşgul olurken, önemli olan bunları şuurlu yapmak, her kelimeyi duya duya okuma, kendimizi verebilmedir. Fakat bununla beraber, bunda muvaffak olamadım diye bırakmama da önemlidir. Zira şeytan, bizim ne Kur’ân okumamızı ister, ne de dua etmemizi. Ama şeytanın bütün kötü telkinlerine rağmen biz devam edersek, bu defa da bizi okurken meşgul eder, aklımıza hayalimize gelmeyecek şeyleri hatırlatır. Biz de bu işi şuurlu yapamıyoruz diye bırakırsak, şeytanın oyununa gelmiş oluruz.

Dua ederken Allah’tan başka her şeyi kalpten çıkarıp yalnız O’na güvenmek ve O’nu düşünmek gerekir. Dalgınlık içinde, ciddiyetten uzak, yani gaflet ile dua etmemelidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez.”(Tirmizî, Daavât, 66)

c. Israrcı olmak:

Allah’a dua etmekten aslâ bıkmamak, umutsuzluğa düşmemek ve duasının mutlaka bir gün kabul edileceğine inanmak. Peygamberimiz: “Allah’a duayı size icâbet edeceğinden emin olarak yapın.”(Tirmizî, Daavât, 66) buyurmuştur. Evet duada ısrar etmek gerekir. Halimizi veya istediğimiz şeyi, yüce Allah’a sadece bir veya birkaç defa değil, onlarca, yüzlerce, binlerce kere iletmek ve isteğimizi elde edinceye kadar yalvarmak, duanın kabul olması için oldukça önemlidir. Biz insanlar bile, ısrar edenleri veya çocuklarımızı “aman şunun isteğini verin, demek ki sıkıntısı büyük…” deriz. Yüce Allah bizim annemizden babamızdan daha şefkatli ve bize karşı daha merhametlidir. Bu yüzden istek ve ihtiyaçlarımızı sürekli ve kararlı bir şekilde vazgeçmeden, bıkmadan, usanmadan elde edinceye kadar istersek, vereceğinden hiç şüphemiz olmasın.

d. Duanın kabul edileceğine tam inanmak:

Allah’ın duayı kabul edeceğinden emin olarak, can-ı gönülden dua etmek ve dûanın kabul edileceğine kesin olarak inanmak. Duanın kabul edileceği konusunda şüphesi olan kimsenin duası kabul olmaz. Başka bir deyişle duasının kabul olunacağında asla şüphe etmeyen kimsenin yaptığı dua kabul olur.

Nitekim bu konuda bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.av.), şöyle buyurmuştur: “Allah’a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah (celle celâluhû), bu inançla olmayan ve gafletle, başka şeylerle oyalanan kalbin duasını kabul etmez,”(Tirmizî, Daavât, 66)

Hadis-i şerifte, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Acele etmediği sürece her birinizin duasına cevap verilir. Ancak şöyle diyerek acele eden var: “Ben Rabbime dua ettim de duamı kabul etmedi.” (Buhârî, Daavât, 22; Müslim, Zikir 92)

Başka bir hadiste “Allah’a dua eden herkese Allah icabet eder (duasını kabul edip istediğini verir). Bu icabet, ya dünyada peşin olur, ya da âhirete saklanır. Yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek suretiyle olur. Yeter ki günah bir şey veya akrabalık bağının kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş, olsun.” (Müslim,Zikir 92;Tirmizî,Daavât116) buyurulmuştur.

Bu hadise göre duadaki usûl:

1. Allah’tan, bir günah işlemeyi veya haram bir şeyi istememek.

2. Akrabalık bağlarını kesmeye dair bir şey istememek.

3. “Duam kabul olmadı” diye acele edip Allah’ı insanlara şikâyet etmemek veya karamsarlığa düşmemek. Aksi halde kalbiyle dilinin bütünleşerek istediği şeyi Allah’ın kabul etmemesi için ortada bir sebep yoktur. Nitekim bir hadis-i şerifte de: “Rabbiniz çok hayâlıdır, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten haya eder.”(Ebû Dâvûd, Salât 358)

Duanın gecikmesi söz konusu olabilir ama reddi, istenen şey günah veya haram bir şey olmadıkça söz konusu değildir.

