Eşyanın yaratılması veya var kılınması mevzuunda ‘mûcibe-i külliye’ sâdık olmadığı takdirde ‘sâlibe-i külliye’ sâdık olur. Yani, ya bütün eşyanın yaratıcısı Allah’tır veya Allah, hiçbir şeyin yaratıcısı değildir. (Mesnevî-i Nûriye, “Zerre”)
Nasıl insanın bütün hücreleri ve organları arasında tam bir birlik ve münasebet vardır ve insan, yüz trilyon civarındaki hücreleri ve bütün organları ile tek bir bütündür, kâinat da, aynı şekilde bir bütündür. İnsanı kim yaratmışsa her bir hücreyi ve organı yaratan veya bir hücreyi kim yaratmışsa insanı da yaratan odur. Pirenin midesini kim tanzim etmişse, bir atomu kim yaratmışsa, güneş sistemini de yaratıp tanzim eden odur. Dolayısıyla, kâinatın tamamındaki birlik, onu ve ondaki her şeyi Yaratan’ın da Birliği’ni gösterir. Dolayısıyla, ya bütün kâinatı yaratan Allah’tır veya Allah, hiçbir şeyin yaratıcısı değildir. Buradan çıkan diğer bir netice de şudur ki, kâinatta yaratmaya dair çok küçük bir delil bile Yaratan’ın varlığını ispata kâfidir. Çünkü, bir noktadaki yaratma bütün kâinatın yaratılmış olmasına ve bir noktalık bir nesneyi yaratanın bütün kâinatı yaratan olduğuna kâfi delildir.
Bu küllî gerçekten çıkan diğer bir gerçek veya küllî netice de şudur: Yaratan ya birdir veya kâinattaki atomlar, atom–altı parçacıklar kadardır. Çünkü Tek Yaratıcı, yani Allah, sonsuzdur. Sonsuz Olan’ın ikincisi olmaz. O’nun sonsuz olmaması demek, aynı zamanda maddî olmaması demektir. Maddî olanlar içinde de şuur, ilim ve irade açısından en önde olan insandır. İnsanın kendisi dâhil hiçbir şeyin yaratıcısı olmadığı çok açık bir gerçektir. Şu halde, kâinatta yaratıcı olmakta hiçbir varlık diğerinden daha üstün ve hak sahibi değildir. Öyleyse, en küçüğünden en büyüğüne her bir şey, kendisinin ve kâinatın vücuda gelmesinde ortak olur. Bu da, her bir zerreye ilâhlık vermeyi, her bir zerreye kendisini ve kâinatı tanıyacak bir ilim, kendisini ve kâinatı yaratacak bir kudret vermeyi gerektirir. İşte, Cenab-ı Allah’ı inkâr ederek varlığı maddeye, sebeplere, kanunlara, tesadüflere verenler, ya neyi inkâr edip neye inandıklarını bilmiyorlar veya bile bile bir inkârın, hiçbir temele dayanmayan kastî ve nefsanî bir tercihin içinde bulunuyorlar.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |