Hikmetli Kıssalar-26

Kutbun Hususiyeti

Yedi Kutsal Gerçek

Altının Kıymetini Sarraflar Anlar

Profesör’ün Öğrencilerine Verdiği Hayat Dersi

Müminin de Rızkını Allah Verir, Münkirin de…

***

KUTBUN HUSUSİYETİ 

 RİVAYET EDİLDİĞİNE GÖRE; Cüneyd-i Bağdadî hazretleri kendi zamanındaki Allah’ın en sevgili kulunu tanımak ve onun duasını almak için günlerce Cenâb-ı Hakk’a yalvarır; “Allah’ım bu devirde, Senin indinde en makbul insan kim ise onu bana bildir de gidip duasını alayım, elini öpüp himmetine nâil olayım.” der.

Dua ettiği gece gördüğü rüyasında ona, “Demirci Ahmet Efendi devrin kutbudur; ona git, onun duasını al.” denilir. O da kalkıp tarif edilen dükkana gider ve Demirci Ahmed Efendi’yi birkaç gün uzaktan seyreder. Seyreder ama onun tavır ve hareketlerinde herhangi bir mü’minin hâlinden farklı bir husus göremez. Sonunda bütün cesaretini toplayıp demircinin yanına varır ve “Efendi, benden gizleme, bu dönemin sahibi sensin. Bu mertebeyi nasıl kazandın, anlat bana!” ricasında bulunur.

Demirci Ahmed’in cevabı şöyle olur: “Yahu bırak Allah aşkına, ben zavallı bir demirciyim; kutup kim, ben kimim; velâyet nerede, ben neredeyim? Farz ibadetlerimi aksatmamaya çalışan normal bir Müslümanım ben. Fakat, illâ da ben de bir keramet arayacaksan şunu anlatayım:

Her sabah, namazdan sonra dükkana gelir, ateşi yakar, örsümü çekicimi hazırlar, döveceğim demire şekil vermemi sağlayacak kıvama gelmesi için ateşin olgunlaşmasını beklerim. Akabinde, o ateşin karşısında akşama kadar çekiç sallarım. Hep ateşe bakınca bazen alevler gözümde çok büyür de birden Cehennemi hatırlarım. Daha sonra, dinin ruhundan uzak eşimi, kendini şeytana kaptırmış kızımı, cami yolu bilmeyen oğlumu ve dalalete sürüklenen insanlığı düşünür, Cehennem alevlerinin onları da çepeçevre sardığını tahayyül eder ve dehşete düşerim.

 Gayr-i ihtiyari “Allahümmerham ümmete Muhammedin – Allahım, Rasûl-ü Ekrem Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ümmetine acı, merhamet et onlara!” demeye ve ağlamaya başlarım. Bu duayı gözyaşları içinde defalarca söylerken kendimden geçerim. Bu sözü öyle çok tekrar eder ve insanlığın ızdırabıyla öyle kıvrım kıvrım kıvranırım ki ne kadar zaman geçer bilemem. Fakat, kendime geldiğim an, bir de bakarım ki şekil vermeye çalıştığım demirin erimeye yüz tutmuş sıcak tarafını elime almışım, soğuk ucunu dövüyorum; kızgın demiri avuçlamışım ama acı duymuyorum ve hiç farkında değilim. Ümmetin acısı bana o sıcaklığı hissettirmez; ateş karşısında milletin düçar olacağı hâli düşünmek, unutturur elimdeki koru ve tesirsiz kılar onu.”

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri bunları dinleyince, gözlerinden yaşlar süzüle süzüle der ki “İşte şimdi senin neden bu devrin en büyüğü olduğunu anladım. Biz dua ederken hep kendimizi düşünüyor, “nefsî nefsî” diye inliyor ve “bana bana” deyip duruyoruz; fakat, sen Peygamberimiz gibi “ümmetî ümmetî” diye ağlıyor ve bütün insanlığın dertleriyle iki büklüm oluyorsun. Bizimki olsa olsa velayetin sesi-soluğu olur; senin duan ise nübüvvet şualarından nasiplenmektedir. Çünkü, sen bu hâlinle dava-yı nübüvvetin vârisi olduğunu ortaya koyuyorsun.