Gecikmesinin sebebini başka bir hadiste, yüce Allah’ın mümin kulunun yalvarmasından hoşlandığı ve bu yüzden yalvarttığı şeklinde açıklandığını; buna karşılık kâfirin veya münafığın istediği bir şeyin hemen verilmesinin sebebinin de yüce Allah’ın, onun sesini duymak istememesinden kaynaklandığını görüyoruz.

e. İçin için ve yalvara yalvara dua etmek:

Duanın gerçekten istenerek ve gerçekten Allah’a karşı insanın âcizliğinin ve fakirliğinin kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir dua, Kur’ân’da tarif edilen “için için ve yalvara yalvara” tanımına uygun olacaktır. Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin.” (A’râf, 7/55)

f. Umut ve korku ile dua etmek:

  • Âyette şöyle buyurulur: “Allah’a korku ve ümitle dua ediniz.” (A’raf, 7/56)
  • Yani, reddolunmasından korkar, kabulünü ümit eder bir halde dua ediniz.
  • Yani korku ve ümit arasında olmak kişinin manevî hayatında mühim bir yer işgal eder.
  • Tek kanatlı bir kuş uçamadığı gibi, sadece korku veya sadece ümit kanatlarıyla hareket edenler de, manevî yüksekliklerin semâsına kanat açamazlar.

g. Kafa ve kalp bütünlüğü içinde dua etmek:

Duada kalp ve kafa bütünlüğü de oldukça önemlidir. İnsanın diliyle söylediği şeyi kalbinin doğrulaması gerekir. Dil başka şey söyler, kalp başka şey isterse veya başka şeylerle meşgul olursa dua kabul olmaz. Dua’nın kabulü konusunda veya herhangi bir rahatsızlığı dua ile tedavi etme konusunda kesin bir inanç ve kuvvetli bir teslimiyet lazımdır. Aksi halde duadan beklenen netice meydana gelmez. Bu sebeple dua edenin, dua edilen konuya tamamen yoğunlaşması gerekir. Yoksa ağzı dua ederken kalbi başka şeylerle meşgul olan veya kalbi “acaba”larla dolu olan bir kimsenin yaptığı dua yerini bulmaz, kişi boşuna vakit kaybetmiş olur.

h. Kimden ne istediğini bilerek dua etmek:

Duada kişinin, ne istediğini iyi bilmesi ve isteklerini özlü bir şekilde ifade etmesi lazımdır. Aksi halde duada şüphe ve tereddüdün yanı sıra ne istediğini bilmemek veya “istesem olur mu olmaz mı, acaba yanlış mı yapıyorum, doğru mu?” şeklindeki dualar, kabulden uzak dualardır.

Konuyu daha iyi anlamak için önce şu hadis-i şerife bakalım: Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Sizden biri dua edince “Ya Rabbi! Dilersen beni affet! Ya Rabbi dilersen bana rahmet et!” demesin. Bilakis, azimle (kesin bir dille) istesin, zira Allah’ı kimse zorlayamaz.” (Buhârî, Daavât 21; Müslim, Zikir 7-8)

Hadiste görüldüğü gibi, duadan beklenen neticeyi Allah’a bırakmak doğru iken, istenen şeyi O’nun tercihine bırakmak doğru görülmüyor. Net ve kesin şeyler istenmesi tavsiye ediliyor.

ı. Musibetler kalkıncaya kadar dua etmek:

Musibetler zamanında okunacak hususi dualar vardır. Bunların musibet kalkıncaya kadar okunması lazımdır. Fakat burada en önemli şey Müslümanlardaki dua heyecanıdır. O his ve heyecanın içten gelmesi lazımdır.

i. Musibetler anında toplu dua etmek:

Musibetler zamanında herkes ayrı ayrı dua edebileceği gibi, bir mekanda hep birlikte dua edilmesi daha faydalıdır. Zira dua edenlerden bazılarının tertemiz duyguları, diğerlerine tesir eder, kalp huzuruna vesile olur. Bu da o mecliste bulunanları biraz daha dikkatli ve ciddi olmaya sevk eder.

