HE: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ashabımdan hiç kimse diğeri hakkında bana söz taşımasın; zira ben sizin huzurunuza selim bir kalb ile çıkmak istiyorum.” (Tirmizî, menâkıb 33; Ebû Dâvûd, edeb 28; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/395.) buyuruyor. Buradan hareketle, kalb-i selim ile Rabbisiyle mülâki olmak isteyen herkes, kendisini ilgilendirmeyen mevzuları, başkaları hakkında söylenen sözleri dinlememeye kendisini şartlandırmalıdır. Bu husus bir dava uğrunda kader birliği yapmış arkadaşlar arasında çok daha fazla önem arz etmektedir. Öte yandan toplum adına yapılan hizmetlerde belli bir sorumluluk altında bulunuyorsak, meydana gelen problemleri dinlemek ve çözmek de bizim vazifemizdir. O açıdan bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lâzım. […] Netice itibarıyla, bizi ilgilendirmeyen hususlarda şikâyet ve gıybet televvünlü konuşmalara karşı kapalı ve kilitli olacak, ilgi alanımız içine giren şeyleri de dinleyecek ve zamanında yapacağımız müdahalelerle o işleri çözüme kavuşturacağız. Kaldı ki başka fertlere zarar verebilecek hususları –tabiî sorumluysak– dinlememek, çözüm bulmamak bizim hakkımız değildir. Orada mesele âmme hukuku –Allah hakkı– içine girer ve bizi aşar. Dolayısıyla bu türlü durumlarda mutlaka meseleyi çözebilecek birisine zamanında intikal ettirmeli veya kendimiz çözebilecek isek, ona hemen çözüm bulmaya çalışmalıyız. […] [Şikâyet -2/Perspektif/Fasıldan Fasıla-3]
***
Evet, cihan harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ –herkesin ve bilhassa müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dâvâ– açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa o tek dâvâyı kazanmak için bilâ-tereddüt sarf edecek. İşte o dâvâ ise yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, kâinat sahibinin ve mutasarrıfının binler vaad ve ahidlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda maddiyyûnluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesinin kazandığını sekeratta müşâhede etmiş.. ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi? [Dördüncü Mesele /Asâ-yı Musa]
***
Hamdi Yazır: “İnsan her nevi ifsaddan (her çeşit bozgunculuktan) sakınmalı, daha iyisini yapamayacağı hiçbir şeyi bozmamalı ve her nede tasarruf ederse bir fikr-i salâh (iyilik ve ıslah düşüncesi) ile tasarruf etmeli, fâidesiz yere bir habbenin bile ifsad ve itlâfından sakınmalıdır.” -Hak Dini Kuran Dili: A’râf Sûresi 56.Ayetin Tefsirinden-
***
İbn Kayyim’den; Olaylara hak ettiklerinden fazla önem verme. Kıymet ve değerini insanların gözünde değil, vicdanında ara. Kalb ve vicdan rahat olduğunda değerin de yükselir. Sen kendini tanıdıktan sonra, senle ilgili söylenenler sana asla zarar vermez. Dünyanın derdini çekmeyi bırak; çünkü dünya Allah’ın mülküdür. Rızık endişesi çekmeyi bırak; çünkü rızkı veren Allah’tır. Gelecek endişesi de çekme; çünkü o Allah’ın elindedir. Sadece tek bir derdin olsun; o da Allah’ı rızasını elde etmek. Çünkü sen Allah’ı razı edersen O da senden razı olur, sana yeter ve seni müstağni kılar. Hayatta seni dilgir eden ve ağlatan şeylerden ötürü sakın ümitsizliğe düşme ve şöyle dua et: “Allahım, dünyada da ahirette de bana hayırlar ihsan et!” Hüzünler bir secdeyle gideceği gibi, sevinçler de bir duayla gelir. Allah, yaptığın bir hayrı, gidermiş olduğun bir sıkıntıyı,ağlayan bir kimseyi sevindirmeni asla unutmaz. Hayatını şu ilke üzerine yaşa: Yaptığın iyiliklerin karşılığını görmesen bile sen hep ehl-i ihsandan ol. İnsanlar için iyilik yapma, Allah muhsinleri sevdiği ve sen de Allah’ın sevdikleri arasına dahil olmak için iyilerden ol.
