□Âgâh olun! Sözleriniz Kaderiniz Olabilir
□Ekmek İstedin Afiyet İstemedin
□Allaha Emanet Etmek “MEYYİTZÂDE”
□Her şeyini kaybedebilirsin ama ümidini asla!..
□Allah’ın Adaleti
***
ÂGÂH OLUN! SÖZLERİNİZ KADERİNİZ OLABİLİR
Kader söyledikleriniz ile müvekkeldir [vekalet altındadır].O yüzden söylediğiniz kelimeleri güzel seçin ve dikkat edin.” [İmam Mâturidî]
Dil, Allah’ın ademoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Fakat insan bu nimeti kullanmadan önce çok düşünmeli, maksadını ifade ederken ağzindan çıkanlara özen göstermelidir. Çünkü insanın ağzından çıkan sözler dua yerine geçip insanı o ifadenin anlamı çerçevesinde bir neticeye mahküm edebilir.
Tıpkı anlatılan ibretli hadisede olduğu gibi:
•Yaz sezonunda arkadaşlarıyla birlikte Bozcaada’da tatil yapan Gökşin Özbak, burada bir hurda araba görünce, hemen aklına bir espri geldi. Genç adam, arabanın içine girip sağ arka koltuğuna oturdu ve ölmüş gibi poz vererek fotografını çektirdi.Gökşin, tatil dönüşünde bu fotografı arkadaşlarına gösterip şaka yapacak ve “Trafik kazası geçirdim ve öldüm.Bakın bu da ölümümün fotoğrafı… Ben aslında bir hortlağım.” diyecekti. (…)
Tatil bitti ve Gökşin memleketine döndü. Kısa bir süre sonra gelen Ramazan bayramı vesilesi ile Gökşin ailesi İzmir’e gitmeye karar verdiler. Otomobili Gökşin’in babası kullanıyordu. Manisa-Kırkaç girişinde bir süre mola veren aile, biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldular. Yola çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu ki, önlerine aniden bir yaya fırladı. Baba Hikmet Bey, direksiyonu kırdı ama yayaya çarpmayı engelleyemedi.Kazanın etkisiyle Hikmet Bey direksiyon hakimiyetini kaybetti. Ön cam patladı ve araba dört takla atarak bir hendeğe yuvarlandı.
Gökşin, tıpkı 7 ay önce şaka olsun diye çektirdiği fotoğraftaki gibi, arabanın arka koltuğunda oturuyordu.Görüntüsü de, fotoğraftakine çok benziyordu; bir farkla…! Bu şaka değil, Bu şaka değil, gerçek bir görüntüydü ve kan ile renklenmişti. Fotoğraf şakası ne yazık ki, gerçek olmuştu.
•Yüksel Hanım 16 Ağustos 1999 tarihinde kocası ile birlikte Ankara’da misafirlikte bulunuyordu. Kocası Hasan Yavuz Bey, o akşam ısrarla İstanbul Avcılar’daki evine dönmek istiyordu. Hasan Bey ısrarlarını sürdürünce eşi Yüksel Hanım kocasına, “Evimiz mi yıkılıyor, duralım bir gece daha!” diye çıkıştı. Ertesi gün kıyameti andıran o büyük 17 Ağustos depremi patlak verince pürtelaş İstanbul’a dönen aile, Avcılar’daki evlerine geldiklerinde gördükleri enkaz manzarası karşısında şaşkına döndüler ve o gece İstanbul’a dönmedikleri için Allah’a şükrettiler. (Hadiselerin ibret dili adlı eserden)
***
EKMEK İSTEDİN AFİYET İSTEMEDİN
İmam Kuşeyri (k.s.) naklediyor: Sufinin birisi sürekli,
”Allah’ım, senden afiyet istiyorum, Allah’ım senden afiyet istiyorum…!” diye dua ediyordu. Kendisine niçin sürekli böyle dua ettiğini sorulunca, şöyle anlattı: ”Ben, manevi terbiyeye ilk girdiğim günlerde hamallık yapıyordum. Birgün ağırca bir un yükü taşıyordum, dinlenmek için yükü bir yere koydum.
Orada,
”Ya Rabbi, eğer her gün bana yorulmadan iki ekmek versen, onlarla yetinirdim!” diye dua ettim. O sırada önümde iki kişi döğüşmeye başladılar; ben de aralarını bulayım diye yanlarına vardım.
Birisi, elindeki şeyi hasmına vurmak isterken başıma vurdu, yüzüm kana bulandı. O sırada mahallenin asayişinden sorumlu kimse gelip ikisini yakaladı, beni de kana bulanmış görünce, kavgacı zannedip onlarla birlikte hapse attı. Bir müddet hapiste kaldım, her gün iki ekmek veriyorlardı.