Diğer taraftan insanın sadece kendi kendine olması ve seccadesinde içini Allah’a dökmesinin, elbette farklı bir açıdan birlikte yapılan duaya üstünlüğü vardır. Çünkü, hiç kimsenin bilmediği, görmediği bir yerde el açıp, içini Rabbine dökmenin değeri hiçbir şey ile ölçülemez.

•DUÂ VAKİTLERİ”

Duanın özellikle ferdî olanı her zaman yapılabildiği halde, kabul olması için belirli zamanların seçilmesine de dikkat edilmiştir. Dua ve ibadetlerin zamanını tespitte çeşitli dinî ve tarihî olaylar etkili olduğu kadar tabiatın ritmi de rol oynamaktadır.

  • a. Farz namazlardan sonra edilen dualar:

Farz namazlar, günlük olarak kıldığımız beş vakit namazlarla Cuma namazıdır. Bu namazlardan sonra yapılan duaların daha çabuk kabul olacağı ise Peygamberimiz tarafından bize bildirilmiştir. Bunlardan biri; kabul edilmeye ve dinlenmeye en uygun olan duanın “gecenin sonunda (Bkz. Âl-i İmran,17) yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!” buyurduğu hadis-i şeriftir. (Tirmizî, Daavât, 79)

 

  • b. Ezanla kâmet arasında yapılan dualar:

Duaların belki de en çabuk kabul edilip en kısa zamanda cevap verileni, ezan ile kâmet arasında yapılan dualardır. Nitekim hadis-i şerifte; “Ezanla kâmet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabul edilir.)”(Ebû Dâvûd, Salât 35) buyurulmuştur.

 

  • c. Secdede yapılan dualar: 

Duaların belki de en çabuk kabul edildiği yer secdelerdir. Bir hadiste,kendisinin rükû ve secdede Kur’ân okumaktan men edildiğini ancak, buralarda dua ve zikrin serbest olduğunu ve ümmetine rükûda Allah’ı yüceltmeyi tavsiye ettiği ve “secdede ise dua etmeye gayret edin, (zira secdede iken yaptığınız dua) kabul edilmeye lâyıktır.” (Müslim, Salât 207; Ebû Dâvûd, Salât 152) buyurduğu nakledilmektedir.

 

  • d. Gece yapılan dualar: 

Dinimizin güzelliklerinden birisi de, isteyen istediği yerde ve zamanda, istediği şekilde dua edebilir. Fakat âlimlerimiz, Kur’ân ve hadislerden hareketle duanın genellikle kabul olduğu zamanlar içinde özellikle geceleri de sayarlar.

Duanın kabul edilmesi için en sâkin ve en uygun ortamların birisi de gecelerin bağrıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “gecenin siyah zülüfleri” tabiri ile gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kılmak ve dolayısıyla dua etmek emrediliyor ki, zaten namaz da bir çeşit duadır:

“Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir.” (Hûd, 11/114) Çünkü geceler, yalnızlık ve sessizliğin hüküm sürdüğü, insanın Allah’a kendisini en yakın hissettiği zamanlardır.

Bu saatlerde herkes uykudayken kalkıp namaz kılmak veya dua etmek, bir yakınlık ve samimiyet sağlayarak, insanı çabucak arzu ve isteğine ulaştırır ve dualarının daha çabuk kabul edilmesine vesile olur.

Nitekim bir hadis-i şerifte de bu duruma işaretle:

“Akşamdan abdestli olarak ve zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya ve âhiret için hayır isteyen hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin.” (Ebû Dâvûd,Edeb105) denilmiştir. Demek ki, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), özellikle gece namazına teşvik edilmesi ve bunun O’na vacip olması ve ayrıca O’nun kalkıp her gece ibadet etmesi bundan dolayıdır.

