Hikmetli Kıssalar-25

Ya Hayırlı Bir İş İçin Olursa

Kur’an’a Yapılan Hizmet Küçük Değildir.

Sadece Dua Yeter mi?

Disiplin ve Değerler

Sa’îd bin Cübeyr’in Son Duası 

***

YA HAYIRLI BİR İŞ İÇİN OLURSA

Efendimiz Muhammed Aleyhisselam buyuruyor ki:

KİM bir Müslüman kardeşinin bir ihtiyacı için yürüse ve o ihtiyacı tamamen giderse, Allah da ona beş bin melek tahsis eder o melekler onun için dua ve istiğfar ederler. Eğer vakit, sabah ise, akşama kadar; eğer akşam ise sabaha kadar bu dua ve istiğfar sürer. Bu Müslüman yürürken, Allah-ü Teala, kaldırdığı her adım için ona bir hasene yazar, koyduğu her adım için bir günah siler.” (Ebu Hureyre rivayeti)

Başka bir rivayette:

KİM Müslüman kardeşinin bir ihtiyacı için yürürse ayrıldığı yere dönünceye kadar, attığı her adım için Allah yetmiş hasene yazar, yetmiş tane de günahını siler. Eğer kardeşinin ihtiyacını temin etmişse, doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış olur. Eğer bu arada bu iyiliği yaparken ölürse, hesap sorulmadan Cennete girer.” (Ebu Yale)

Diğer rivayette ise:

Kim kardeşinin bir ihtiyacı için yürüse ve o haceti temin etse, bunun için, on sene itikâf yapmış gibi sevap alır. Kim Allah rızası için itikâfa girerse, Allah onunla Cehennem ateşi arasına her birisinin arası doğu ve batı kadar olan üç hendek koyar.” (Taberanî)

Üç ayrı hadis-i şerifte görüldüğü gibi, sadece bir MÜSLÜMAN KARDEŞİN UĞRUNA YAPILAN BİR FEDAKÂRLIĞIN nasıl mükâfatlandırıldığı belirtiliyor. Ya bu fedakârlık, Allah’ı memnun edecek, hayırlı bir iş için yapılırsa, onun mükâfaatı ne olacak bir düşünelim. Yani bütün insanların hayrına olacak bir mesele hakkındaki gayret ve koşuşturmanın Cenab-ı Hakk’ı ve Onun Sevgili Peygamberini (s.a.s.) ne derece razı ve memnun edeceği bir düşünülsün.

Onun için bizim “Hayırlarda yarışın” (Bakara suresi, 148) ayeti rehberimiz olmalı. “Hayırlar” mevzuunda başka ayetlerde de şöyle buyurulmaktadır: -“Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar sâlihlerdendir.” (Âl-i İmrân, 114).

-“Allah, size verdiklerinde, sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerinde koşuşun.” (Mâide suresi, 48)

-“…Peygamber ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla canlarıyla, Allah yolunda cehd ve gayret içindedirler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte felâha ve murada erenler de onlardır.” (Tevbe suresi, 88).

-“Onları (Peygamberleri), emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik.” (Enbiya suresi, 73).

-“Onlar (Hz. Zekeriyya, hanımı ve oğlu Hz. Yahya) hayırlara koşarlar, ümit ederek ve korku duyarak Bize dua ederler ve Bize karşı bir haşyet, derin bir saygı duyarlar.” (Enbiya suresi, 90).

-“Onlar öyle mi sanıyorlar ki kendilerine verdiğimiz mal ve oğullar ile onların hayırlarına koşuyoruz? Hayır, (Bu verdiğimiz dünya nimetleri, onlar için bir imtihandır, fakat onlar) farkında değiller. (Ama bir de şunlar vardır ki) Onlar; Rablerinin haşyetinden titrerler, Rablerinin ayetlerine iman ederler, Rablerine şirk koşmazlar, verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecek diye kalpleri korku ile ürpererek verirler, işte onlar hayırlarda yarış ederler ve onlar hayır için önde giderler.” (Müminûn suresi, 55-61).

-“Onlardan kimi, nefsine zulmedenlerdir, kimi orta gidenlerdir, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçenlerdir. İşte büyük lütuf budur.” (Fatır suresi, 32)

[Safvet Senih Notlarından derleme..]