Gerçi, bu anlatılan hikaye bir menkıbedir; fakat, menkıbelerde asıldan ziyade fasıla bakmak gerektiği de bir gerçektir. Aslında, vicdan kulağıyla dinlenen, insaf nazarıyla değerlendirilen HER HADİSEDE İNSAN İÇİN İBRETLER VARDIR.

Ayrıca, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de çok büyük bir insandır; o da hep “ümmet” diye inlemiş, sürekli milletini düşünmüş ve bir sadâkat temsilcisi olmuştur.

Nakledilen sözleri ise, onun fevkâlade mahviyetinin, yüksek karakterinin ve seçkin tabiatının bir remzidir.

Evet, sâdık bir kul, dünyada kalmayı ve yaşamayı, sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah’ın rızâsına mazhar olmak için arzu eder; her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görür, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında ‘pes’ etmez, dünyevî endişelerle yön değiştirmez; sıdkı tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirir, her hâl ve her tavrında sadâkate kilitlenir. Öyle ki onun kalbi daima din-i mübin ve mü’minler için atar; o, her an dava şuuruyla oturup kalkar ve dualarında bile her şeyden önce mukaddes mefkuresini alâkadâr eden istekleri sıralar.

[Yanık Yürekler adlı eserden..]

***

YEDİ KUTSAL GERÇEK

Bir bilge ile kendisine uzun süre talebelik yapan birinin arasında geçen bir konuşma şöyledir:

– Kaç yıldır benim yanımdasın?

– 20 yıldır efendim

– Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

– Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

– Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin?

– Evet

– Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin?

Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak bunlardan hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

Baktım ki, insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O’na satıp, gönlümü yalnız O’nun sevgisine açtım.

Devam et!

İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

Devam et yavrum.

Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

Sonra?

Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunun bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

Doğru…

Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yeter de artardı bile.

Ve yedinci?

– Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine… Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O’na sığınıp yalnız O’ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu

– Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu 7 gerçek etrafında döndüğünü tespit ettim.

***

ALTININ KIYMETİNİ SARRAFLAR ANLAR

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip kıymetli bir taş gibi parlak ve büyük bir cisim verip:

“Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, sonra da gel, bana haber ver.”

Öğrenci elindeki şeyle çevresindeki esnafı gezmeye başlar.

İlk önce bir bakkal dükkânına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği şeyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği cisme ancak beş lira vermeye razı olur.

Üçüncüsünde bir semerciye gider. Semerci, cisme şöyle bir bakar ve sonra; “Bu, benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş” dediğimiz süslerden yaparım. Buna on lira veririm.”

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar: “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder:

“Buna kaç lira istiyorsun?”

Öğrenci sorar:

“Siz ne veriyorsunuz?”

“Ne istersen veririm.”

Öğrenci:

“Hayır, veremem” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

“Ne olur bunu bana satın! Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim!”

Öğrenci, elindeki şeyin bir emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyatını öğrenmek için gönderildiğini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker…

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 veya 5 lira verip onu parlak bir oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kuyumcu…

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar:

“Bana karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”

Öğrenci:

“Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir ve kısaca olanları anlatır.

Aldığı bilgileri değerlendiren bilge hoca çok kısa cevap verir:

“Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.”

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden sarraflar, kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır. Çünkü “Cevherin kadrini cevher fürûşan olmayan bilmez” yani altının kıymetini ancak sarraflar anlar.

Elbette çevremizde bakkallar ve semerciler de olacaktır, manifaturacılar da. Onlar da hayatı ve en yakınındaki değerli şeyleri kendi pencerelerinden izleyip ona göre paha biçeceklerdir. Bunlara dikkat edip değerli şeyleri ele ayağa düşürmemek, hakkı olmayan bilgileri vermemek, Hz. İsa (a.s)’ın dediği gibi, “incileri domuzların boynuna takmamak” gerekir. İNCİ, ancak güzel bir insanın ve hatta güzel bir kadının boynunda, kulağında güzel durur. Gelişi güzel yerlerde ve insanlarda değil…

****

Profesör’ün Öğrencilerine Verdiği Hayat Dersi

Profesör elinde bir fare ve kutu ile salona girdi.Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu ve kutuyu kapattı.Kutunun hava almadığı açıktı.