“Geceler neden bu kadar önemli?” şeklinde bir soruya verilecek bir başka cevap ise, bir hadisin içindedir ve bu hadis-i şerifte Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şöyle buyurmaktadır:

Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve “Kim bana dua ediyorsa onun duasını kabul edeyim; kim benden bir şey istiyorsa ona istediğini vereyim; kim benden bağışlanmasını istiyorsa onu bağışlayayım… der.(Buhârî, Daavât 14)

Bu nedenle, sadece gündüzleri ve boş kaldığımız, dinlenmiş olduğumuz zamanlar veya işimiz düştüğü, başımız sıkıştığı zamanlar değil, geceleri de özel olarak kalkıp dua etmemiz gerekir. Sadece hadislerde değil, Kur’ân-ı Kerim’de de, geceleri Kur’ân okumanın ve dua etmenin önemi vurgulanıyor:

“Ey örtüsüne bürünen Resûlüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir. Duruma göre gecenin yarısında, veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile, (yani yavaş yavaş ve) düşünerek oku.” (Müzzemmil, 73/1-4)

 

  • e. Cuma günü yapılan dualar: 

Cuma günü özellikle sâat-i icâbede (duaların kabul edildiği vakitte) yapılan duaların kabûl olması rahmet-i ilâhiyyeden ümit edilir. Ebû Hüreyre’den (ra) rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Cuma gününden söz ederek şöyle buyurdu: “Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir Müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûl-i Ekrem, o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi. (Buhârî, Cum’a 37, Talak 24, Daavât 61; Müslim, Müsâfirîn 166, 167, Cum’a 13-15; Tirmizî, Cum’a 2; Nesâî, Cum’a 45; İbn Mâce, İkâmet 99)

 

  • f. Yağmur yağarken yapılan dualar:

 

  • Yağmur, Müslümanların ifadesiyle rahmet’tir.
  • Hadis-i şeriflerden bildiğimize göre her bir yağmur tanesini bir melek indirmektedir. İşte böyle bir yağmur yağma, yani rahmetin yere inme anı ki, duaların kabul olacağı rivayet edilen o esnada, dua edilmelidir.

 

“HER DUAYA CEVAP VERİLİR Mİ?”

Yüce Allah Kur’ân’da şöyle buyurur: “Kullarım Beni Senden soracak olurlarsa bilsinler ki, ben onlara pek yakınım. Bana dua edince dualarına cevap veririm. Öyleyse onlar da, davetime icabet edip, bana hakkıyla inansınlar ki, doğru yolda yürüyüp selamete ersinler.” (Bakara, 2/186) . Fakat, cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Allah her duaya cevap verir ama her duayı aynısıyla kabul etmeyebilir. O duaya değişik hikmetlerden dolayı değişik şekillerde cevap verebilir.

Öyleyse duanın neticesi konusunda acele etmemek lazım. Çünkü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duası kabul edilir. Ancak şöyle diyerek acele eden var: “Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi.” (Müslim, Zikr 92; Ebû Dâvûd, Salât 358.)

Başka bir hadis şöyledir: Allah’a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da âhirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah olan şeyi veya akrabalık bağlarının kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun. (Müslim, Zikir 92; Tirmizî, Daavât 116)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde dua eden insanların bir zayıf noktasına dikkat çekmektedir:

ACELECİLİK. Bir başka ifâde ile duanın hemen karşılığını görme arzusu. Bir hadis-i şerifte zikredildiğine göre: “Ya Resûlallah acelecilik nedir?” diye sorulunca şu açıklamayı yapar: “Dua ettim, ettim de hiçbir neticesini görmedim” der ve o anda duayı terk eder.” Şu halde Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm), duanın terkine sevk edecek bir aceleciliği hoş görmüyor. Bu sebeple, her hâl u kârda dua etmeye devam edilmesi için, duanın mutlaka netice vereceğini kesin bir dille ifâde ettikten sonra bu kabulün şu sûretlerden biriyle olacağını belirtir:

a- Ya isteğe uygun olarak dünyada görülecek bir şekilde kabul edilir.

b- Ya âhirette verilmek üzere sevap takdir edilir.

c- Yahut günahları affedilir.

Şu halde, bu hadis, neticeye hiç aldırmadan dua etmeye, Allah’tan hayırlı şeyler istemeye devam etmeye teşvik etmektedir. Duayı ibadetin, kulluğun bir gereği bilip, ara vermeden devam etmelidir. Mümin ibadetten usanmaz, zaten hayatının gayesi ibadet ve kulluktur. Zîra Allah insanları sadece ve sadece ibâdet için yaratmıştır. (Bkz. Zâriyat, 51/56)

Duaya cevabın gecikmesi, henüz vakti gelmediğinden, yahut daha çok ibadet etmesi gerektiğindendir. Zîra, Cenâb-ı Hakk duada devamlılığı ve ısrarı sevmekte, çok dua edenlerin duasını kabul buyurmaktadır.

