(Bedîüzzaman Hazretlerinin taleberinin ve onu ziyaret edenlerin hatıralarının yazıldığı Şahitlerin Dilinden adlı eserden alınmıştır)
•Keramet niçin verilmiş?
•Bir kamyon şoförünün itirafı
•Maarif Şurası ve Haşir Risalesinin yazılış sebebi
•Ben öyle talebe isterim ki…
•Risale-i Nur’ları muhtaçlara ulaştırın
***
“Keramet niçin verilmiş?”
(Hekimoğlu İsmail) Bediüzzaman’a keramet iki sebebe binaen verilmiş.
Birincisi imkânsız diyebileceğimiz şartlar için İslâmiyete hizmet ediyordu. Hizmetin yürümesi için kerametlere ihtiyaç duyuluyordu.
İkincisi: Türkiye’de İslâmiyeti öğrenme imkânı yoktu. Öğrenilmeyince yaşanmıyordu da. Zaten yaşayanları da kınıyorlardı. Bediüzzaman gibi garip, fakir bir âlime kim, ne için bağlanacak? İşte ona bağlananların evvelâ kerametler çekmiş olabilir. Böylece bir kısım Risale-i Nur talebeleri evini, işini bırakarak, sonunun nereye varacağını hesaplamadan, Bediüzzaman’la birlikte hapse gidebiliyorlardı. İnsanlık tarihinde Bediüzzaman gibi, imkânsızlıklar içinde yaşayıp kitleleri peşinde sürükleyen bahtiyarların sayısı çok azdır.
Hemen belirteyim ki, Risale-i Nur’lardaki ifadeler, ispatlar, buluşlar keramet derecesinde insana tesir etmektedir. Kafama takılan, yıllarca cevabını bulamadığım sorularıma, Risale-i Nur’larda cevap bulmuş bir kimseyim.
Öte yanda, Bediüzzaman’ın hayatı, bir keramet… Evden, barktan vazgeçmek… Mevkiyi, makamı, menfaatı terketmek… Hakikatleri söylemek için, idamı göze almak. Bir ömür boyu sürgün hayatı yaşamak veya hapiste yatmak.
Meselâ ben, Bediüzzaman’ın bu yönlerini öğrenince, ‘Neden kumarbazlar, sarhoşlar sokaklarda serbest serbest dolaşıyorlar da, İslâmiyete hizmet etmeye çalışan Bediüzzaman hapse atılıyor?’ diye âdeta isyan edip, onun yardımına koşmuşumdur. [Hekimoğlu İsmail /Şahitlerin Dilinden-1]
***
“Bir kamyon şoförünün itirafı”
(Musa Yukarının Üstad Bedîüzzaman Hazretlerini ziyarete giderken karşılaştığı birinden dinlediği enteresan bir olay) :
Ben bir kamyon şoförüyüm. Bir gün yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Bana, ‘Memleketimizde Bediüzzaman diye fevkalade zararlı bir alim var. Taksiyle dolaşıyor. Sana 50 bin lira verelim, yed-i emine parayı teslim edelim. Sen kamyonun ile buna çarp, kaza süsü ver ve öldür. Bu paraya yed-i eminden al’ dediler. Ben kabul ettim. Nihayet taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Bana yardımcı olacaklarını söylediler. Nihayet yola çıktım. Taksinin karşımdan geleceğini söylediler. Gözüm taksinin renginde. Renk uyarsa, direksiyonun önüne koyduğum plaka numarasına bakıyorum. Bir baktım, aynı renkte bir taksi uzaktan göründü. Yaklaştıkça plaka numarasına bakıyorum. Tam o anda taksi sağa yanaşıp durdu. İçinden bir genç indi. Sola geçti, yani benim önüme. El kaldırdı. Ben de durdum. ‘Ne o?’ dedim. ‘Seni Hoca Efendi çağırıyor’ dedi. İndim, taksinin yanına o genç ile beraber vardım. Hoca Efendi, taksinin camından başını çıkarıp bana dedi ki: ‘Oğlum, ben memlekete zararlı bir Hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.’ O anda Hocaya o kadar ısındım ki anlatamam, tarif edemem. Bana para teklif eden o üç kişi orada olsa idi tereddütsüz üçünü de arabamla ezerdim. Ben bunu başka birinden duymadım, kendim yaşadım; ister inanın, ister inanmayın.’
Ben, o arkadaşın adresini almadığım için hâlâ üzgünüm ve pişmanım. Bu hadiseyi bütün o handa olan insanlar bizim ile beraber dinlediler. [Musa Yukarı /Şahitlerin Dilinden-1]
***
Maarif Şurası ve Haşir Risalesinin yazılış sebebi
AHMET GÜMÜŞ:
Bir gün Onuncu Söz’ün yazılışını bana şöyle anlattı:
Ankara’da Maarif Şûrası toplanmış, dinden tecerrüd eden programlarındaki dinsiz görüşleri, talebelere nasıl kabul ettireceklerine dair yaptıkları istişarî toplantıda, felsefe dersleriyle öldükten sonra dirilme olmayacağının talebelere anlatılmasına karar vermişler.
