Hikmetli Kıssalar-13

□ Ölüm uyandırmadan önce uyanmak gerek

□ Sabırla Koruk, Helva Olur

□“Gel, Seninle Dertleşelim”

□ Düşünce ve Sözleriniz Duâ Yerine Geçebilir

□ Bir buçuk yerine On bin

***

ÖLÜM UYANDIRMADAN ÖNCE UYANMAK GEREK.

İnsanların Cenab-ı Hakk’ın uyarıları karşısında hemen kendine gelmesi ve onları ciddiye alması lâzımdır. Aksi takdirde, bir istidraç olarak; yani yavaş yavaş cehenneme çekmek için verilmiş bazı imtihan imkânları olarak önümüze serilenlere hiçbir zaman için yanlış mânalar verip gevşek davranmamak, aldanmamak gerekir.

Şimdi şu olaya dikkat edelim: Hazreti Musa Aleyhisselam, Firavun’a, “İsrail oğullarını benimle birlikte salıver.” dedi. Firavun bunu kabul etmedi. Allahü Teâlâ üzerlerine tufan gönderdi. Bunun bir azap olmasından korkup Musa Aleyhisselâm’a, “Rabbine dua et, bu tufanı üzerimizden kaldırsın. Biz de senin isteğini yerine getirelim.” dediler.

Musa Aleyhisselâm’ın duası ile tufan bitti; ama onlar sözlerinde durmadılar. Hem de o sene daha önce eşine rastlanmadık bir ekin yetişti. Meyveler, otlaklar doldu taştı. Onlar, “İşte, bizim arzu ettiğimiz buydu.” dediler. Allah Teâlâ, bu sefer onların üzerine çekirgeler yolladı. Ekinlere musallat etti. Çekirgenin ekinleri yiyip bitireceğini görünce, “Ey Musa Rabbine dua et, bu beladan bizi kurtarsın, biz de sana inanalım ve İsrailoğullarını seninle birlikte salalım.” dediler.

Hazreti Musa Aleyhîsselâm, Rabbine dua etti. Cenab-ı Hak da çekirgeleri kaldırdı. Ama sözlerinde yine durmadılar. Ekinleri topladılar ve evlere yığdılar. Dediler ki: “İşte ekinleri eve yığdık, artık bize birşey olmaz.” Bunun üzerine Allahü Teala, onlara buğday kurdu musallat etti. Adam değirmene on kilo götürüyordu da ancak üç ölçek un getirebiliyordu. Bunun üzerine, Hz. Musa’ya “Rabbine dua et de, bizden bu buğday kurdunu da kaldırsın.” dediler. “O zaman, dediğine inanırız.” dediler. Musa Aleyhisselam dua etti. Allah o belayı da kaldırdı. Ama yine inanmadılar. Bir gün Firavun’un meclisinden kurbağa sesi yükselmeye başladı.

Musa Aleyhisselâm, “Sen ve kavmin bundan ne anlıyorsunuz?” diye sordu. Firavun, “Bu ne olabilir ki? Önemli bir şey değil” dedi. Akşam olunca, o kadar kurbağa fazlalaştı ki adamın çenesinin dibine, kadar kurbağalar doluyordu. Birisi konuşacağı zaman çenesini oynatınca kurbağa değiyordu. Hemen Hazreti Musa’ya koştular ve “Bizim için Allah’a dua et, üzerimizden şu kurbağaları kaldırsın da o zaman hem sana inanalım, hem de İsrailoğullarını seninle birlikte salıverelim.” dediler. Allah bunu da kaldırdı, onların üzerinden ama; yine de iman etmediler.

Bundan sonra Hak Teala da üzerlerine bir belâ olarak kan yolladı. İçtikleri sular, kuyular, nehirler ve su kaplarının içinde ne varsa, hepsi de yeni akmış kan haline geldi. Firavun’a dertlendiler. “Şimdi de kan doldu her tarafımız, içecek su bulamıyoruz.” dediler. Firavun: “O sizi büyülemiştir.” dedi. Onlar, “Nereden büyüleyecek bizi. Su içecek kaplarımızda bile kandan başka bir şey bulamıyoruz.” diye karşılık verdiler.

