Daha kuvvetli rivayetlere göre Mekke’de, bazı görüş ve nakillere göre Medine’de, bazılarına göre ise de hem Mekke’de hem de Medine’de olmak üzere iki defa nâzil olmuştur. Umumî kabule göre, Kur’ân’dan ilk inen âyetler A’lâk Sûresi’nin ilk beş âyeti, bütün olarak ilk inen sûre ise Fâtiha Sûresi’dir ve 7 âyettir.
- Bir bakıma Besmele Fâtiha’nın, Fâtiha da Kur’ân-ı Kerim’in özü, hülâsası, çekirdeği hükmündedir.
Bu sûreye, Kur’ân’ın ilk sûresi olması ve onu açması özelliğiyle Fâtiha dendiği gibi, namazlarda okunmasının farzıyeti (Hanefîlere göre vacip olması) ve sahip bulunduğu üstün şereften dolayı “es-Seb’u’l-Mesânî”, sahip bulunduğu ana maksatlarıyla (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet) bütün Kur’ân’ın aslı, kökü, çekirdeği olduğundan, Kitabın Anası manâsında “Ümmü’l-Kitab,” okunarak şifa verdiği için “eş-Şâfiye” de denir. Fâtiha’nın 20’ye varan daha başka isimleri de vardır. Fâtiha’sız namaz olmaz.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
1 Rahmân 2, Rahîm 3 Allah’ın 4 Adıy’la 5/6
–Açıklama-
(1) Bizzat Kur’ân-ı Kerim’de, “Kur’ân okuyacağın zaman, (İlâhî Dergâh’tan, Allah’ın rahmet ve huzurundan) kovulmuş olan Şeytan’dan Allah’a sığın.” (Nahl Sûresi/16: 98) emri vardır. Bu bakımdan, Kur’ân okumaya başlarken, Besmele’den önce Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytani’r-racîm denir. Bunun en kısa manâsı, “İlâhî Dergâh’tan, Allah’ın rahmet ve huzurundan kovulmuş olan Şeytan’dan, farkında olayım veya olmayayım, onun kalbime kurduğu santral vasıtasıyla içime sürekli vesvese üflemesinden Allah’a sığınıyor, O’na dayanıp, O’na tutunuyor, O’nun lûtfuna, yardımına ve ihsanına iltica ediyorum.” şeklindedir.
(2) Rahmân, Allah gibi, başka dile tam tercümesi mümkün olmayan bir isim sıfattır. Cenab-ı Hakk’ın bir sıfatı olmakla beraber, isim olma ciheti öne çıktığından, Rahmân dediğimiz zaman hemen Allah akla gelir ve dolayısıyla Allah’ın dışındaki varlıklar için kullanılamaz. “Sonsuz ve sınırsız merhamet eden ve inanan-inanmayan, müslim-gayrı müslim hiçbir ayırım yapmadan bütün varlığı, hayat, beka, rızık, kabiliyet, sistem, âhenk vb. sonsuz nimetlerle donatan” manâsına gelir. Rahmân, ezele bakar. Allah, Rahmân isminin rûhundaki merhamet ve o merhametin tecellisi ile kâinatı yaratmıştır. Bu bakımdan, kâinat Rahmân’ın eseridir ve Allah’ın, Rahmân ismiyle tecelli eden Rahmet’i her şeyi kuşatmıştır.
Cenab-ı Hakk’ın kâinatla alâkalı iki türlü tecellisi vardır.
Bunlardan BİRİ, güneşin ışığıyla, ışığındaki renkler ve ısısıyla yeryüzünün tamamında tecelli etmesi gibi, O’nun kâinatla alâkalı bütün isimleriyle birlikte umûmî tecellisidir ki, buna Vahidî tecelli denir ve bu tecellî, O’nun Celâl tecellisidir. İşte Rahmân, Allah’ın bütün isimleriyle bütün kâinattaki (Vahidî) tecellisinin kaynağıdır. Kâinatta hakim olan muhteşem ve âhenktar sistem, tamamen Rahmân’ın tecellisinin neticesi olup, her şey, Rahmâniyet’in kanunları altında ister istemez Allah’a boyun eğmiş durumdadır. Bilhassa yeryüzü simasında bitkilerin ve hayvanların yaratılma, hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli sistem ve kabiliyetlerle donatılma, beslenip büyütülme ve idarelerindeki benzerlik, âhenk, düzen, lütuf ve merhamet, bütünüyle Rahmâniyet’in şualarıdır.
