Hikmetli Kıssalar-12

□Vakıf Malları ve İbretlik Akıbet

□Mumcunun Faresi

□Meyhaneci

□HaramSaltanatı ile Osmanlı Hayalleri kuranların kulakları çınlasın

□Tartılan Vicdanlar ve Ödenen Hesaplar

***

VAKIF MALLARI VE İBRETLİK AKIBET

*Salih aleyhisselama mucize olarak verilen deve, kimsenin mülkiyetinde değildi; bir vakıf malıydı. Sütü bir sebil gibiydi, sahibi de yüce Allah’tı. Şöyle ki Semud kavmi kendilerini imana davet eden Salih aleyhisselama: “Eğer doğru söylüyorsan şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana iman ederiz. ”dediler.

Salih aleyhisselam: “Allah her şeye kadirdir. Böyle bir mucize görürseniz dağdan akan suyun bir gün deveye bir gün size ait olmasına razı mısınız?” dedi. Böyle bir şeyin olamayacağını zanneden kavim bu şartı kabul etti.

Salih aleyhisselamın bu şartı ileri sürmesinin nedeni dağdan gelen suyun az olması ve azgın insanların bu suyu sahiplenmesinden dolayı zor durumda kalan insanlara yardım etmek, devenin payına düşen suyu fakir ve zayıflara vermekti. Yani bir nevi bu suyu vakfetmekti. Nihayet Salih aleyhisselamın bir mucizesi olarak kaya yarıldı ve kavmin istediği gibi bir deve çıktı. İman edenler deveden bir kabileye yetecek kadar bol süt sağıyor ve bununla besleniyorlardı. Bu mucizeye rağmen iman etmeyenler önce suyun taksimi işine razı olmadılar.

Devenin sütünün bereketi de inkârcıların kinini iyice artırdığından deveyi öldürmeyi planladılar. Ve insanların faydasına olan, kimsenin de mülkiyetinde olmayan deveyi öldürerek vakıf malına ihanet ettiler.Neticede helak oldular. Bu anlatılan kıssa,VAKIF MALLARININ ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir.

* Ecdadımız vakıf malına karşı çok titiz davranır ve onun bir kuruşunun bile haksız yere üzerine geçmesini mideye cehennem ateşi doldurmakla eşdeğer olarak görür ve bundan şiddetle korkar ve kaçınırdı. Halk arasında anlatılan ve Hz. Süleyman (Aleyhisselam) ile serçe kuşu arasında geçen bir hikaye, aslında bu ahlakla ahlaklanan ecdamızın vakıf malı ve haram lokmaya karşı hassasiyetinin de bir ifadesidir:

Bir gün Hz. Süleyman serçe kuşunu (veya hüdhüd kuşunu) azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleyman aleyhisselamı tehdit etti:

“Senin saltanatını mahvederim!” dedi.

Süleyman aleyhisselam:

“Senin sıkletin ne ki benim sarayımı mahvedesin!” dedi.

O küçük kuş şöyle cevap verdi:

“Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter.”

***

MUMCUNUN FARESİ 

-Mumcu Sabih Efendi atadan gördüğü mesleği dükkânında devam ettiriyordu. Akşam olunca her zamanki gibi dükkânını kapayıp evine doğru yollandı. Dedesi mum kralı idi. Babası kendisinden daha zengindi. Sabih Efendi ise şimdi fakir. Çünkü elektrik, havagazı, petrol kullanımı arttıkça Sabih Efendi’nin mum satışları azaldıkça azal­dı.

Sabih Efendi dükkândan çıktıktan sonra farelerin dükkânda­ki cümbüşü başladı. Fareler bir yandan oynaşmaya diğer yandan mumları kemirmeye devam ettiler. Bekçi Sarman gelince çil yav­rusu gibi dağılmak zorunda kaldılar.

-Bunların içinden genç bir fare komşu duvarını aşarak yürü­dü, yürüdü nihayet elektrik dairesine girdi. Her taraf kablolarla doluydu. Başladı kemirmeye. Kemirdikçe hoşuna gitti, hoşuna gittikçe kemirdî. Birdenbire Beyazit’ten Fatih’e kadar her yerin elektriği kesildi.

– Bir Ramazan gecesiydi.

Herkes “Mum, mum!” diyerek sokağa fırladı. Mum bir anda büyük çölde bir bardak su gibi kıymetlendi. Sabih Efendi’yi evin­den çağırdılar. Dükkânının önünde uzun kuyruklar oluştu.

-Dük­kânda on senedir satılmayan mumlar, yarım saatte tükendi. Sabih Efendi’nin keyfine diyecek yoktu. “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” diye söylendi ve akşam üstü dükkânı kaparken unuttuğu fare kapanlarını kurdu, kepenkleri indirip gitti.

-Sabahleyin, dükkânı açtığında o genç fareyi, ağzında kablo ve kauçuk kırıntıları dolu olarak kapana yakalanmış buldu. “Bir düşmandan kurtuldum.” diye sevindi.

KISSADAN HİSSE: Şu dünyada nice insan ve toplum tanırım ki, bu mum­cunun faresi gibidir. Sadri Ertem (1898-1943).

***

MEYHANECİ

Bir kıssadan hissedir bu dilden dile,gönülden gönüle dolaşa dolaşa hayat bulur gönül ehlinin iç dünyasında…Anlatılan odur ki meyhaneci bir adamın dikkatini , meyhanesinin yakınlarında her gün elinde kazmasıyla gelen ve amelelik yapan bir işçi çeker.