Bunun üzerine, Musa peygambere koştular ve “Rabbine dua et de bizim üzerimizden kan musibetini kaldırsın. Biz de o zaman sana inanalım ve İsrailoğullarını seninle birlikte salıverelim.” dediler. Musa Aleyhisselâm Allah’a dua etti de Hak Teâla üzerlerinden bu musibeti kaldırdı. Ama, onlar yine de iman etmediler ve İsrailoğullarını da onunla birlikte salıvermediler. Ama sonunda Hz. Musa’nın peşine düşüp Kızıldeniz’de boğuldular.

Musa Aleyhisselâm’a verilen dokuz mucizenin hepsi de onun bir peygamber olduğunu gösteriyordu. Ama onlar verilen mühlet ve imkânlara bakıp bir değerlendirme yaparak imana gelemediler. Ölüm uyandırmadan önce uyanmak gerek. [S.Senih]

***

SABIRLA KORUK, HELVA OLUR

“Herkesin saygı duyduğu bir zat varmış. Bir gün onun hayranlarından duyduğu güzel şeyler münasebetiyle bir adam onu ziyaret etmek için evine gelmiş. Kapıyı çalınca, bir kadın kapıyı açıp ne istediğini sormuş. O da, “Efendi Hazretlerinin namını duydum; ondan feyiz almak, nasihatlarından istifade etmek için ziyaretine gelmiştim. Acaba neredeler?” diye sormuş.

Kadın, gayet sert ve kötü bir şekilde, “Ne bileyim, ben her hâlde cehennemin dibindedir. O sahtekârı, siz bir adam mı sayıyorsunuz… Böyle yanlış sözlere kanarak, sakın onu birşey sanmayın ve bırakın onu da, kendi işinize gidin!..” demiş.

Adam bu beklemediği cevap karşısında şaşırıp iki arada bir derede kalmış. Sonra kapıdan dönüp kendi köyüne gitmek üzere hareket etmiş. Ama bir de bakmış o zat, orman tarafından gelmekte… Hem de odunları bir arslanın sırtına yükletip kendisi de arslanın üzerine binmiş vaziyette… Selâm kelâmdan sonra bu zât evine girerken bizimki de yoluna devam etmiş. Tâbii böyle büyük ve keramet sahibi bir zatın böyle bir kadının gadir ve zulüm altında inlemesine canı sıkılmış. Sonra da, “Allah’ım bu mübarek zatı, hanımının zulmünden kurtar… Bir an önce selamete çıkar,” diye dua etmeye başlamış. Müminlerin bi zahrilgayb şeklinde (yani insanların haberi olmadan, arkasından) yapılan dualardı, makbul olduğundan, bu samimi ve ihlaslı dua da kabule karîn olmuş ve o kötü kadın vefat etmiş.

Aradan epey bir müddet geçtikten sonra, bu adam tekrar köyünden çıkıp bu zatın ziyaretine gelmiş… Kapıyı çalınca, bir hanım çıkmış. Ona Efendi Hazretlerinin nerede olduğunu sormuş; o da, ‘Yoluna kurban olduğum, bastığı toprakları yüzüme, gözüme sürme diye sürdüğüm o mübarek efendim, şu anda evimizde odun kalmadığı için, odun toplamak üzere ormana gitmişti, neredeyse gelir.’ diye cevap vermiş.

Adam kapıdan biraz ayrılınca, sırtına sardığı odunları zar zor taşıyarak gelmekte olan mübarek zatı görürmüş. Selâm kelamdan sonra o zat der ki: ‘Ah evlâdım, niye beddua edip o birinci hanımımdan benim ayrılmama sebep oldun. Ben ona tahammül etmekle, maddî-manevî, dünyevî-uhrevî imkânlar ve makamlar kazanıyordum. Şimdi ise hâlimi görüyorsun işte!’ demiş…”

Her neyse, kıssa hisse içinmiş. Bu menkıbeler niçin anlatılıyor? Şunun için; insanlar ufak tefek hataları için evde hır gür çıkarmasınlar… Sabretsinler… Aile hayatını bozmasınlar… Hayatın bir imtihan olduğunu fark edip bazı sıkıntılara katlanarak dünya ve âhiretlerini mamur hale getirsinler. Yoksa, olur olmaz şeylerden ayrılmak için mahkeme kapılarına koşmak, Müslüman ailelere yakışmaz. Biz insanlığa iyi örnek olmalıyız. Parçalanan aile çekirdeği insanlığı helâke götürüyor. Bu işe çareyi de biz bulmak zorundayız. [S.Senih]