***

KUR’ÂN’A YAPILAN HİZMET KÜÇÜK DEĞİLDİR

Ali İhsan Tola anlatıyor: Denizli Mahkemesi Başkanı Ali Rıza Efendi, talebeliğinde İstanbul’da Bediüzzaman Hazretlerini tanımış… Denizli mahkemesinde de başkan olarak davayı çok iyi takip edip incelemiş. Bediüzzaman Hazretlerinin sırf Allah rızası için iman ve Kur’an’a hizmet etmek isteyen bir İslâm alimi olduğuna kanaat etmiş. Fakat üyelerden ikisi çok menfî imişler. Mutlaka mahkûmiyet kararı verilmesini istiyorlarmış. Onun için, başkan kararı erteleyip duruyormuş.

Nihayet bu üyelerden birisi izine ayrılmış. Bunun üzerine hemen hâkime Hesnâ hanıma gitmiş; “İkinci üye olarak bu davaya sen gir; bu Bediüzzaman mağdur, mazlum bir İslâm alimi…” demiş. Hesnâ Hanım zaten dürüst ve merhametli birisi… Hemen kabul etmiş. Sonra beraat kararı vermişler.

Üstad, Hesnâ Hanım köylümüz olduğu için ona hep selâm gönderiyordu.

Bir seferinde, “Sen benim selâmlarımı söylemiyor musun?” diye çıkıştı.

Ben de hemen Isparta’dan Denizli’ye gittim. Mahkemeye vardım. O’nu buldum. Yanında başka bir kadın da vardı. Beni görünce, “Gel bakalım, Nurcu hemşehrim!” dedi.

Yanındaki kadına, “Biz biraz konuşacağız.” dedi. Ben mahçup bir şekilde duruyorum.

Dedim ki: “Üstad sana hep selâm söylüyordu. Size çok dua ediyor. Sırf bunu söylemek için buraya geldim.” Bunu duyunca ağlamaya başladı.

“Babam beni okuttu. İşte, ben buradayım. İbadetlerimi yapamıyorum. İslâmiyetimi yaşayamıyorum. Okutacağına keşke köyümüzün çobanı Hasan’la evlendirseydi de Allah’a karşı bütün vecibelerimi tam tamına yapabilseydim…” dedi.

Ben de döndüğümde, bütün bunları Üstad Hazretlerine anlattım.

Üstadımız, “O, çok büyük bir iş yaptı. Risale-i Nur’un beraatı çok mühim. Ben onun ismini büyüklerin yanına yazıp her zaman dua ediyorum. İnşaallah, bu hizmeti onun kurtuluşuna vesile olur.” dedi.

Elbetteki, âhir zamanda DÜNYA ÇAPINDAKİ BÜYÜK İNKÂRCILIK HAREKETİNE karşı, iman hakikatlarini güneş gibi isbat eden Kur’an’ın bu parlak ve muhteşem tefsirine hizmet edenler, önünü açanlar onun şefaatinden mahrum kalmazlar.

[Safvet Senih Notlarından derleme..]

***

SADECE DUA YETER Mİ?

Bir baba oğlunu ilk kez balığa götürüyordu. Yolda ona neler yapması gerektiğini anlattı. Oltayı nasıl hazırlayacak, nasıl yem takacak, oltayı nasıl tutacak, balıkları nasıl çıkaracak, kovaya nasıl koyacak… Her şeyi bütün incelikleriyle tek tek anlatan baba, “şimdi en önemlisini söyleyeceğim” dedi; “Oltayı sarkıttıktan sonra dua edeceksin. Unutmayacaksın, her seferinde dua edeceksin ve göreceksin bak, balıklar nasıl gelecek…

Çocuk her şeyi anladığını söyledi.Deniz kıyısına geldiler, babası çocuğa bütün aşamaları tek tek göstererek oltaları hazırladı ve “Haydi” dedi.

Bunun ne anlama geldiğini anlayan çocuk dua etti: “Tanrım ne olur bol bol balık gelsin, büyük büyük balıklar gelsin, bizim oltalarımıza takılsın..Baba, oltaları yerleştirdikten sonra oğlunu alarak gölgelik bir yere çekildi. Bir saat kadar bekledikten sonra kıyıya dönüp oltalarına baktılar.