Ayrıca Bediüzzaman’ın ifadesiyle dua bir ubudiyettir (kulluktur). Ubûdiyetin neticesi ise uhrevîdir. Yani duanın neticesi, mükâfatı büyük oranda âhirette verilir. Onun için insan neden duam kabul olmuyor dememeli.

Dua eden herkes, istediği şeyin kendisine hemen ve istediği gibi verilmesini ister. Fakat Yüce Allah, kullarına çok şefkat ve merhametli olduğu için, istedikleri şeyleri belki hemen ve istedikleri gibi vermez de, onlar için daha hayırlı bir zaman ve onlar için daha hayırlı olacak bir şekilde verir. Ama Kur’ân’ın ifadesine göre aceleci olarak yaratılan insan, her zaman bunu düşünemez ve istediği şeyin hemen ve istediği şekilde verilmesini ister. Halbuki bize düşen şey, hakkımızda hayırlı olanı istemektir ve sadakatle o kapıdan ayrılmamaktır.

Bu hususta PIRLANTA MÜELLİFİ şunları söyler: 

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, şu andaki arzularımızın gereğini düşünerek kendi istek çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-âhiret genişliğine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok yönlü cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti haline getirmez ve bize iltifatlarda bulunurken başkalarına katiyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir, kalplerimize huzur verir…(Sızıntı, Dua, Nisan 2000***)

 

“… Bazen biz, duamızın kabûl olmadığını sanırız. Halbuki kabûl etmek ayrı, cevap vermek ayrıdır. Her dua işitilir ve her duaya cevap verilir fakat, bu cevap verme, istenilenin aynen verilmesi şeklinde olabileceği gibi, geriye bırakılıp daha sonra verilmesi veya dünyâda verilmeyip, âhirete bırakılması şekillerinde de olabilir; tamamen, Yüce Allah’ın hikmetine bağlıdır bu. Mesela siz doktoru çağırdığınızda o, sizin davetinizi kabul eder gelir; fakat, “Bana şu ilaçları ver” dediğiniz zaman, doktor o ilaçları size aynen vermeyebilir; neyi uygun görüyorsa onu verir ve uygun görmediğini de vermez, ya da daha iyisini, daha faydalısını verir. Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk da kulun dualarını her zaman duyar, duyduğunu duyurur ve onun kalbine huzur verir; çünkü O, insana şah damarından daha yakındır. Fakat, hikmetinin gereği olarak, kulunun her istediğini vermeyebilir; bu vermeyiş, bazen kulun yararına olacağı, bazen de ileride daha faydalı şekliyle vereceği içindir. Sonra, mülkün sahibi O’dur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.. lütfu da hoştur, kahrı da. O, çirkin iş yapmaz; her yaptığında bir değil, bin hikmet vardır…” [İnancın Gölgesinde I,163-5]

 

Biz dua eder Allah’tan bir şeyler isteriz ve istediğimiz şeylerin de hemen verilmesini bekleriz. Halbuki biz biliyor ve inanıyoruz ki, biz ne istersek isteyelim Rabbim hakkımızda hayırlı olanı nasip edecektir. Mesela; siz dua dua yalvarır, yakarırsınız; “bana dünyayı ver Allah’ım” dersiniz. Ama istediğiniz mânâda bir dünya sizin hakkınızda hayırlı olmadığı için, Rabbim sizi “ölmeyecek kadar bir rızıkla yaşatır. Ama öte yanda, mezardaki bekleme salonu olan berzah hayatınızı cennet haline getirir. Dahası, size cennette “gözün görmediği, kulağın işitmediği, insanın aklına gelmeyen nimetler” verir.