Bir gece rüya gördüm, birisi bana, ”Sen her gün yorulmadan iki ekmek istedin fakat Allah’tan afiyet (beden,din ve dünya selameti) istemedin, işte istediğin sana verildi!. dedi.
Rüyadan uyandım, ondan sonra hep,
”Ya Rabbi, afiyet ver, Ya Rabbi afiyet ver..!” diye dua etmeye başladım.
Bir ara hücrenin kapısı çalındı, birisi,
”Hamal ömer nerede ?” diye beni sordu. Beni götürdü, ellerimi çözüp serbest bıraktılar.”
Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki: “Allah’tan afiyet isteyin. Kula kamil imandan sonra afiyetten daha büyük bir nimet verilmemiştir.”
***
ALLAHA EMANET ETMEK MEYYİTZÂDE”
Osmanlı askerleri Eğri önlerinde savaşırken aralarında kırkına yaklaşmış şakaklarında kırçıllar görülmeye başlamış bir yeniçeri de vardı.Aklı sık sık İstanbul’a kayıyor ve altı aylık taze bir gelin olan hâmile hanımı ve doğacak çocuğunu düşünmeden edemiyordu. Bu savaşa gelirken onları emanet edecek kimsesi yoktu.
Ferman pâdişahın, deyip yola koyulacaği sırada iki rek’at sefer namazı kılmış ve Allah-ı Teâlâ’ya şöyle yalvarmıştı:”İlâhi! Hâlim sana mâlumdur. Kalbime öyle gelir ki, ben seferden dönmeden şu hâtuncuk doğum yapacaktır. Artık çocuğum sana emânet.”
Yeniçeri yanılmıştı.Kendisi gider gitmez genç kadın hastalanmış ve dört ay sonra da henüz doğum vakti gelmeden vefat etmişti.Mahalleli onu getirip yukarıdaki zikri geçen mezarlığın bir köşesine defnettiler. İşin garibi, kadının karnındaki çocuk henüz sağ idi.Mezara konulduktan birkaç gün sonra dünyaya geldi ve hikmet-i Hüdâ, annesinin vücudunu tırmanıp göğsüne yetişerek emmeye başladı. Çocuğun bu ölü memesinde süt bulması, karnını doyurması ve nerede olduğunu bilmeden karanlık bir dünyada kâh uyuyarak kâh ağlayarak hayatını devam ettirmesi, elbette ki akılla izah edilecek bir şey değildir.
Ama Evliyâ Çelebi’nin araştırmalarına göre, gerçek tam da böyleydi. Bir hafta kadar sonra Ordu-yu hümâyun Eğri Seferi’nden döndü. Bizim yeniçeri neferi hasret ateşiyle soluğu evinde aldıysa da nâfile kapı duvardı. Hakikati öğrendiği zaman inanamadı. Durmadan “Olmaz!” diyordu. “Ben karımı ve çocuğumu Allah’a emanet etmiştim.O benim emanetlerimi korurdu.”
Oysa unuttuğu bir şey vardı. Hanımını ve çocuğunu birlikte değil yalnızca çocuğunu Allâh’a emânet etmişti. Nihâyet mahallenin erkekleri ona karısının mezarını gösterdiler.O kaytan bıyıklı dağ gibi yiğit, henüz bir haftalık kabre sarılıp ağlamaya başladı. Fakat o da ne! Kulaklarına bir ses geliyordu. Bu bir bebeğin mâsum çığlıklarından başka bşr şey değildi.Hemen yerinden doğrulup yanındakilere haykırdı:
“Bre, kazma kürek getirin evlâdım aşağıda sağdır.”
Evet yanılmıyordu.Emâneti sahibi muhafaza ediyordu.Bir koşu mezarcının kazma küreği getirişdi ve derhal kabir açıldı. Gördükleri manzara akıllara durgunluk verecek tarzda idi. Erkek bir bebek annesini çürümeye başlayan vücuduna yapışmış,sağ memesinden süt emiyordu. Heyrete şâyan olan bir diğer şey, annenin vücudunun rengi ve şekli değişip çürümeye başaldığı halde, sağ memesini olduğu gibi korunmuş olması idi. Evliyâ Çelebi’nin zikrettiğine göre, annesini kynundan alınan bu çocuk, delikanlılık çağnda ulemâ sınıfına dâhil olmuş ve Sultan 1. Ahmed’in saltantı zamanında (1603 -1617) kadar – itibar gören, sözü dinlenen bir zât olarak yaşamıştır. Halk onu dâima “Meyyitzâde (ölünün oğlu)” lakabı ile bilmiş ve öldüğü zaman da yine doğduğu yere, annesini mezarına defnedilmiştir.