***

“GEL, SENİNLE DERTLEŞELİM”

İspanya’da lokantası bulunan bir Gönül Erlerinden birinin işyerine geç vakitte bir İspanyol gelir ve içki ister. Bizimki ona, “ İçki yok ama, seninle istediğin kadar dertleşebiliriz.” diye bir yakınlık gösterir. İspanyol bu samimi teklifi kabul eder ve sohbete başlarlar. İspanyol, aile hayatından başlayıp hanımından ayrılışını, yaşadığı sıkıntı ve hayal kırıklıklarını anlatır. Bizimki de, derdine ortak olarak, hayatın gerçek mânâsını bildiği kadar anlatmaya çalışır. Bu görüşme dostluğa dönüşür. Daha sonra onu kendi arkadaşları olan iyilik hareketinin gönüllüleri ile tanıştırır. İspanyol, onları da çok sever; onlarla beraber namaz kılmaya çalışır.

Annesi de oğlundaki değişikliği fark eder. Sonra, “Sana neler oldu? Çok güzel bir gelişme görüyorum. Anlat bakalım.” der. O da annesine iyilik hareketinin gönüllüleri olan arkadaşlarından, bahsederek onların sıkıntılarını gidermek, dertlerini unutmak için bile olsa içki içmediklerini, hatta sigara bile kullanmadıkların söyleyince annesi çok merak eder. “Bir gün evimize davet et de şu güzel insanları bir de ben göreyim!” der.

Evlerine giden, bizim pırıl pırıl, tertemiz insanlarımızı gören İspanyol anne, onların yaşayışlarını çok takdir etmiş ve “ Ben bir Hristiyan’ım ve inanç olarak size çok yakınım. Hazreti Îsa’yı (Aleyhisselâm) bir oğul ve bir tanrı olarak değil; bir insan ve bir peygamber olarak kabul ediyorum.” demiş . Oğlunun problem ve sıkıntılarından kurtulmasın yardımcı oldukları ve güzel alışkanlıklar kazanmasına vesile oldukları için de teşekkür etmiş ..

Bunlar niye anlatılıyor? Şunun için: İslâmiyet’in bir de insaniyet yönü vardır ki, biz ona insaniyet-i kübra; yani büyük ve gerçek insanlık diyoruz. İşte biz bu yönünü, imanlı, faziletli insanlar olarak bütün dünyaya göstermek mecburiyetindeyiz. Zaten biz, İslâmi ahlâk ve fazileti tam temsil ettiğimiz zaman, dini inançları ve güzellikleri ihtiyaç olarak hissetmeye başlayan tüm dünyadaki insanlar, ışığa koşan kelebekler gibi o cazibedâr hakikatlere doğru uçuşmaya başlayaçaklardır. Mühim olan, o ışığın ortaya çıkmasıdır. Bunun için para pula ve büyük büyük propaganda vasıtaları ile misyonerlik yapmaya ihtiyaç yoktur. [S.Senih]

***

DÜŞÜNCE VE SÖZLERİNİZ DUÂ YERİNE GEÇEBİLİR

Şeytan insanı tavaf esnasında bile rahat bırakmaz… Tavaf eden bir hacı, önünde tavaf eden hanımın fiziki yapısına takılır Kâbe’nin önünde… “İşte ben böyle bir kadınla evlenmek istiyorum.” der. O anda elini uzatarak konuşmaktadır. Gerçekte aralarında epey mesafe vardır. Fakat tam o sırada bir sıkışma olur ve eli kadına dokunur. Buna çok kızan kadın “Utanmıyor musun? Allah senin elini kırsın, iki gözünü de kör etsin.” diye beddua eder.

Hacdan dönen adam bir kaza geçirir ve eli kırılıp iki gözü de kör olur… İşleri de tamamen bozulunca hiçbir şeysiz ortada kalıverir. Neticede dilencilikle hayatını sürdürmek zorunda kalır. Kapı kapı dolaşıp dilenmeye başlar.

Ve bir gün bir kapıyı çalar. Çıkan kadından “Allah rızası için” diyerek bir şeyler ister. Kadın “Biraz bekle… Hemen geliyorum.” der. Bu ses kulağına yabancı değildir. Kadın biraz para alıp yanına gelince der ki: “Senin sesin yabancı değil… Hacda Kâbe’de tavaf ederken duyduğum ses bu… Bana beddua eden kadının sesi!.”