Ve yine, “Allah’ım sâlih çocuklar ihsan eyle” der, durmadan yalvarıp, yakarırsınız. Fakat, “evladınız ve mallarınız sizin için bir imtihan vesilesidir.” (Enfâl, 8/28) âyetinin ifade buyurduğu hakikat açısından, Rabbim -ihtimal- o imtihanı kaybedeceğiniz için, ya da bilemediğiniz başka hikmetlerinden dolayı, dünyada çocuk ihsan etmez. Ama âhirette Kur’ân’ın “vildanün muhalledun” dediği, çevrenizde “inciler” (Bkz. İnsân, 76/19) gibi koşuşturup duran, baktıkça içinize mutluluk veren çocuklar verebilir.” (Fasıldan Fasıla, 3/147)

Bütün bunlardan açık bir şekilde anlıyoruz ki, duada bize düşen şey, Allah’tan hayırlısını istemektir. Ne zaman verir ve nasıl verir onu Allah’a bırakmak gerekir.

•KİMLERİN DUASI KABUL EDİLİR?”

Bazı kimselerin duaları peşinen kabul edilir. Bunları Peygamber Efendimiz şöyle haber vermektedir: “Allah’ın kabul ettiği üç dua vardır. Bunların kabul edileceği hususunda hiçbir şüphe yoktur: •Mazlumun (zulme uğramış kimsenin) duası, •misafirin duası, •babanın evlâdına duası.” (Ebû Dâvûd, Salat, 364; Tirmizí, Birr: 7)

Yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:

“Kabul edilmeye lâyık dualar içinde, bir kimsenin yanında olmayan bir kimse hakkında yaptığı duadan daha süratli olanı yoktur.” (Buhari Müslim Tirmizi). Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, bir müminin, başka bir mümin kardeşi için gıyabında yapacağı duadır.

Bu hususta şu hadis daha açıktır:

“Müslüman kimsenin, kardeşi için yanında yokken yaptığı dua kabul edilir. Dua edenin başucunda ona müvekkel, görevli bir melek vardır. ‘Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.’ der.” (Müslim, Zikir 86-88; Ebû Dâvûd, Salât 364; Tirmizî, Birr 50.)

Başka bir hadis-i şerif şöyledir:

“Üç kişi vardır ki duaları reddedilmez (kabul edilir). Âdil imam (adâletten ayrılmayan Müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman oruçlu ve zulme uğrayan mazlumun duası.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 2)

Aslında müminlerin ihlasla yapacakları bütün duaları kabul edilir. Mümin böyle duaların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’ân dua edenlere Allah’ın karşılık vereceğini müjdeler. (Mümin, 40/60.)

Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duasına icâbet olunur. Ancak, şöyle diyerek acele eden var: Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.” (Buhârî, Daavât, 22; Müslim, Zikir 92.)

Bir başka rivâyette de Efendimiz şöyle buyurur:

“Bir Müslüman günah ve akrabalarla münasebeti koparmak suçu olmadan Allah’a dua ederse, Allah şu üç şeyden birini ona mutlaka verir: Ya onun duasını çabucak kabul eder, ya da duasını onun için âhirette azık yapar veya duası nispetinde ona kötülüklerin gelmesini önler.” Orada bulunanlar: “Öyleyse çok dua edelim” dediklerinde, Allah Resûlü: “Evet, Allah duayı çok kabul edendir.” (Müslim, Zikir 92; Tirmizî, Daavât 116) buyurmuştur.

Duayı terk etmeye sevk edecek bir aceleciliği Resûlullah hoş görmez. Duaya kulluğun bir gereği olarak bakıp devam etmek gerekir. Bütün ibâdetlerin mutlaka karşılığı olduğu gibi, duanın da karşılığı olacaktır.

Mesela; namaz kıldığımızda dünyada karşılığını, mükâfatını almamız gerekiyor mu? Esas karşılığını âhirrette ümit ediyoruz. Dua da böyledir. Dünyada kabul edilmese bile, karşılıksız kalacak değildir. Âhirette sevabın takdir edilmesi bir karşılıktır ve duanın kabulü manasındadır. O halde hayatımız boyunca dua etmeye devam etmeliyiz.

•DUÂ DİLİNİN ARAPÇA OLMASI GEREKİR Mİ?”

