El ve Dil Belâsı

Cevâmiü’l-kelim’den, İmam Buhârî ve Ebû Dâvûd’un naklettiği bir hadiste Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللّٰهُ عَنْهُ

“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakikî muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2)

İdeal Mü’min

Şimdi bu hadisi kısaca tahlil edelim: “El-Müslimü” kelimesinin başında, bir lâm-ı tarif vardır. Ayrıca, “el-müslimûn” kelimesi de, lâm-ı tarifle zikredilmiştir. Bu iki lâm-ı tarifin bize anlattığı mânâ şudur ki: İdeal bir mü’min, silm, selâmet ve güvenlik atmosferi içine girip, o atmosferde kendini eritebilmiş.. ve kimseye, eliyle-diliyle kötülüğü dokunmayan mü’mindir. Öyle görünen, öyle olduğunu iddia eden veya nüfus cüzdanında Müslüman yazan kimseler değil; bütün zihinlerde tersim edilen hakikî ve ideal mü’minden bahsediliyor. Biz lâm-ı tarifin “ahd” için olmasından bunu anlıyoruz. Yani, “Mutlak zikir, kemaline masruftur.” kaidesinden çıkış yaparak, mü’min denince ilk akla gelen, en kâmil mânâdaki mü’mindir ve hadiste kasdolunan mü’min de işte bu mü’mindir.

Bir insanın, normalde dildeki bu inceliği bilmesi mümkün değildir. Zira, işin bu tarafı, ancak mektep, medrese veya bir üstadın rahlesi önünde diz çökmekle öğrenilebilecek dilbilgisi veya gramer bilgisiyle mümkündür. Allah Resûlü için böyle bir tedris söz konusu olmamıştır. Demek ki, O’nun konuştukları kendinden değil; O, Muallim-i Ezelî’nin konuşturduklarını konuşmaktadır. Onun içindir ki, Allah Resûlü’nün ifade ve beyanlarında, dile ait bütün nükteler mevcuttur ama, dile ait bir tek kusur mevcut değildir.

Biz yine hadise dönelim: Hakikî Müslüman, emniyet ve güven insanıdır. Öyle ki, diğer bütün Müslümanlar, zerrece herhangi bir kuşku ve tereddüde düşmeden ona sırtlarını dönebilirler. Zira bilirler ki, ondan kimseye zarar gelmez. Şayet ailelerini birine emanet etmeleri icap etse, gözleri arkada kalmadan ona emanet edebilirler. Çünkü onun elinden ve dilinden asla kimseye zarar gelmez. Onunla bir mecliste beraber bulunduktan sonra o meclisten ayrılan insan, arkasından emindir; zira bilir ki, arkadakiler, ne kendisi gıybet eder, ne de yanındakilerin gıybetini dinlerler. O, kendi haysiyetine, şerefine düşkün olduğu kadar, bir başkasının haysiyetine, şerefine de o kadar düşkündür. Yemez, yedirir. İçmez, içirir. Yaşamaz, yaşatır. Ve bir başkası için füyûzat hislerinden dahi fedakârlıkta bulunur. Biz, bütün bu mânâları, lâm-ı tarifin aynı zamanda “hasr” ifade etmesinden çıkarıyoruz.

Silm ve Müslüman

Diğer taraftan, bu ifadelerde cinas da vardır. “Müslim” kelimesiyle, “selime” fiili, ikisi de “silm” kökünden gelir. Bazı harflerindeki benzerlikten dolayı, aralarında gayr-ı tam bir cinas mevcuttur. Ancak bu iki kelimenin babları ayrı ayrıdır. Bu benzerlik ve ayrılık, bize şöyle bir mânâyı dahi hatırlatır: Müslüman; hemen her meselesi, silm, selâmet ve müslimlik çizgisinde cereyan eden insandır. O, kendisini öyle ilâhî bir cazibeye kaptırmıştır ki; artık bütün hareketleri bu kuvve-i ile’l-merkeziye çevresinde cereyan eder. O, tanıdığı-tanımadığı herkese selâm verir. Böylece kalblerde onun için bir sevgi vaz’edilir. Namazını bitirirken, selâmla bitirir. İns, cin, melek, bütün şuurlu varlıklar, onun selâmını alır. O, görmediği bu varlıklarla da selâmlaşır. Mü’minin dışında hiç kimse, şimdiye kadar selâmlaşmayı bu denli yaygın hâle getirmiş değildir. İslâm’a; namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet gibi rükünleri yerine getirmekle girilir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın “Topluca silme giriniz.” (Bakara sûresi, 2/208) emrine ittiba ile, silm ve selâmet deryasına yelken açmak demektir. O deryaya kendisini salan insanın ise, her hâli silm ve İslâm kokar. Bu duruma gelmiş bir insandan da, hiç kimse iyiliğin dışında herhangi bir hareket ve bir muamele görmez.