(3) Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) İKİNCİ TÜR TECELLİSİ, güneşin her bir varlıkta tecellisi, hattâ şeffaf cisimlerde görünmesi gibi, her bir varlıkta belli isimleriyle, o varlığın kapasitesi ölçüsünde hususî tecellisidir ki, buna Ehadî tecelli denir ve Cemalî tecellidir. İşte Rahîm, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) hususî rahmetini, yani, rahmetiyle her bir varlık için hususî (Ehadî-Cemalî) tecellisini ifade eder. Rahmân, küfür-iman, adalet-zulüm, hakkaniyet-haksızlık, güzellik-çirkinlik, iyi-kötü ayırımı yapmamasına mukabil, Rahîm, bilhassa yeryüzünde şuurlular âlemine bakar. Bu âlemde, dünyaya gelme, anne-baba, aile, ırk, renk, doğum ve ölüm yer ve tarihleri, fizikî yapı ve potansiyel kabiliyetlerin tayini ve vücudun çalışması gibi hususlar Rahmâniyet’in kâinatta tecelli eden cebrî kanunlarına tâbi olmakla birlikte, bu âlemin sakinleri olan insanları ve cinleri iradeyle donatma ve netice olarak iman-küfür, iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik, doğru-eğri ayırımı Rahîmiyet’e ait bir tecellidir. Ayrıca, iradelerini doğru yönde kullanıp Allah’a iman ve teslimiyeti tercih edenlere dünyada hususî yardımda bulunma ve Âhiret’te de ayrıca mükâfatlandırma, yine Rahimiyet’in tecellisidir. Farz-ı muhal, Rahmânî tecelli olmasaydı, kâinattaki diğer varlıklar gibi, biz de yokluktan vücud sahasına çıkamazdık. Rahîmî tecelli olmasaydı, bu defa da irade sahibi olamaz, irademizi doğru yönde kullanamaz, Cenab-ı Hakk’ın sanat harikalarını idrak edemez, din-iman-İslâm-peygamber nedir bilemez, Cennet ve ebediyete eremezdik.
(4) Allah, yaratılmaları, hayatları, hayatlarını devam ettirmeleri, rızıklanmaları, yetiştirip büyütülmeleri, ölüp sonra diriltilmeleri, yerlerine yenilerinin gelmesi… gibi her türlü hususiyetleriyle bütün varlıklarda, bütün kâinatta ve bütün zamanlarda tecelli eden isimlerin manâsını muhtevî, her türlü kemal sıfatlarına sahip, akla gelebilecek her türlü kusurdan, eksiklikten ve noksan sıfatlardan berî (mutlak uzak), beşer aklının asla idrak edemediği ve edemeyeceği, eşi, zıddı, benzeri olmayan Zât’ın has (özel) ismidir. Âlimlerin çoğunluğu, Allah isminin Kur’ân’ın diline başka bir dilden geçmediği, lâh, lâhe gibi başka kelimelerden türemediği ve mürekkep (iki isim veya bir isim bir ekten meydana gelen bir kelime) olmadığı konusunda ittifak halindedir. Allah (c.c.), Kendisi’ne ibadet edilmeye ve hayatın gayesi yapılmaya tek hak sahibidir (Ma’bud-u bi’l-hak, Maksud-u bi’l-istihkak). O, Zâtından dolayı sevilir. Her şey Allah’a bağlıdır ve Allah ile ayakta durmaktadır. Kâinatın yüzünün nûru ve ışığı Allah kelimesidir. Her hakikat Allah’a dayanır ve Allah kelimesinin olmadığı yerde ilimler evham, hayal ve seraptan ibaret kalır. O’nun varlığı o kadar açıktır ki, bir insan, kendisinin ve kâinatın varlığından şüpheye düşebilir, fakat O’nun varlığında asla şüphe söz konusu değildir. O, tecellilerinin şiddeti veya yoğunluğundan dolayı görülmez. O’nun nûru, O’na bakan gözler için bir perdedir. O, ma’bud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mâ’buddur. O, dertlilerin dermanı, yaralı gönüllerin şifasıdır. Kalbler, O’nu anmakla oturaklaşır. O’nu bulan her şeyi bulmuş, O’nu yitiren de her şeyi yitirmiştir demektir.
(5) İsim, “yüksek oldu, yüce oldu” manâsına Se-Mâ fiilinden veya “alâmet oldu, işaret oldu” manâsına VeSeMe fiilinden türemiştir. Allah ism-i zâtıyla ilgili olarak, her iki manâ da nazara alınabilir ve dolayısıyla “Allah ismi”, Allah’ın zâtıyla ve isimleriyle yüce olduğunu, Allah dendiği zaman da insanın aklına yalnızca, önceki dipnotta kısaca ifade edilen hususiyetleriyle Allah’ın (c.c.) geldiğini ifade eder. Cenab-ı Allah (c.c.), Zâtıyla malûm değil, ma’ruftur. İlim, kuşatmayı gerektirir ve bilen, bilinenden büyüktür. Ma’rifet ise, en kısa, en öz manâsıyla tanıma demektir. Allah, Zâtıyla tanınır. O’nu tanımada eserleri fiillerine, fiilleri isimlerine, isimleri sıfatlarına, sıfatları şuûnuna, şuûnu da Zâtına birer menfez teşkil eder.
