□Darılma yok, dayanma var
□Vazifeni Yap Vazifeyi İlahiyeye karışma
□Zulmün açtığı sır kapıları
□Kalbin kin ve hasedten arındırılması
□Müslümanların İşlerini Görmek Amacıyla Koşuşturmak
***
DARILMA YOK DAYANMA VAR
O sizin Samsunlu hocanız namıyla bilinen merhumun “Bir Günlük Hayat” adlı adlı eserinde kaleme aldığı bir yazı..
Kâinatta öyle hadiseler olmaktadır ki insanı yer yer sarsmakta ve ümit kırmaktadır. Hâlbuki insan şu dünya ekranında kendisine takdir edilen rolü oynamakla, konumunun hakkını vermekle mükelleftir. Hadiseler ne kadar büyük olursa olsun, sıkıntılar ne kadar çekilmez bir hâl alırsa alsın, musibetler, hastalıklar ne kadar ağır basarsa bassın, insanın dişini sıkıp sabretmesi, Allah’a tevekkül ve teslim olması gerekir ki kaybetmemiş olsun.
Günümüze kadar her türlü engeller aşılarak, sıkıntılara göğüs gerilerek temsil edilen ve uğrunda binlerin, milyonların can verdiği Kur’ân ve iman hizmetinde, Cenâb-ı Hak bizleri istihdam etmektedir. Liyakatimizin fevkinde, Allah’ın omuzlarımıza yüklediği bu şerefli vazifeyi mümkün olduğu kadar arızasız, kusursuz gelecek nesillere, şerefle devretme gayreti içinde olmaya çalışacağız. Bizden evvelkilere bu kolay olmadığı gibi elbette bize de kolay olmayacaktır.
Kendisinde şüphe olmayan Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan şöyle buyuruyor:
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki Peygamber ile yanındaki mü’minler bile ‘Allah’ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)
“Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hâllerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.”(Ankebût, 29/2-3)
Konuyla alâkalı bir hatıramı burada nakletmek istiyorum. İman ve Kur’ân hizmeti ile alâkalı sıkıntıların arttığı günlerdi. Kendi ülkemiz ve vatanımızda bir hırsız, bir câni gibi kovalanıyorduk. Bir dostumuzun yazlık evinde Hocamla birlikte kışın misafir kaldık. Hocam, eline aldığı küçük bir kitapta; “Bak ne yazıyor, bizi ne güzel anlatıyor.” dedi.
“Zâlim bir hükümdar raiyetine kızıyor, onları susuz, geniş ve derin bir kuyuya attırıyor. Kuyudakiler; bağırıp çağırıyor, ağlaşıyor ve ölümlerini bekliyorlar. İçlerinden biri, ‘Hele bir sükût edip istişare edelim, bağırıp çağırmakla buradan kurtulamayız.’ diyor. İstişare ediyorlar ve neticede şu karara varıyorlar. En kuvvetli olanlar alta yatacak, az kuvvetliler onların üstüne, derken en zayıf olanı yukarı çıkaracaklar, o da yardım isteyecek.
Düşünce güzel ama altta kalanların üstüne ağır bir yük binecek. Bu yükün, altta kalanlara zarar vereceği de bilinmektedir. Kaburgaların kırılması, sıhhatli bir şekilde nefes alamama tehlikesi de vardır bu uygulamada. Olsun, hedefe ulaşmak, sıkıntılardan kurtulabilmek için buna katlanmaya hatta ölmeye bile razı oldular. İştişareye uydular, plânı aynen uyguladılar ve hepsi de kurtuldular.”
Okuduğu kitaptan bu cümleleri aktaran Hocamız şöyle buyurdular: “Biz de bugün davamız adına, birkaç asır evvel atıldığımız bir kuyudan nefsimizi ve neslimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Milletimiz ve insanlık adına ölüm pahasına dişimizi sıkar, sabreder ve davamız adına her türlü çile ve ızdıraba katlanır isek, milletimiz ve insanlık adına sahabeye denk bir hizmet vermiş olur, konumumuzun hakkını eda etmiş oluruz.”
Darılma yok, dayanma vardır. “Yerinde çürüyen, küflü çivi gibi olmaz.” demişler. Yerinde çürüyenler gibi olmamak için kalbî ve rûhî hayatımızı sürekli yenilemeliyiz. Hedefimiz O’nun rızası olmalı, hareketlerimiz Rızasına kilitlenmeli, sevdamız bu olmalıdır. Her ne kadar değişik imtihanlara tâbi tutulsak da. O’ndan gelene râzı olmalıyız. Allah (celle celâluhû) kullarına zulmetmez. Bizler kusurlarımızı görmeliyiz ve düzeltmeliyiz.