Bunun üzerine kadın: “Doğru bildin… Ben o zaman kızgınlıkla beddua ettim, biraz sonra pişman oldum… ‘Hiç insan tavaf sırasında, Kâbe karşısında böyle der mi?’ dedim, ama iş işten geçti. Hacdan döndüm; kocam öldü, dul kaldım.” der. Sonra evlenirler. Böylece Kâbe karşısında tavaf esnasında adamın “Ben böyle bir kadınla evlenmek istiyorum.” şeklindeki isteği de kabul olmuş olur.

Demek ki, nerede ne istediğimizi bilmemiz lâzım. Hatta Kâbe dışında normal halimizde konuşurken bile sözlerimize dikkat etmemiz icap eder. Çünkü bazı sözler dua veya beddua yerine geçebilir. Devamlı konuşurken, ağzımızdan çıkanları ölçüp biçmemiz gerekir. Hatta birisinin ettiği bedduayı aynı sözlerle tekrarlamamak gerekir. Hatta taklitler yapılırken, kişileri incitecek tavır ve sözler sergilenmemelidir. Yapıp ettikleriniz, ağzınızdan çıkanlar dönüp boynunuza veya ayağınıza dolanabilir. Mesele çok hassastır. Böyle bir durum her nasılsa meydana gelmişse, tevbe istiğfar edip kişilerden helallık dilemek icap eder… Meseleyi büyük bir dikkatle ele almak gerekir. Geçmiş yıllarda yayınlanmış “Büyük Buluşma” ve “Sırlar Dünyası”nı seyretmişseniz, bu denilenlere hak verirsiniz. Oralarda anlatılanlar, gerçek hayattan alınmış örneklerdir.

Aman dikkat!.. [S. Senih]

***

BİR BUÇUK YERİNE ON BİN

Onüçüncü Şua’da Üstad Bediüzzaman Hazretleri, sırf iman ve Kur’an Hizmeti için faaliyete geçmesiyle, Risale-i Nurların hızla yayılmasıyla bundan rahatsız olan İslamiyetin cibilli düşmanları, hatta bütün semavî dinlere adâvet duyanlar, büyük evhamlar ortaya koyup, habbeyi kubbe yaparak Hükümeti Hizmet aleyhine tahrik ettiler… Bunun neticesi Eskişehir –Denizli ve Afyon mahkemeleri kuruldu ve bu kuruntu, korku ve telaşıyla hukuksuz bir şekilde Üstad Hazretleri ve talebeleri hapislere atıldı. Bütün bunlara karşı Üstad, Hacı Bayram Veli Hazretlerinden yaşanmış bir misal veriyor. (Üstad’ın özetle ele aldığı bu misali biraz açmak istiyoruz)

Hacı Bayram Veli Hazretleri Ankara Çubuk’un Zülfazl (Solfasol) köyüne yerleştikten sonra mensupları hızla çoğalmıştı. Hemen fitne-fesatçılar Edirne’ye gidip Sultan İkinci Murad’a şikayet etmişler. Sultan, İstanbul’un fethiyle hazırlık yaparken böyle bir endişe ile karşılaşınca hemen bir posta yola çıkarır; “Tez Ankara’ya varasın. Çubuk’taki Şeyh Hazretlerine olan hürmet ve takdirlerimizi sunup, sarayımıza davet edersiniz. Posta hemen gidip Mektub-u Hümayun’u sunar.

Şeyh Hacı Bayram Hazretleri mektubu hürmetle alır saygıyla açıp okur ve “Fitne ateşini yakmak isteyenler var. Hemen yola çıkacağız, Sultanımızın emri başımız üzerinedir.” der. Edirne’ye ulaşınca, huzura kabul edilir. Sultan onun büyük bir tasavvuf büyüğü olduğunu anlar. Hediyeler vermek ister. Şeyh Efendi, hediye yerine talebe ve mensuplarının vergiden muâf tutulmasını ister. Sultan İkinci Murat bu isteği kabul eder. Bunu duyunlar hemen Hacı Bayram Hazretlerine intisaba başlarlar. Mensupları arasında aniden müthiş bir çoğalma göze çarpar. Tabii vergi gelirleri de azalır.