“Dua dilinin Arapça olması gerekir” diye bir şart yoktur.Ana dili Arapça olmayan Müslümanlar mutlaka Arapça ifadelerle dua etmek zorunda değillerdir. Çünkü insan Allah’a dua ederken halini ve ihtiyaçlarını arz ediyor demektir. Bu münasebetle insan ne dediğini, neye dua ettiğini, ne istediğini bilmelidir.

Eğer ana dili Arapça olmadığı halde Arapça biliyorsa duasını Arapça edebilir. Yani Arapça anlamasa bile, bir yerlerden ezberlediği Arapça cümlelerle de dua edebilir. Fakat manalarını bilmesi, duadan daha fazla zevk almasını sağlar.

Onun için âyet ve hadislerde geçen duaların Arapçalarını ezberleyemeyen kimselerin, dualarını anladığı dilde yapması daha uygun olur.

Eğer toplulukla beraber dua ediyorsak insanların anladığı dili kullanarak dualarımıza şuur katmaya çalışmış oluruz.

Bütün bu zikrettiklerimizden sonra, yanlış anlaşılmaması için şu meseleyi de hatırlatmakta fayda görüyoruz ki, o da: Namazda okuduğumuz sûre ve duaların muhakkak Arapça olması gerektiğidir. Arapça dışında başka bir dille namazda sûre ve dua okunmaz, okunursa namaz bozulur.

•DİNE HİZMET EDENLER DUÂ ETMELİ MİDİR?”

Allah’ın dinini tebliğ eden, yani başkalarına anlatan bir kimsenin dua yanı önemlidir. O kimse, sözlerinin tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hak’tan bekler. Mülk sahibi O’dur. Kalpler O’nun kudret elindedir.

Evet, en güzel ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan dualarla hidayete ermişler, Müslüman olmuşlardır.

Dua müminin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela kendilerine İslâm’ı anlatacağı kişilere dua eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir.

İslâm’ı anlatma ve tesirde duanın ne müthiş bir tesiri olduğunu gösteren bir-iki misal: 

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), insanların hidayeti için dine uygun olan her yolu denemiştir. Ama, duayı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) hidayeti için daima dua edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (celle celâluhû), Hz. Ömer’e (radıyallahu anh) hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) duasının bereketi denebilir.

•”HER GÜN DUÂ EDİLMELİ MİDİR?”

Her Müslüman’ın bir gününde devamlı okuyacağı duaları olmalıdır. Kimse, “O kadar yoğun işin, dersin, ödevin, imtihana hazırlanmanın arasında vakit bulamıyoruz, gece geç vakitlere kadar çalışıyoruz, eve geç ve yorgun olarak geliyoruz” vs. türünden mazeretler uydurmamalıdır. Böyle uydurma mazeretlerin arkasına sığınanlar, dönüp günlük hayatlarına baksalar bir hiç uğruna ne kıymetli zamanlarını harcadıklarını görüp utanacaklardır.

Bazı zatlar bunu ifade ederken, “Türk insanı zamanzededir. Bazen bir bardak çay için saatlerini harcar, bazen de en hayatî işleri adına vakit bulamaz.” derler. Evet, günlük hayatımıza bir baktığımızda buna bir hayli misal bulabiliriz. Boş ve abes şeylerle zayi ettiğimiz dünya kadar zamanımız olduğunu söylemeye gerek yoktur… Şimdi bir taraftan böylesine cömertçe harcanan zaman, öte taraftan en hayatî konulara vakit bulamama… Bunu izah etmek biraz zordur.

Evet netice itibariyle, bir kere daha söyleyelim ki; mutlaka herkesin dua için ayıracağı bir zamanı olmalı ve o, bu konuda hiçbir mazeret ileri sürmemelidir.(FF3)

•SADECE BELÂ VE MUSİBET ANLARINDA MI DUÂ ETMELİ?”

Bir Müslüman’ın, sadece belâ ve musibet anlarında dua edip, daha sonra duayı terk etmesi doğru değildir. Çünkü böyle bir durum, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kâfirlerin durumuna benzemektedir.Kâfirler, sıkıntıya düşünce yana yakıla Allah’a kendilerini kurtarması için dua ettikleri halde, sıkıntı geçince Allah’a duayı terk ettikleri gibi, O’na şirk koşmaya başlarlar. Bir Müslüman olarak biz de aynı duruma düşmemeliyiz.