***
VAZİFENİ YAP VAZİFEYİ İLAHİYEYE KARIŞMA!
Allah, sevmiş; insanı yaratmış. Sevmiş, kâinatı onun emrine vermiş. Sevmiş, sevdiği Zâtı ona muallim, rehber yapmış. O rehber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” (Taberânî, Mu’cemül-Kebir, 8/90-91) ferman buyurmuş. Öyleyse, insanın aslî vazifesi Allah’ı tanımak ve tanıtmak, sevmek ve sevdirmektir. Sevmek, itaati gerektirir. İtaat yoksa sevgi de yok demektir.
Merhum Samsunlu Hoca diye bilinen (Allah rahmet eylesin) zatın [Huzur İklimi] adlı eserinde şöyle bir bilgiyi kaleme almış.. ” İngiltere’de yıllar evvel üniversitede okuyan bir Müslüman talebe, ateist bir arkadaşına İngilizce bir Kur’ân meali veriyor. O kişi, arkadaşını kırmamak için, inanmadığı halde Kur’ân’ı alıp kütüphanesine koyuyor. Okulu bitirdikten sonra hayata atılan, evlenip bir çocuk sahibi olan bu insan; bir gün tenezzüh için 7-8 yaşlarında olan çocuğu ve ailesi ile parka çıkıyor. Birden yola fırlayan çocuğa taksi çarpıyor ve çocuk orada ölüyor. Dünyaları yıkılan ve kararan anne baba gözyaşları içerisinde evlerine zor dönüyor.
Bu sıkıntı ile kendisini okumaya veriyor baba. Bir gün, arkadaşının verdiği Kur’ân eline geçiyor ve rastgele (tevafuken) Kur’ân’ı açıyor, öldükten sonra dirilmeyle ilgili ayetler karşısına çıkıyor ve o ayetleri okumaya başlıyor. Birden, sanki ölen çocuğu diriliyormuş gibi hissediyor. Sonra hanımını çağırıp: “Şurayı okur musun?” diyor; o da okuduktan sonra aynı duyguyu yaşıyor. Beraber Kur’ân’ı okumaya karar veriyorlar. Henüz Kur’ân’ın yarısına gelmeden evvel, ikisi de Müslüman oluyorlar.
ÜSTAD Bedîüzzaman Hazretleri “Tarîk-ı hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakk’a âit vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler.”(17.Lem’a-13.Nota ) diye bizleri İKAZ eder ve Sözlerini şöyle bitirir “işte ey kardeşlerim! Siz de, size âit olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!“.
Hasılı Biz bize düşeni güzel ve yerinde bir iletişim dilini kullanarak yapmakla sorumluyuz neticesi ne zaman nasıl olur ya da olmaz bizi ilgilendirmez. Biz seferden sorumluyuz zaferden değil!
***
ZULMÜN AÇTIĞI SIR KAPILARI
Evet
أَشَدُّ الْبَلاَءِ عَلىَ الْأَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْأَوْلِيَاءِ
[“Belaların en şiddetlisi insanların en iyisi, en kâmilleri olan peygamberlerin, sonra derecelerine göre Allah’ın velî kullarının üzerine gelir.” (Buhari, Merdâ: 3; Tirmizî, Zühd: 57; İbn Mâce, Fiten: 23; Darîmî, Rikak: 67; Müsned, 1: 72)] sırrıyla, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, hikmet-i ilâhiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi, Üstad Bedîüzzaman Hazretleride nice belâlara hedef olmuştur.
Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şaki tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar… Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmâne sabır ve tahammül eder.
Hem safâ-i sadre ve selâmet-i kalbe malik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: ‘Bunlar, Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular’ diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyân-ı hayret bir hal kesbettiler ki; Üstadımızı uzak-yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.
[Tarihçe-i Hayat/Kastamonu Fedakârları-Ahmet Özer]
Hak yolunda zulme ve haksızlığa uğrayıp sabredenlere kimbilir hangi sır kapıları açılıyor hikmetsiz işi olmayan RABBİMİZ bilir..