Gerçekten de oltalara koca koca balıklar takılmıştı. Keyifle onları aldılar. Baba tekrar oltaları kıyıya yerleştirdi.Sonra da oğluna, “Haydi, gölgeye çekilelim, bir şeyler yiyerek bekleyelim” dedi. Tekrar gölgeye gittiler, evden getirdikleri yemekleri yediler.

Sonra tekrar kıyıya indiler. Baba oltaları hevesle sudan çekti ama hepsi boştu. Önce şaşkın şaşkın baktı. Biraz önce o kadar balık gelmişti, şimdiyse bir tane bile yoktu.

Birden öfkeyle oğluna döndü:

 “Yoksa dua etmedin mi?”

“Hayır etmedim” dedi çocuk.

“Neden etmedin?”

Çocuk “Etmeme gerek yoktu” diye cevap verdi.

Baba iyice öfkelendi:”Ne demek gerek yoktu! Ben sana söylemedim mi, oltayı suya sarkıtırken dua edeceksin, diye! Neden etmedin?”

-Çocuk sakin cevap verdi: “Etmedim çünkü oltaları yem takmadan suya sarkıttın. Ben de dua etmeme gerek olmadığını düşündüm.

Bu hikayenin günümüze bakan bir yönü var tabi…

SÖZÜN ÖZÜ balık tutmak isteyen oltaya yemi takmalı hayatta başarılı olmak isteyen disiplinli çalışmalı. Haksız tenkitleri, orantısız saldırıları ve zulümleri ber taraf etmek isteyenler şairin cümlesi ile “Öz ağzından kafatası kusmalı…”

DUA tabi ondan vaz geçmek yok.

***

DİSİPLİN-DEĞERLER

11 yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.

Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı.

Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı.

Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı.

Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. Bu o güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.

Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat 22.00 olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı.

Önce balığa, sonra oğluna baktı.

‘Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,’ dedi.

‘Baba!’ diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

‘Başka balıklar da var,’ dedi babası.

‘Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!’ dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu.

Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.

Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı.

Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi…

Bu olay bundan tam 34 yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür. Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ‘değerler’ konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi ‘değerler’, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?

Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez.

Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız. Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

***

SA’ÎD BİN CÜBEYR’İN SON DUÂSI 

Hapiste iken bir gece sabaha karşı, boynu vurulacağı haberini verdiler. Bekçilere: “Sabaha olacak işin haberi geldi. Beni şimdi salın, gideyim. Ölüm için hazırlığımı yapayım. Gelmez diye korkmayın, sabah erkenden gelirim” dedi.Bekçiler, kaçar diye korkmuşlardı.

Aralarında ihtilâfa düştüler; sonra, doğruluğuna inananlar galip geldi, bıraktılar. Gitti, sabah erkenden geldi. Ölüm meydanına götürdüler. Vurulunca, başın üzerine düşeceği deriyi yaydılar. Cellâtlar geldi.

Cellâtlardan müsaade alıp şu duâyı yaptı: “Allahım, benden sonra Haccâc’ı kimseye musallat etme!” O mübârek başı yere düştüğü zaman, iki defa “Lâ ilahe illallah” dedi. Üçüncüsünü demeye başladı, ama bitiremedi.

Hasan-ı Basrî hazretleri, Sa’îd bin Cübeyr’in katledildiğini duyunca, “Eyvah! Doğudan batıya kadar, ilmine, irfanına bütün müslümanların muhtaç olduğu değerli âlimi kaybettik” dedi. Daha sonra olacak oldu. Haccâc, yiyici illetine tutuldu. Uyuyamıyordu. Uyuyacağı sırada sıçrayıp kalkıyordu.

Hâline bakıp şaşanlara: “Sa’îd bin Cübeyr ile hâlim ne olacak? Uyuyacağım anda, ayağımı çekip sarsıyor ve beni uyandırıyor” dedi.Bu acıklı durumuyla ancak onbeş gün yaşayabildi. Sa’îd bin Cübeyr şehîd edildikten onbeş gün sonra Haccâc da öldü

Ya Rab! Zalimlere verdiğin süreyi Sonlandır..Ve hadlerini en kısa zamanda bildir!

***

Bu yazı 56 kez okundu