Niçin El ve Dil?

Efendimiz’in her ifadesinde olduğu gibi, söz konusu olan ifadesinde de kullanılan her kelime, dikkatle seçilmiştir. Görülüyor ki burada da yine elden ve dilden bahsedilmektedir. Diğer azaların değil de sadece bu iki uzvun zikredilmesinde elbette birçok nükte vardır. İnsan bir başkasına vereceği zararı iki türlü verir. Bu, ya vicahî, yüz yüze veya gıyabî yani arkadan olur. Vicahî zararı el, gıyabîyi de dil temsil eder. İnsan karşısındakine ya bizzat tecavüzde bulunur ve onun hukukunu çiğner, ya da gıyabında onun gıybetini yaparak, hakir ve küçük düşürerek hukukuna tecavüz eder. Bu iki çirkin durum da hakiki mü’minden hiçbir zaman sâdır olmaz. Çünkü o, ister yüz yüze olduğu insanlara, isterse hazır bulunmayanlara karşı hep hakkaniyet ve mürüvvetle davranır.

Ayrıca Efendimiz, lisanı elden önce zikrediyor. Çünkü, elle yapılacak zarara, karşı tarafın mukabele imkânı ihtimal dahilindedir. Hâlbuki, arkadan yapılan gıybet veya atılan iftira, ekseriyetle karşılıksız kalır. Dolayısıyla, rahatlıkla böyle bir hareket, fertleri, cemiyetleri hatta milletleri birbirine düşürebilir. Dille yapılabilecek zararların takibi, vicahî olarak yapılmak istenenlere nisbeten daha zordur. Onun içindir ki, Efendimiz, dili, ele takdim etmiştir. Diğer taraftan, bu ifadede, Müslümanın Allah katındaki değer ve kıymetine de işarette bulunulmuştur. Müslüman olmanın Allah katında öyle bir değer ve kıymeti vardır ki, bir başka Müslümanın ona karşı elini ve dilini kontrol altında bulundurması gerekmektedir. Cihanşümul emniyet ve esenlik düşüncesiyle gelen İslâmiyet’in önemli bir ahlâkî buudu, Müslüman ferdin, maddî-mânevî kendine zarar veren şeylerden uzaklaşması ise, diğer ehemmiyetli bir derinliği de, az dahi olsa başkalarına zarar vermemektir. Zarar vermek bir yana, Müslüman toplumun her kesiminde emniyet ve güveni temsil etmektir.

Evet, Müslüman, sinesinde taşıdığı emniyet duygusu ve yüreğinin güvenle atması ölçüsünde hakikî Müslümandır.. ve hakikî bir Müslüman da gezip-dolaştığı, oturup-kalktığı hemen her yerde “es-Selâm” kaynaklı bu hisse tercümandır: O, mü’minlere uğradığında selâm verir, emniyet soluklar.. onlardan ayrılırken esenlik diler, ayrılır.. namazın tahiyyatlarını selâmlarla süsler.. ve Hakk’ın huzurundan ayrılırken de mü’minleri selâmlayarak ayrılır. Artık, bütün hayatını böyle selâm yörüngesinde sürdüren bir insanın, kendi temel düşüncesine rağmen, emniyete, güvene, sağlığa ve maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî selâmete ters bir yola girmesi, kendine ve başkalarına zarar vermesi herhâlde düşünülemez…

Hadisle alâkalı bu kuşbakışı ilk mülâhazadan sonra, yine onun ruhundan fışkıran şu hususlara da bir göz atıp geçelim:

a– Hakikî Müslüman, yeryüzünde cihanşümul sulhün en emin temsilcisidir.

b– Bir Müslüman, ruhunun derinliklerinde yaşattığı bu yüksek duyguyu her yerde soluklar-gezer.

c– O, eza, cefa etmek ve zarar vermek bir yana, hatırlandığı her yerde emniyet ve selâmetin remzi olarak hatırlanır.

d– Onun nazarında, elle yapılan tecavüz ile gıybet, bühtan, tahkir, tezyif gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Hatta bazı durumlarda, ikincisi birinciden daha büyük cürüm sayılır.

e– Bir mü’min bu günahlardan bazılarını irtikâp etse de yine mü’mindir ve dinden çıkmış sayılmaz. Yani akidemizce küfür-iman arası bir mevki söz konusu değildir.

f– Her meselede olduğu gibi, iman ve islâm meselesinde de, himmetler âli tutulup kemâlât-ı insaniyeye yani herhangi bir Müslüman değil, kâmil mü’minliğe talip olunmalıdır… gibi pek çok şey o mu’ciz-beyan lisanda tek bir satıra sıkıştırılmıştır.

Kaynak: Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı (Sonsuz Nur: Bir Demet Hadis Tahlili 8.Hadis) Pırlanta Serisinden alınmıştır.

Bu yazı 17 kez okundu