Üstadımızın; “Yasin suresinden bir ayetin keşfine vesile oldular.” dediği ayet olarak, bazı Nur talebesi ağabeylerimiz yorumunu aşağıdaki ayetler olarak belirtmektedir. Şimdi Yasin suresinde mevcut olan bu ayet ve o ayetin başı ve sonu hükmündeki ayetleri veriyoruz [Sorularla Risâle] :
“Kur’ân-ı Hakim ve Açıklamalı Meali” adlı eserde yasin Sûresi 13-27.ayetler:
13– Sen şimdi onlara bir misal getir: Mâlum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.
•Âyette herhangi bir işaret olmamakla beraber, tefsirlerin çoğuna göre, buradaki elçiler, Hz. Îsâ’nın havarîleri, muhataplar Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında yaşayanlar, şehir ise Antakya veya o civarda bir başka şehirdir.
•Hz. Îsâ’nın dâveti karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse, Kur’ân’ın dâveti ile de şirkin hakimiyetinin yıkılacağı îma edilir.
•İbn Kesir ve Mevdudi gibi bazı müfessirler söz konusu şehrin Antakya olduğunu kabul etmezler.
•Elmalı’lı M. Hamdi Yazır ve Muhammed Esed gibi bazı müfessirlerin yorumuna göre, önce gönderilen iki elçi Hz. Musa (a.s) ile Hz. İsa (a.s.), onları takviye eden üçüncü elçi ise Hz. Muhammed (a.s.m) dır.
14 – Evet, iki elçi gönderdik onlara, “Yalancı!” dediler onlara. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir üçüncü elçi ile, Dediler hep birden: “Biz Allah’ın elçileriyiz size!”
15 – Ahali dedi ki: “Doğrusu Rahman’ın indirdiği bir şey yok! Siz de bizim gibi bir beşersiniz, evet evet… Siz sadece yalancısınız!”
16 – Elçiler dediler: “Elbette biliyor Rabbimiz, Size gönderilen elçileriz biz.”
17 – “Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz.”
18 – Ahâli dedi ki: “Uğursuzsunuz siz, şayet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz.”
19 – Elçiler cevap verdiler: “Uğursuzluğunuz sizinle beraber, çünkü siz imansızsınız, irşâd edildiniz diye mi böyle söylüyorsunuz? Haddi aşan toplumun tekisiniz siz!”
20 – Derken… Şehrin öte başından, koşarak bir adam geldi ve onlara dedi ki: “N’olur ey kavmim! Gelin siz bu elçilere uyun!”
Bu zat, Habib-i Neccar diye bilinir.
21 – “Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!”
22 – “Hem ne olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni yaratana? Hem sizlerin de dönüşü ancak olacak O’na!”
23 – “Hiç O’ndan başka tanrı edinir miyim! Zirâ Rahman bana zarar vermek dilerse, onların şefaati fayda etmez, hem kurtaramazlar da…”
24 – “O durumda ben, besbelli bir sapıklıkta olurum.
25 – Amma bakın: Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de bunu işitmiş olun!”
26 – Ona “Buyur cennete gir!” denildi. O ise halkını hatırlayarak: “Ah halkım bir bilseydi!” dedi.
27 – “Ah bir bilseler; Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!”
***
KALBİN HASET VE KİNDEN ARINMASI
Allah Resûlünün ve Abdullah b. Amr’ın Cennetle Müjdelediği Bir Müslümanın Hikâyesi
Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Resûlü ile oturuyorduk.
Resûlullah şöyle buyurdu: “Şimdi, yanımıza cennetlik bir adam gelecek.”
Ensâr’dan bir adam; yeni abdest almış, sol elinde ayakkabısı olduğu ve sakalından su damladığı hâlde yanımıza çıkageldi. Ertesi gün oldu, Efendimiz yine aynı şeyi söyledi. Aynı adam yine geldi. Üçüncü gün, Allah Resûlü sözlerini tekrar etti. Aynı zat, ilk gördüğümüz hâliyle geliverdi.
Allah Resûlü kalktığında, Abdullah b. Amr b. Âs adamı evinin kapısına kadar takip etti ve şöyle dedi: “Babamla münakaşa ettim ve üç gün onun yanına varmayacağıma dair yemin ettim. Beni, üç günlüğüne misafir edersen sevinirim.” Adam da “Olur.” dedi ve teklifi kabul etti.