***
İnsanların büyük değer verdikleri servet u samanın, mal u menalin dünyaya bakan yüzleri itibarıyla Allah nezdinde ne kadar değersiz olduğunu.. dünyevi imkanlara sahip olmakla iman ve takva arasında bir telazum bulunmadığını.. güç ve zenginliğe sahip olmanın tek başına insanın kadr u kıymetini göstermeye yetmeyeceğini.. küfrün cezasının bu dünyada verilmeyeceğini.. Allah’tan kopuk insanların sahip oldukları bolluk ve refaha imrenilmemesi gerektiğini.. insanın dünya malına ne derece düşkün olduğunu servet uğruna dinini dünyaya satabileceğini.. dünyevi imkanlara sahip insanların başkalarını kolaylıkla etkileyip saptırabileceğini anlatan enfes âyet-i kerimeler: “Eğer insanlar (sadece dünyayı talep edip, Âhiret’i terk ve ihmalle, neticede küfür etrafında) tek bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, Rahmân’ı ret ve inkâr eden herkese (öyle servet verirdik ki,) evlerinin tavanları gümüşten olurdu ve üzerlerine basarak (üst kata) çıkacakları merdivenleri de; Ve evlerinin kapıları ve üzerlerine kurulacakları koltukları da. Altın (ve daha başka mücevherlere, süslere) boğardık onları. Ama bunların her biri, dünya hayatının geçici metaından ibarettir. (Bütün nimetleriyle) Âhiret ise, Rabbinin katında, müttakîlere (Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınanlara) mahsustur.” (Zuhruf sûresi, 43/33-35)
***
Alexis Carrel: Biz şu anda, Aristo gibi evrensel bilgi sahibi insanlara muhtacız. Fakat bugün bizim malik olduğumuz bütün bilgileri Aristo da kavrayamazdı. Demek ki, bize “mürekkep” bir Aristo lâzım. Yani, ayrı ihtisaslara sahip, kendi ferdî fikirlerini kollektif bir fikir halinde eritebilen, küçük bir insan grubuna. Çünkü her devirde, kollarını her şeye uzatabilen, üniversalizm kabiliyetli zekâlar vardır. Kollektif düşünce tekniği üstün zekâyı ve şahsî menfaatlere karşı ilgisizliği gerektirir. Bu kabiliyette olan insanlar azdır. Fakat insan problemlerini çözmeye imkân verecek olan şey yalnız kollektif düşünce tekniğidir. Bugün insanlık kendine, şu anda yalpaladığı yolda onu sevkedecek ölümsüz bir beyin bulmalıdır. İlmî araştırma müesseselerimiz kâfi gelmiyor, çünkü bunların çalışmaları daima parça parçadır. Gerçek bir insan ilmi ve medeniyet teknolojisi kurmak için, kollektif bilginin yeni bilgiyi işleyeceği sentez merkezlerini kurmamız gerekiyor. Böylece ferde ve topluma operasyonel kavramların yıkılmaz temelini ve yaşama gücünü vermek mümkün olacaktır. (Eser: İnsan Denen Meçhul)
***
Aslında okumuyoruz değil, okumayı bilmiyoruz. Yani düşünerek okumayı bilmiyoruz. Düşünce seviyemizi yükseltecek şeylere katlanamıyoruz. […] Zaten biliyor ve düşünüyor olduğumuz kifayetsiz şeyleri okumak istiyoruz. Bunun lüzumu var mı? İnsan kendine bir şey kazandırmak için okur. Süzerek ve kıyaslayarak “eleştirel” bir bakışla okumak hayatî önem taşır. Nasıl okunduğu ne okunduğundan önce gelir; çünkü okumayı bilmek, zamanla, nelerin okunması gerektiğini de aydınlatır. (Ahmet Selim: ZAMAN)
***
Bir insana öğüt vererek onun helak olmasına mani olmak, sadaka vererek fakirlikten kurtarmaktan daha hayırlı bir iştir. -Ömer bin Abdülaziz İmadüddin Halil S,238-
***
Fikren çözülemeyen, fiilen çözülemez.
***
Rüyânızda kendiniz ile ilgili haberler almak istermisiniz?
En’am Suresi 103.ayet-i yatmadan önce 21 defa okunursa.. O şahıs merak ettiği konular ile ilgili Canlıdan veya cansızdan Rüyâ yolu ile haber alır. Uyumadan Önce En’am Suresi 103.ayet okunursa okuyan şahıs başına gelebilecek muhtemel olaylar ile ilgili rüyâ yoluyla haber alır.
بسم الله الرحمن الرحيم، لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ
Gözler O’na erişemez. O’nun ilmi ise bütün gözleri ihata eder. (Gözlerin görmediği her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan) latîf ve habîr O’dur. [M.Tabanca Abinin notlarından..]
***
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ben de bir insanım. Siz de benim yanıma (aranızdaki birtakım anlaşmazlıklara binaen) muhâkeme olmaya geliyorsunuz. Taraflardan biri, derdini daha güzel anlatarak delilini ortaya koymada diğerinden daha becerikli olabilir. Ben de ondan işittiklerime binaen hükmü onun lehine verebilirim. Şu hâlde kardeşinin hakkını alarak kimin lehine hüküm verirsem, ona ancak cehennemden bir parça ayırmış olurum.” [Buhari, Şehâdât 27, Ahkâm 20; Müslim, Akdıye 4]