(Hayat Tarih Mecm,Sayı11,Aralık1965,s.41)
“Yakaran Gönüller” dua halkalarında yer alanlar ferdi ve şirket-i maneviye usulü ortak okumalarda maddi ve Mânevî sahip olduğu şeyleri Allah’a emanet etme ile ilgili dualarıda okumuş oluyorlar .. kim bilir bu dualar vesilesiyle maddi ve Mânevî ne sıkıntılardan kurtuluyoruz. İşte O dualardan bir tanesi;
“Gerçek güç ve kuvvet de Aliyy ü Azîm olan Allah’a (celle celâluhû) aittir. Dinimi, canımı, ailemi, malımı, çocuklarımı, kardeşlerimi, evimi, ekinimi, komşularımı ve kalbimin şefkatle alâka duyduğu her şeyimi, bütün ins ve cinnin, şeytanın, kötülük düşünen herkesin ve “perçemini elinde tuttuğu” bütün canlıların şerrinden koruması için, yüce nezdinde hiçbir emanetin zayi olmadığı Aliyy ü Azîm olan Allah’a emanet ettim.” [Şihâbüddîn Ahmed ibn Musa el-Yemenî (k.s.) Hazretlerinin Hizbü’l-Hucub Duası]
***
HER ŞEYİNİ KAYBEDEBİLİRSİN AMA ÜMİDİNİ ASLA!..
Hepimiz bu hayat yolunun yolcusuyuz. Hepimiz de biliyoruz ki, hayat yolu hep düzlükte devam etmez. Bazen önümüze yokuşlar çıkar, bazen de inişler.. Mühim olan, düzlükte iken gaflete dalmamak, yokuş ve inişlerde de ümitsizliğe düşmemek.. Bu iniş çıkışların hayat yolculuğunun imtihanları olduğunun farkında olmak..
Nitekim Rabb’imiz Ankebut Sûresi’nin ilk ayetlerinde şöyle hatırlatmaktadır bu hayat yolu imtihanlarını:
-“İnsanlar iman ettik demekle bırakılacaklar da, öncekilerin imtihan oldukları gibi imtihan olmayacaklar mı sanıyorlar?.”
Madem bu hayat yolculuğunda bizden öncekiler gibi bizim de imtihana çekileceğimiz kesin.. Öyle ise bu imtihanı kazanmanın şartını bilmeliyiz ki imtihanımızı kaybetmeyelim.
-Nedir hayat yolculuğunun imtihanını kazanma şartı?
– “Zor şartlarda ümidini kaybetmemek!”.. Çünkü ümidini kaybeden kimse teşebbüs gücünü de kaybeder. Teşebbüs gücünü kaybeden kimse ise her şeyini kaybetmiş demektir. Kaybettiklerini kazanma duygusu duyamaz ki kazanma ihtimali söz konusu olsun..
Nitekim hayat yolculuğunun tüm olumsuzluklarını yaşamış yaşlı bir zat, ağlayarak gelen bir genci görünce sorar: “Neden ağlıyorsun evladım, bir felakete mi uğradın yoksa?”
-Sorma baba der, mahvoldum, dükkânım yandı, bu yetmiyormuş gibi kasadaki paralarım da yandı; bütün servetim gitti, geriye sadece ödeyeceğim borç senetleri kaldı!.
Yaşlı zat, ağlayan gencin başını okşayarak der ki:
– Bunlar ağlanacak kayıplar değildir evladım. Ben de ümidini kaybettin de onun için ağlıyorsun sandım!. Sözlerine şöyle devam eder: Şunu unutma ki, ümidini kaybeden adam her şeyini kaybeder. Ama ümidini kaybetmeyen adam yeniden teşebbüse geçer, kaybettiklerini tümüyle yine kazanabilir. Sen ümidini kaybetme ümidini!
Evet, bütün mesele, zor şartlarda ümidini kaybetmemekte, tekrar teşebbüse geçme azmini yitirmemektedir. Bundan dolayı: Artık iyi insan kalmadı, herkes ve her şey bozuldu.. diyerek hep ümitsizlik telkin eden bir adamı ikaz eden Peygamberimiz (sas) Hazretleri, şöyle uyarıda bulunmuştur:
-“İyi insan kalmadı, herkes ve her şey bozuldu!..” diyerek ümitsizlik telkin eden kimse iyi bilsin ki, bozulan kendisidir, herkes ve her şey değil!.” Çünkü kıyamete kadar insanların bozulanı da bulunacak bozulmayanı da.. Burada mühim olan, hangilerinin içinde bulunduğumuz, kimlerin yanında yer aldığımızdır. Biz iyilerin içinde bulunuyorsak kötülerin bize zararı olamaz, kötülerin içinde yer almışsak iyilerin bize faydası olmaz.. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri Bağdat’ta büyük bir azim ve gayretle hizmete yöneldiği sıralarda bir gece rüyasında ümit kıran sözler duyar.