Hazreti Enes der ki: Abdullah, bu olayı bize şöyle anlatmıştı: Adamın evinde, üç gece misafir oldum. Geceleyin, onun namaza kalktığına şahit olmadım. Yatağında, kendini bir taraftan diğer tarafa çevirirken Allah’ı zikreder ve tekbir getirirdi. Dikkatimi çeken bir şey, adamın bu üç gün içinde ağzından iyilikten başka bir söz çıkmamış olmasıydı. Üç gün geçti; ama adamda olağan dışı bir durum görmedim.
En sonunda: “Ey Allah’ın kulu! Benimle babam arasında hiçbir kin ve nefret söz konusu olmadı. Ama ben, Allah Resûlünün senin hakkında üç kere, ‘Yanımıza cennetlik bir adam gelecek.’ dediğini duydum ve üçünde de sen çıktın, geldin. Ben de merak ettim ‘Acaba bu cennetlik adamın yaşayışı nasıldır, göreyim de ben de onun gibi olayım.’ dedim.
Yani, benim senin evinde üç gün misafir kalmamın asıl nedeni budur. Fakat, sende beklediğim şeyi göremedim. Peki, senin Allah Resûlünün cennetle müjdelemesine vesile olan amelin nedir?’ dedim.”
Bana dedi ki: “Bende ne gördüysen odur, onun haricinde bir amelim yoktur.”
Adamın yanından ayrıldım. Adam giderken, arkamdan yüksek sesle şunları söylüyordu:
“Tekrar ediyorum; bende ne gördüysen hayatım ve amelim ondan ibarettir. Fakat şu var ki, kalbimde hiç kimseye karşı bir kötülük ve haset duygusu barındırmam. Şayet Resûlü Ekrem Efendimiz bunun için söylemişse, orasını bilemem.”
Ben de, ona şöyle dedim: ‘Asıl seni o makama eriştiren, sendeki bu güzellik olmalıdır.
[Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/150 (13048)]
Sahabe-i kiramdan bazılarının ehl-i cennet olmasına vesile olan bu güzel hasletlere , Kinin ve nefretin ve hasedin ve dahi düşmanlıkların alıp başını gittiği GÜNÜMÜZDE herzamankinden daha çok hava kadar su kadar ekmek kadar muhtacız!
***
MÜSLÜMANLARIN İŞLERİNİ GÖRMEK AMACIYLA KOŞUŞTURMAK
İbn Abbas, Mescid-i Nebevî’de itikaf yapıyordu.
Biri geldi, ona selam verdi ve oturdu.
İbn Abbas, adama şöyle dedi:
“Ey filân! Seni çok üzgün ve sıkıntılı görüyorum.”
Adam:
“Evet, doğrudur. Filân adamın benim üzerinde velâ hakkı vardı; beni, belirli bir bedel karşılığında kölelikten hürriyete kavuşturmuştu. Benim ise, şu kabirde yatan zatın hürmetine yemin ederim ki, onun benden alacağını ödeme gücüm yok.” dedi.
İbn Abbas:
“Senin için onunla konuşayım mı?” diye sordu.
Adam da, “Sen bilirsin, istersen konuş.” dedi.
İbn Abbas, terliklerini ayağına geçirdi ve mescitten çıktı.
Adam dedi ki:
“İtikafta olduğunu unuttun mu yoksa?”
İbn Abbas:
“Hayır, unutmadım. Ancak, bu kabrin sahibi Efendimizin:
‘Kim bir Müslüman kardeşinin işi için koşturur ve ihtiyacını görürse, ona on yıl itikaf etmekten daha büyük mükâfat vardır. Kim Allah rızası için bir gün itikafta kalırsa, Allah, onunla cehennem arasına, güneşin doğduğu yer ile battığı yer arasındaki mesafeden daha geniş olan üç hendek koyar.’ dediğini duymuştum.” [Münzirî, et-Tergîb, 2/96 (1650)]
Normal şartlarda sıkıntısı olan bir mü’min kardeşinin sıkıntısını çözmek için koşturanlara böyle büyük mükâfatlar varsa Günümüzde malum olduğu üzere Hak yolunun yolcusu ahirzaman garibleri..islam maskesi takmış NİFAK ve ZINDIKA komitesi elemanlarının kumpasları ve kirli tuzaklarıyla soykırım gibi zulme uğruyor.. kimbilir zulme uğrayan ahirzaman gariblerinin ve ailelerinin MADDÎ ve MÂNEVÎ sıkıntılarının giderilmesi için GAYRET gösterenlere rabbimiz KİMBİLİR neler neler ihsan eder..!