Bu kararın alındığı günlerde Üstadımız Haşir âyetini Barla Denizi (Eğridir Gölü) kenarında kırk defa okur ve Barla’ya döndüğünde Haşir Risalesini kaleme alır. Bilâhare İstanbul’da tab edilerek, Meclis’de mebus olan bir zata gönderilir ve Meclis kapısında mezkûr program hazırlayıcılarından biri ile karşılaşırlar.
Kitabı gören şahıs, ‘Said Nursî istihbaratıyla bizim çalışmalarımızdan haberdar oluyor ve bize karşı eserler yazıyor’ diyor. Bu haberi Üstada Kâzım Karabekir Paşa bildiriyor.
Üstad şöyle diyor: ‘Kardeşim! Maariif Şûrasının böyle bir karar aldığından benim haberim yoktu. Onların kararına göre Cenab-ı Hak Haşir Risalesi’nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı.’ [Şahitlerin Dilinden-1]
***
“Ben öyle talebe isterim ki…”
AHMET GÜMÜŞ:
Bir gün Zübeyir Ağabey rahatsızlanmıştı ve derse iştirak edemeyecek durumda idi. Bizden kendisini idare etmemizi istedi. Sungur Ağabey ile beraber ders için Üstadın yanına girdik. Zübeyir Ağabeyi sordu. Çarşıya filân gitti diye geçiştirmeye çalıştıksa da muvaffak olamadık. Ciddî bir tavır takındı. ‘Zübeyir olmayınca ders yapmıyorum. Zübeyir’i bulup getiriniz’ dedi. Sonra Zübeyir Ağabeyi bulup getirdiğimizde öyle bir hiddetlendi ki…
Ben Zübeyir’i öyle zannederim ki; değil parmak, kellesi gitse başsız gövdesiyle ‘Risale-i Nur… Risale-i Nur… ‘ diye koşacak bilirdim. Bir parmak rahatsızlığı ile benim ümidimi kırdı.
Ben öyle fedakâr talebe istiyorum ki, değil parmak, kol gitmiş aldırış etmeyecek. Böyle şeyler için kudsî davada tembellik gösterilmez. Said hak için hiçbir zaman kelleyi vermekten çekinmemiştir.
Risale-i Nur’lara her şeyini feda edecek, fedakâr talebe lâzımdır…
‘ Ben o esnada kalbimden geçirdim ki, ‘Hey Üstadım! Siz Zübeyir Ağabeye bu derece itab ediyorsunuz. Demek Risale-i Nur, talebesini bulmamıştır, ne gariptir.’ Bunun üzerine Üstad, ‘Risale-i Nur ve ben talebemizi bulmuşuz’ dedi. Esasen Zübeyir Ağabeyin şahsında bütün talebelerine ders vermek istiyordu. [Şahitlerin Dilinden-1]
***
“Risale-i Nur’ları muhtaçlara ulaştırın”
ALİ TAYYAR :
İman ve küfür mücadelesinin Hz. Adem (a.s.) zamanında başlayıp Kıyâmete kadar devam edeceğini, îman hizmetinde bulunma şerefinin, şereflerin en yücesi olduğunu, dünyayı tehdit eden dinsizliğe karşı Risale-i Nur’ların dinsizliğe karşı mutlak galibiyetinden bahsederek, Risale-i Nur’ları çok okuyup, çok tetkik edip, muhtaç olanlara ulaştırmanın bu zamanda en mühim bir vazife olduğunu bir saat kadar bize anlattı. Gitmek için müsaade istedik. Elini öptük. Üstad da alnımızdan öperek, bizi bağrına bastı. Ve başımızı iki eliyle sıvazladı.
Üstadın huzurundan ayrıldık. Bin kalemle Nur’ların yazıldığı Sav Köyüne müteveccihen köy yolunu tuttuk. Köy yolunda giderken, arkamızdan bir motosikletli yaklaştı. Ve bize hitaben, ‘Ancak birinizi götürebilirim’ dedi. Hüsmen Kardeş ‘Sen bin’ ben de ona, ‘Sen bin‘ derken, nihayet Hüsmen Kardeşi binmeye razı ettim. Ben ise yaya olarak bir saat sonra Sav Köyüne vardım. Köyde kalemleri kılıç olan ‘mübarekler heyetinden’ Hafız Mehmed bizi teksir makinelerinin bulunduğu bir saadethaneye götürdü.
İmanın tekniğe meydan okuduğuna yakinen şahit olduk.
Bir dağ köyü olan mübarek Sav’da yapılan hizmeti ve bu hizmeti yapanları görünce imanımız ve azmimiz bir kat daha arttı. Sav’da bir gece misafir olduktan sonra, ertesi gün memleketimize döndük.
[Şahitlerin Dilinden-1]