Meçhul adam rüyasında der ki:
-Ey Cüneyd! İnsanlara faydalı olayım diye boşuna çırpınıyorsun. İnsanlar artık iyice bozuldu, seni dinleyecek kimse kalmadı Bağdat’ta. Koskoca şehirde Şiraz Mescidi’ndeki üç kişiden başka adam yoktur. İstersen git Şiraz Mescidi’ne bak!.
Sıkıntı ile uyanan Cüneyd-i Bağdadi, kalkıp abdest alarak doğruca Şiraz Mescidi’ne gider. Bakar ki, gerçekten de mescitte üç kişiden başka kimse yok. İçini bir ümitsizlik duygusu kaplar. Demek ki koskoca Bağdat’ta gerçekten de üç kişiden başka adam kalmamış?.. Tam o sırada yandaki namaz kılanlardan biri selam verip kulağına eğilerek şunları söyler:
– Dikkat et, şeytan sana ümitsizlik telkin ederek hizmet azmini kırmak istiyor. Bağdat Allah dostlarıyla doludur! Yeter ki sen ümidini yitirme, teşebbüs gücünü kaybetme, vazifeni yap, vazife-i ilahiye karışma!.
Bundan sonra Cüneyd-i Bağdadi, durmak yok, gayrete devam diyerek olanca ümit ve azmiyle yine hizmetine devam eder, dinleyenlerde de azalma değil, artmalar söz konusu olur.. Nitekim Rabb’imiz de hep ümit tebliğ etmektedir bizlere: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Çünkü Allah, tövbe edilen tüm günahları affedebilir!.” (Zümer-53)
Bundan dolayı büyüklerin ittifakla söyledikleri sözleri hep aynı olmuştur: Her şeyinizi kaybedebilirsiniz ama ümidinizi asla kaybetmeyin!..
***
ALLAHIN ADALETİ
“Hazreti Mûsâ (aleyhisselâm) Sînâ dağında iken:
“Ey Rabbim bana adâletini ve insafını göster!” diye yalvarınca,
Yüce Allah:
“Belki tabiatına aykırı bir şey görür de sabredemezsin.” buyurur.
Hazreti Mûsâ:
“Yardımınla sabırlı olacağım.” der.
Yüce Allah da:
“Yâ Mûsâ! şu dağın arkasında akan suya bak.” der.
Hazreti Mûsâ bir yere gizlenir ve olup bitenleri seyretmeye başlar: Bir atlı suyun başına gelir, su içer ve yine atına binip gider. Fakat içinde bin dinar parası bulunan kesesi oraya düşer; biraz sonra bir çoban, sulamak için davarlarını oraya getirir. Çoban orada gördüğü keseyi kimseye haber vermeden alır gider.
Daha sonra ise oraya âmâ olan bir ihtiyar gelir ve istirahata çekilir. Atlı adam yolda giderken, parasını düşürdüğünün farkına varır ve parasını almak için geriye dönüp tekrar su içtiği yere gelir. Orada ihtiyar adamla karşılaşır ve ona, “Ben biraz önce burada içinde bin dinar para bulunan bir kese düşürdüm.” der.
İhtiyar adam, “Ben bir ihtiyarım, gözlerim de görmüyor. Senin keseni nasıl bulup alabilirim?” cevabını verir.
Atlı kızar, kılıcını çeker ve oracıkta ihtiyarı öldürür. İhtiyarın üzerinde kaybettiği keseyi arar; fakat onda hiçbir şey bulamaz ve eli boş olarak oradan ayrılıp işine gider.
Bu manzarayı seyreden Hazreti Mûsâ:
“Ey Rabbim! parayı çoban aldı, ihtiyar ise haksız yere öldürüldü” deyince;
Yüce Allah ince ve eşsiz adâletini şöyle açıklar:
“Ey Mûsâ! İhtiyar adam, atlının babasını öldürmüştü, bununla kısası yerine getirdim; fakat atlının babası da çobanın babasından bin dinar para almıştı ve borcunu ödemeden ölmüştü. Böylece çoban da hakkını almış oldu. Gördüğün gibi adâletim ve insâfım gâyet incedir.”
Hâsılı: İlâhî kaderde ve Rabbânî icrâatta aslâ zulüm yoktur. Ancak kusursuz hikmetin iktizasına göre İlâhî rahmet veya Sübhânî adâlet vardır. Geniş rahmeti O’nun yüce muhabbet ve şefkatinin tecellisi olduğu gibi; umûmî adâleti de O’nun mukaddes gazabının tecellisidir. Biz dâimâ O’ndan yine O’na; yani gazabından ve gazabının tecellisi olan adâletini hakkımızda revâ görmesinden sonsuz rahmetine ve kusursuz himâyesine sığınıyoruz. [İmam Gazali, İhyâ-u Ulûm’id-Dîn]