Ankara Beyi, hemen şikayeti yetiştirir: “Hacı Bayramın, bir ordu kadar talebesi ve mensubu oldu. Yakında bir huruç, bir ayaklanma olabilir.” Bunun üzerine hemen bir tahkikat başlatılır. Sorarlar: “Efendi Hazretleri, bunca talebeniz var. Bunların çokluğu çevreyi korkutmaktadır. Bu ise büyük bir kitle ile bir harekete başvuracağınız zannını uyarmaktadır.”

Hacı Bayram Hazretleri gülümseyerek der ki: “Benim sandığınız kadar çok talebem yoktur. Topu-topu bir buçuk müridim var…” “Nasıl olur? Çubuk ovasındaki tarlalarda çalışanlar sizin müridlerinizdirler. Ankara’nın dışına taşıp Türkmen köylerinde gittikçe çoğalanlar da sizin bağlılarınızdandırlar.” derler. O da: “Bakın size bunu isbat edeceğim.” der ve hemen, şu sözleri söyler: “Bana bağlı olanlar, haftaya Cuma namazından sonra Zülfazıl ovasında toplansınlar, kendileriyle mühim bir hususu konuşacağım!”

Şeyh Hacı Bayram Hazretlerinin ilân ettiği günü namazdan sonra, ovayı dolduran taraftarlarına: “Şu gördüğünüz çadırı ben kurdum. Burada sizleri imtihan edeceğim. Bana gelen ilhama göre, bu çadıra girenleri, burada keseceğim. Kabul edenleri, kesip Cennete göndereceğim. Benim müridlerim bu çadıra girsin. Haydi buyurun!” der. Elinin bıçağı ile çadıra girer. Millet homurdanmaya başlar. Bu büyük kalabalığın içinden sadece bir erkekle bir kadın, Şeyhin ardından çadıra girerler. Az sonra çadırın altından kanlar akmaya başlar. Çünkü Hacı Bayram Hazretleri daha önceden içeriye aldığı bir koyunu kesip kanını dışarıya akıtmışlar. Bunu gören kalabalık “Bu şeyh şaşırmış! Hiç böyle bir şey olabilir mi?” diyerek orayı terkedip gitmiştir.

Ortada kimse kalmayınca Şeyh Hazretleri görevlilere: “Gördünüz işte, benim sadece bir erkek bir de hanımefendi müridim var. Bunlardan başkaları benim müridim değil. Bunların dışındakilerden vergi alınsın ve onlar askere çağrılsın.” der.

Bu anlatılan misali, Üstad Bediüzzaman Hazretleri özetledikten sonra der ki: “Cenab-ı Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risale-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirtlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski Şeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle o zayi olan bir buçuk adam yerine ON BİN ilave oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi, hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, ÇOKLARI KAYBEDİLMEYECEK ve BİR GİDEN YERİNE ON BİN GİRECEK!” Gerçekten öyle de olmuştur.

Günümüzde de öyle olmaktadır.

En büyük buluşlar, keşifler ve çareler, insanların zorda kalmaları zamanında ortaya çıkmıştır. Zorda kalma hali, Kur’an ifadesiyle muzdarlıktır: “Zorda kalıp çaresizce dua edenlerin duasına icabet eden Allah’tan başka kimdir?” (Neml Suresi, 27/62) O hal, müthiş bir dua kabul fırsatıdır. Öyle durumlarda Hz. Yunus Aleyhisselamın durumu gibi bütün sebeplerin iflas edip insanların mecburen Allah’a yönelme halleri olduğu için Cenab-ı Hak, çareleri yaratıp, muzdarların hemen imdadına çareleri yetiştirir…

Şimdilerde Hizmet ve mensupları o hali yaşamaktalar… O sıkıntıların nasıl meyveleri olduğunu, ne gibi inkişafların bulunduğunu inşaallah sonraları anlayacağız. Şimdilik bazı emarelerini görüyoruz. Biz bu süreçte, zelzele, yangın ve tsunami sonralarında olduğu gibi şimdilik kaybettiklerimizi arıyoruz, yitiklerimizi tesbite çalışıyoruz. Ama biliyoruz ki, muhteşem bir gelecek bizi bekliyor… Şu dönemde işlerimize bakıp üzerimize düşenleri yerine getirelim, yeter. [Safvet Senih]

Bu yazı 54 kez okundu