[Bedîüzzaman Hazretlerinin Talebeleri ve Onu ziyaret edenlerin hatıralarının yazıldığı “Şahitlerin Dilinden” adlı eserden alınmıştır]
•”Sanatım, iman kurtarmak”
•”Üstada selâm verdiğim için bir hafta hapse attılar”
•”Üstad, kediyi sıvazladıkça kedi ‘Ya Rahim, ya Rahim’ diyordu.”
•”En büyük emelimiz Nur talebesi olabilmekti”
•”Hastalığımın şifasını biliyorum, fakat…”
***
“Sanatım, iman kurtarmak”
ABDURRAHMAN YÜKSEL:
Mahkeme esnasında hakim Üstada, ‘Sanatın nedir?’ diye sorunca, ‘Benim sanatım iman kurtarmak, din kardeşlerimin imanları tutuşmuş yanıyor‘ diye cevap verdi. Ayrıca hakim, sanki kendisi din adamı imiş gibi, ‘Neden sakal bırakmıyorsun? Niçin hiç evlenmedin?’ diye sualler sordu. Üstad ise, ‘Hapse girince siz kesmeyesiniz diye sakal bırakmadım: evlenmek sünnetini yerine getirenlerden bazılar dokuz farzı terk ettiler‘ diye cevap verdi. [Şahitlerin Dilinden-1]
Üstada selâm verdiğim için bir hafta hapse attılar
İBRAHİM MENGÜVERLİ :
Üstadın mahkemesi olacaktı. Şarktan, garptan insanlar Afyon’a akın ettiler. Sokaklar, caddeler mahşer gibiydi, yol değiştirmek zorunda kalıyorlardı. Üstadı, elli tane, yüz tane adamı öldürmüş katil gibi mahkemeye götürüyorlardı. Ben de o zaman vazifeliydim. Bediüzzaman’la karşı karşıya geldim. Hemen selâm çaktım. O sırada bizim süvari muavini geçiyormuş. Üstada selâm verdiğimi görmüş. Meydanda bağırdı, çağırdı, Yakalayın şunu askerler’ dedi. Beni yakaladılar. Bölük komutanının odasına soktular. Süvari muavini olanı biteni anlattı. ‘Bu jandarma, Bediüzzaman’a selâm vermiş’ dedi. Komutan, muavinden de betermiş. Oturduğu yerde deliriyor, tepiniyor, saçını başını yolacak oluyor neredeyse.
Sen hocaya selâm vermişsin?’
Ben gâvur muyum yahu? Müslümanım.’
Falakaya yatırın bunu’ diye deli gibi bağırdı. Beni falakaya yatırdılar. Onlar kızılcık sopası ile ayaklarıma vurdukça ben, Üstadla konuştum ya, ona selâm verdim ya, fedâ olsun herşeyim’ diyordum.
Bu sefer daha da çıldırıyorlardı: Asker, hocaya selâm veremez.’
“Verir’ diyordum ben de. ‘Nasıl veremezmiş. Asker gavur mu?”
Bölük komutanı öfkesini alamadı, beni bir hafta hapse attı.
[Şahitlerin Dilinden-1]
“Üstad, kediyi sıvazladıkça kedi ‘Ya Rahim, ya Rahim’ diyordu.”
İBRAHİM ABLAĞ:
Bizi karşılayan kardeşle birlikte Üstadın kaldığı eve gittik. İçeri girdik. Üstad evde oturmuş birşeylerle meşguldü. Biz içeri girince bize, Hoş geldiniz mollalar!’ dedi. ‘Hoş bulduk’ diyerek oturduk ve sohbet etmeye başladık. Sohbet arasında bir kedi geldi, Üstadı etrafında dolaşmaya başladı. Sonra onun yanına oturdu. Üstad, kediyi başından beline kadar sıvazlayarak okşamaya başladı. O, kediyi sıvazladıkça kedi de, Ya Rahim, ya Rahim’ diye mırıldanıyordu. Biz zaten şaşkınız, bir de kedinin ‘Ya Rahim’ demesiyle daha beter şaşkınlaştık.
Biz şaşkın şaşkın kediye bakarken Üstad bize, Sizin kediniz de böyle ‘Ya Rahim’ der mi mollar?’ dedi.
Yok efendim,’ dedik, ‘demez.’
Der mollalar, der’ dedi. ‘Ama sizin kedilerin boğazından haram lokma geçtiği için ağzı gargur eder. Ya Rahim’i tam çıkaramaz.’
[Şahitlerin Dilinden-1]
“En büyük emelimiz Nur talebesi olabilmekti”
MUSTAFA SUNGUR:
Lahika mektupları, bize, Anadoluda kurulan ve etrafa Nurlu mahsüller dağıtan manevi bir fabrikanın varlığını bildiriyordu. Görseniz ne kadar seviniyorduk. Âlemimiz genişliyordu.
Hiç itiraz konusu gelmeden Üstadımızdan ve talebelerinden gelenleri, yazılanları kabul ediyorduk. Sanki onları hep içiyor, içiyor, susluğumuzu gidermeye çalışıyorduk. O günlerde en büyük emelimiz Nur talebesi olabilmekti. Nur dairesine girebilmeyi, ebedi kurtuluşa giden bir gemiye binmek gibi, necat ve kurtuluş vesilesi telâkki ediyorduk. Ruhumuz öyle hissediyordu. Bu lahikalarda o muazzez Nur Üstad, ´Seni de Nur talebesi kabul ettim´ dese, ben de o camiaya dahil olsam, diye büyük iştiyak ve arzu, ruhumuzda çağlıyordu.
Hz. Üstadın bahsi, teveccühü ve yâdı, bizim için rahmet-i İlahiyenin bir in’ikasıdır biliyorduk. Filvaki bütün bunlarda şüphe yoktu. Zaman ve hadiseler, bunu ispat etti. Ekilen Nur tohumları, kısa zamanda kesretli sümbüller verdi, çiçekler açtılar.
Biz de Hasan Feyzi (r.a.) gibi, Bir zerrecik olsun bulayım der ararken, Düştüm yine derya gibi bir Nur’a bugün ben‘ demek isteriz… Ama daima Cenab-ı Hakkın rahmetini dileyerek, yalvararak… Çünkü, bütün hayırlar, iyilikler daima O yüce Rahman ve Rahîmdendir. [Şahitlerin Dilinden-1]
“Hastalığımın şifasını biliyorum, fakat…”
MUSTAFA SUNGUR:
Hastalığından bahisle, birgün merhum Zübeyir’e demiş, o bize nakletti:
Ben hastalığıma şifa için, Kur’an’da olan âyetleri biliyorum. Fakat istimal etmiyorum. Hastalık madem geçicidir; ecrine ve sevabına nail olmak var´ demiş. Iztırabının çoğu Risale-i Nur içindi. Her halde Nur dairesi teesüs ettikten sonra, o daire hesabına düşünüyor, üzülüyor veya seviniyordu. Çünkü Nur dairesi, Hz. Üstadın bir vücud-u maneviyesi gibiydi. O daireye gelen musibetleri ve talebelerin hatâlarına mukabil gelmesi melhuz tokatları, üzerine çekerek, hizmet eden talebelerine şevk veriyor ve gayret aşkı bahşediyordu… [Şahitlerin Dilinden-1]