Salona dönerek: “Bu kutuya iki gün kimse dokunmayacak dokunan bu dersi geçemez!” dedi ve salondan çıkıp gitti. Salondaki öğrenciler olaya bir anlam verememişlerdi. Kimisi kutunun içindeki fareyi çıkarmayı düşündü ama cesaret edemedi.

İki gün boyunca ders görülen sınıfta kutu öylece kaldı. Ne olacağını merak ederek iki gün geçirdiler. İki gün sonunda tekrar dersi olan profesör salona girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Tabi ki, kutunun içindeki fare artık yaşamıyordu. Öğrencilerden birçoğu üzülmüştü. Profesör sınıfa dönerek farenin neden ölmüş olabileceğini sordu.

Sınıftan birçok farklı ses ve fikir yükseldi.

Havasızlıktan…

Açlıktan…

Susuzluktan…

Her öğrenci olabilecek ihtimalleri saymıştı.

Profesör kutuyu havaya kaldırıp içini öğrencilere gösterdi. Kutunun her tarafı kemirilmiş vaziyette ve minik deliklerle kaplıydı. Ardından devam etti;

– Görüyorsunuz değil mi?

Fare anlaşılan bu kutudan çıkmak için epey mücadele etmiş. Bunu kutunun içindeki minik diş izlerinden ve irili ufaklı deliklerden anlıyoruz. Ancak şu var ki fareyi sizin dediğiniz gibi ne havasızlık nede açlık öldürdü.

Farenin ölümüne neden olan iki şey var; *KARARSIZLIK ve KORKU*

KARARSIZLIK, çünkü fare kutunun her yerini parçalayıp, her noktayı ayrı ayrı kemireceğine sadece tek bir köşesini ısırıp parçalasaydı ve bunda da kararlı olsaydı o deliği büyütecek ve kutudan çıkıp kurtulacaktı.

KORKU, çünkü eğer siz öğrenciler benden ve notlarının düşmesinden böylesine çok korkmasaydınız, kutuyu açıp fareyi serbest bırakabilirdiniz. Ancak korkudan dolayı size yanlış gelen bir işe göz yumdunuz!

*Hayatta bizi başarıya götüren yolda karşılaşacağımız en azılı düşmanlardır, KARARSIZLIK ve KORKU.* Kararsızlıkla zaman tüketmeyin, kafanıza tek bir şey koyun ve o yolda ilerleyin. Ve bu yolda size yanlış gelen şeylere göz yummayın.

***

MÜMİNİN DE RIZKINI ALLAH VERİR, MÜNKİRİN DE …

İbrahim (as)’a Mecusinin biri misafir olmak istemişti. İbrahim (as) ona: “Müslüman olursan misafir ederim” deyince, adam bırakıp gitti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e şu vahyi indirdi: -Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmesini şart koştun ey İbrahim? Bana bakmadın mı? 70 senedir beni tanımadığı halde ben ona rızkını veriyorum. Sen onu misafir etsen, hakkında hayırlı olurdu.”

Hz. İbrahim bu ilahi emri alınca derhal adamın peşine düştü. Onu bulup evine getirdi ve misafir etti. Mecusi:

-Nasıl oldu bu iş, önce misafir etmek istemedin, sonra da misafir etmek için can attın…” diye sorunca İbrahim (as) durumu anlattı. Mecusi bu sözden çok duygulandı.

-Allahu Teala benim hakkımda böyle mi muamele etti? Benim yüzümden sana ikazda mı bulundu? O halde bana dinini öğret, ben de Müslüman olacağım” dedi. (Mehmet Dikmen “Menkıbeler” s:60)

Bu yazı 66 kez okundu