Gerçek ismi Nu’man İbn Sabit olan ve İmam-ı A’zam olarak iştihar eden Ebû Hanife, Hicrî 80’de Kûfe’de doğmuştur. Enes İbn Mâlik, Abdullah İbn Ebî Evfâ ve Sehl İbn Saîd gibi bazı Sahabî’lerle de görüştüğü için Tabiîn arasında sayılan Ebû Hanife, dört binden fazla meşayihle görüşmüş ve oldukça geniş bir çevreden ilim tahsil etmiştir. Bilgi anlamında böylesi hazineye sahip olan İmam-ı A’zam, döneminin cazibe merkezi hâline gelmiş ve geniş bir fıkıh ekolünü semere verecek çok katılımlı bir ders halkası başlatmıştır.
Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden birisi olan Ebû Hanife’nin, devlet kademesinde görev almadığı için başına gelmedik olay kalmamış, zindanlarda inim inim bir hayat yaşamıştı. Bugün aynı çizgide devam edenler için, ‘devleti ele geçirecek’ şeklindeki zanlar üretilse bile ne garip tecellidir ki o, devlette görev almadığı için sıkıntıya düşmüş ve kendisine zindana giden yollar gösterilmiştir.
Dönemin Abbasi halifesi Mansûr kendisine başkadılık teklif ettiğinde, bu vazifenin mânevî mesuliyetini kaldıramayacağını bildirmiş ve; ‘Halife beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Ben, ‘beyyine’nin, davacıya; yemin’in de davalıya düştüğünü’ bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa lâyık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil!’ diyerek reddetmiş, bunun üzerine de hapse atılmıştı. Böylece onun için bir süreç başlamış ve yıllarca karanlık dehlizlerde işkence görmüştü. Ona göre, hüküm verme noktasında insanlar eşitti ve tabii olarak devlet kademesindeki etkin isimlerin hatalarına da ceza verilmesi gerekiyordu. Ancak şartların bunu mümkün kılmasına o gün için imkân yoktu ve şayet bu vazifeyi kabul etseydi, sadece güçsüzlerin cezalandırıldığı, arkasını belli güçlere dayayanların ise her defasında yargının hükmünden kurtulacakları bir ortamda, adalet dağıtması gereken bir kurumda adaletsizliğe kendisinin de alet olması kesin gözüküyordu.
Bir ara serbest kalınca (H. 130) Mekke’ye gidip orada 6 ay kaldı. Ancak mihnetler onun peşini bırakmayacaktı. Halife el-Mansûr, onu Kûfe’den Bağdat’a getirterek kendisinin, haklı olarak halife olduğunu herkese bildirmesini, buna karşılık temyiz reisliğini verdiğini bildirdi. İmam-ı A’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi de kabul etmedi. Bunun üzerine Halife Mansûr İmam-ı A’zam’ı hapsettirip işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı ise de tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Her gün vurulacak sopa adedini artırdı. Fakat halkın galeyana gelmesinden korktu. Nihayetinde İmamı A’zam zehirlenmek suretiyle hicrî 150 yılında 70 yaşında şehit edildi.
Eser: Çile ve Mihnetkeşlerin Müşterek Kaderi: Güller ve Dikenler