Allah’ın izniyle biz günlük duamızı okur ve devam edersek Kur’ân’da anlatılan kafirlere benzememiş oluruz. Onun için boş kaldığımız anlarda dudaklarımız devamlı dua ile kıpırdamalıdır.

Bu hususta Hz. Yunus’un hali bize örnek olmalı.

Yûnus (aleyhisselâm), anlatmış olduğu şeyleri kavmi dinlemediği için, kavmine kızarak onların arasından Rabbinin izni olmadan çıktı ve yüklü bir gemiye bindi. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tespîti için gemidekilerle kur’a çekti.

Kur’ân’ın ifâdesiyle “Kur’a çekti, (kur’a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu. (Yûnus (aleyhisselâm) Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize atıldı) balık onu yuttu.” (Sâffât, 37/141-142)

Cenâb-ı Hak Hz. Yûnus’u (aleyhisselâm), bu izinsiz çıkışından dolayı şiddetli bir gazap ile azarladı. Çünkü Hz. Yûnus’un (aleyhisselâm), kavminin ezâlarına karşı sabretmesi gerekiyordu. Hz. Yûnus (aleyhisselâm), iç içe üç karanlık içinde Rabbine dua etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı.

Yûnus (aleyhisselâm) duasında; “Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum.” (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı. Yüce Allah da; “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yûnus (aleyhisselâm)’ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah’ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi: “Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı.” (Sâffât, 37/143-144)

Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde; “Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yûnus gibi dua ederse, Allah onun duasına cevap verir.

O dua da لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ duasıdır.”

(Tirmizî, Daavât 82)

Öyleyse, “sıkıntılı anında Allah’ın, duasını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah’a çok dua etsin”.(Tirmizî, Daavât 9)

Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah’a dua etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine dua ettiği zaman melekler; “Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allah’ım, onun duasını kabul et” derler. Bundan dolayı bazı büyük kimseler şöyle dua etmişlerdir:

اَللّٰهُمَّ اِنِّي اُمِرْتُ بِالدُّعَاءِ وَ وُعِدْتُ بِالْاِجَابَةِ وَ قَدْ سَاَلْتُكَ كَمَا اَمَرْتَنِي فَاسْتَجِبْ لِي كَمَا وَعَدْتَنِي

“Ya Rabbi! Bana dua etmem emredildi ve duama cevap verileceği de vaat edildi. Senin emrettiğin gibi sana dua ediyor ve senden istiyorum. Vaat ettiğin gibi duama icâbet et.”

•DUÂ KADERİ GERİ ÇEVİRİR Mİ?”

“Allah’ın kaderdeki takdiri değişmeyeceğine göre duanın ne faydası vardır?” sorusuna şöyle cevap verebiliriz:

  • Hadîs-i şerîf’e göre, “Dua; insanın başına gelen belâyı gelmeden önce de, geldikten sonra da defeder.”(Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 2/63)

Ayrıca diğer bir hadîs’te Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kaderi ancak dua geriye çevirebilir, ömrü de ancak iyilikler arttırabilir. Kul, işlemiş olduğu günahlarla kendisini rızıktan mahrum eder.” (Hâkim, Müstedrek, 1/492-493; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 2/62) buyurmuşlardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Şâfiîlerin okuduğu kunut dua’sında:

“Ya Rabbi! Bizi koru ve hakkımızda hükmettiğin şeyin şerrini bizden gider.” diye dua etmişlerdir. Eğer dua, kaza ve kaderin geri çevrilmesinde bir sebep olmasaydı, Peygamberimiz böyle dua etmez ve ümmetine de öğretmezdi. 

Bir başka hadîs-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar:

“Mallarınızı zekâtla muhafaza ediniz, hastalıklarınızı sadakayla tedâvî ediniz, üzerinize gelen belâ dalgalarını dua ve Allah’a yalvarmakla defediniz.”

(Merâsil-i Ebî Dâvûd, Beyrut 1988, s. 128; Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, Beyrut 1968 1/520)

Bu yazı 71 kez okundu