Meyhaneci bakar ki adam her gün elinde kazmasıyla gelir, yol işinde çalışır. Öğle vakti olunca çıkınını açar ve azığın da ne varsa onu yer, sonra da yere serdiği bir kartonla vakit namazını kılar. Meyhaneci onun bu düzenli ve huzurlu halini seyrederek kendi kendine şöyle der: “Şu adama bak. Fakir olduğu her halinden belli. İşini düzgün yapıyor, vakti gelince azığından yiyor, namazını kılıyor, Allah’a şükrediyor. Halinden ne kadar da memnun. Huzurlu olduğu da belli. Ya bize bak der meyhaneci yaptığımız iş meydanda. Kazancımız da bol. Yiyip içtiklerimiz pek çok insanın ulaşamadığı şeyler. Ama içimizde bir huzur yok. İbadete karşı da hiçbir istek yok.”

Günler böyle geçerken meyhaneci bu garip ve fakir adama kaliteli yemeklerinden ikram etmek ister ve adamı sofrasına davet eder. Adamcağız bu beklemediği teklif karşısında şaşırır. “Sağol, benim azığım var,” diyerek kabul etmez. ÇÜNKÜ o meyhanecinin rızkının haram olduğunu düşünmektedir.

Meyhaneci adam aklına koymuştur bir kere. ısrar eder ve birkaç defa daha davet eder. Gelmeyince kendisine bir tepsi hazırlatır ve gönderir adam ısrara ve mis gibi yemeklere hayır diyemez. Bir seferlik yiyeyim sonra yemem der ve oturur tepsinin başına… Ve surda bir gedik açılır böylece. Birkaç gün arayla yemekler gelir. Adamcağız yerken; “ne yapayım, kendi geliyor. Oraya gidip yemiyorum. O kötü mekânı ve günaha batmış insanları da görmüyorum,” diye kendisini teselli eder.

Meyhaneci isteğini kabul ettirdikten sonra da bu adamı dikkatle takip etmeye devam eder. Acaba aynı hali devam edecek mi diye! Ama ne mümkün! Bakar ki adamcağız her gün yemeklerden gelmesini istemeye, yemek saatlerinde bir bahane ile kendini hatırlatmaya başlar. Bu arada namazlarını geç vakte bırakmaya hatta neredeyse terk etmeye doğru gider ve adamdaki dervişlik hali kaybolmaya başlar. Meyhaneci şaşkın bir şekilde “Evet,” der. “İşte işin sırrı; helâl lokma. Adamcağız haram kazancı yiyince ne hale geldi!”

Öte yandan derviş adam, kendinde bir gariplik hissetmeye başlar. Nefsi azgınlaşmış, ibadet isteği azalmış yaptığı ibadetlerden hiç zevk almamaya başlamışTIR. Acaba neden derken birden aklına meyhaneciden gelen yemeklerin gelmesi ile eyvah demesi bir olur. Başlar dövünmeye “Eyvâh, ben ne yaptım? Tamamen şeytana uydum. Aman Allah’ım! Beni affet nefsime zulmettim, ne olur beni bağışla” diye günlerce gözyaşı döker

Sözün özü Müslüman sadece haramdan kaçmaz ulemanın ihtilaflı olduğu işten bile kaçar. Hazreti Bedîüzzaman Hazretlerinin bu konudaki o veciz ifadesini daima hatırda tutmak gerek. O diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” (17. Lem’a, 14. Nota)

***

HARAM SALTANATI İLE OSMANLI HAYALLERİ KURANLARIN KULAKLARI ÇINLASIN!

Kanuni Sultan Süleyman Han, haçlı saldırılarına son vermek için ordusuyla sefere çıkmıştı. Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcak olduğundan asker susuzluktan kıvranıyordu. Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopararak biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti. Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiğini gördü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:

– Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışsın, yoksa askerler sana zarar mı verdi?

– Ben şikayet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur.

– Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar?

– Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez.

Kanuni, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, bu askere ne gibi mükafat verecek diye merakla beklemeye başladı. Nihayet asker bulunup, Padişahın huzuruna getirildi. Kanuni, (Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?) diye askeri azarladı. Sonra da, (Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın) diye emir verdi.

Hıristiyan köylü heyecanla Kanuni’ye sordu:

– Ben bu askerin mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandırdınız?

– Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı üzümün parasını bırakmamış olsaydı, zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarırdı…

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, rahip, birkaç rahibeyi iyice süsleyip, çeşmenin başına gönderdi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen Haçlı kumandanına şunları yazdı: “Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Siz onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşırsanız, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!

Demem o ki erenler! Hakikate sadık iffet abidesi yiğitlerin terörist diye zulmedildiği günümüzde zulüm ve Haramilikle osmanlı hayalleri kuranların kulakları çınlasın.. Haram saltanatı ile bırakın ülkeler fethetmeyi bir gönlün bile fethi mümkün değildir vesselâm!

***

TARTILAN VİCDANLAR VE ÖDENEN HESAP

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül Dânâ hemen işe koyuldu.

İlk olarak bir fırına gitti birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: “Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?” Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu.

Behlül Dânâ bir şey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi.

Harun Reşid, “Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?” dedi.

Behlül Dânâ açıkladı:

– Efendim çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.

Bu yazı 54 kez okundu