Meselâ, güzel bir yazı (eser),
- aklımıza yazmak fiilini (fiil),
- yazmak fiili yazar ismini (isim),
- yazar ismi yazarlık sıfatını (sıfat),
- yazarlık sıfatı yazma fonksiyon, kabiliyet ve vazifesini (şe’n),
- bunlar da o yazının sahibini (zât) akla getirir.
Bunun gibi, meselâ kâinat, baştan sona birbiriyle münasebet içinde sayısız eserlerin bütünüdür. Bütün bu eserler, yok iken var kılınmakta, yani yaratılmaktadır. Her yaratma fiilinden yaratıcı ismine, oradan yaratma sıfatına, yaratma sıfatından, O’nun münezzehiyetine muvafık şekilde böyle bir sıfata ve “kabiliyet”e sahip olma hususiyetine, oradan da Yaratıcı Zât’a uzanırız. Bu seyahat, akıl ve tefekkürle zihnen olabileceği gibi, bilhassa Tasavvuf’ta sistemleştirildiği şekliyle kalb ayağıyla; gönlü günahlardan, Allah’ın dışında her şeyden (mâsivâ) temizleyerek, müşahede ve mükâşefe yoluyla da olur.
Belki, en salim, özellikle ilimlerin çok fazla geliştiği, aklın ve ilmin öne çıktığı günümüzde çok daha önemli, her bakımdan daha câmî (kapsamlı) bir yol olarak, insanın mutlak Kudret karşısındaki mutlak aczini, mutlak Servet veya Zenginlik karşısındaki mutlak fakrını idrak ve dolayısıyla, parlak bir ayna veya şeffaf bir su damlacığı mesâbesindeki bu idrakte yansıyan mutlak Kudret ve Servet’e karşı mutlak şükür, bunların Sahibi’ne ulaşma, ayrıca başkalarını da ulaştırma adına mutlak şevk ve O’nun eserleri üzerinde tefekkür yoluyla da gerçekleşir.
(6) Bu mübarek kelime (Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm: Rahmân, Rahîm Allah’ın ismiyle), İslâm’ın şiarıdır ve her hayırlı işe onunla başlanır. Bütün varlıklar, onunla hayata erer ve hayatlarını onunla devam ettirirler. Bu kelimenin manâsı, “Rahmân, Rahîm Allah’ın ismiyle” olduğu gibi, ayrıca, “Rahmân, Rahîm Allah’ın adına”dır da. Yani, her varlık, yaptığı her hayırlı işi Allah adına ve O’nun ismiyle yapar. Küçücük tohumlar, O’nun Rahmâniyetinin kanunları altında Allah diyerek, Rahîmiyetini, yani hususî rahmetini dilenerek O’nun adına çimlenir, toprağın altında fenâ bulur (âdeta yok olur) ve sert toprağı, taşı, kayayı delip gün yüzüne çıkarlar. Öyleyse insan da, iradesiyle daima Allah demeli, her yaptığı hayır olmalı ve dolayısıyla O’nun adına, O’nun rızasını kazanma uğruna yapmalı; bu şekilde her işine Allah’ın ismini anarak, “Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” diyerek başlamalıdır. Besmele, bir takım âlimlere göre Kur’ân’ın her sûresinin ilk âyetidir ve dolayısıyla namazda da her sûrenin başında okunması farzdır. Hanefîler’e göre ise, her sûreden bir âyet değilse de, başlı başına bir âyettir ve Kur’ân’da sûrelerin başına konması, aralarını ayırmak ve teberrük içindir. Bununla birlikte, Fâtiha’nın başında ilk âyet olarak da kabûl edilir. Her ne şekilde olursa olsun, Besmele, Arş-ı A’zam’dan insanların kalbine uzanmış nurânî bir iptir; manâsındaki yüceliği kavrayıp feyiz ve bereketinden istifade eden herkes, ona tutunarak insanî arşa çıkabilir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَۙ
2. Bütün hamd, 7 Âlemlerin 8 Rabbi 9 Allah içindir:
-Açıklama-
(7) Önsöz’de, ayrıntılı meal vermeye çalışacağımız ifade edilmişse de, kavramları aynen tercüme etmek mümkün olmadığından, çalışma boyunca zaman zaman onları tercüme etmeden verecek ve dipnotlarla kısaca açıklamaya çalışacağız.
HAMD, övmek ve şükürden öte, ikisini de içine alan ve daha başka manâları da bulunan bir kelimedir. Övme, övülmeye lâyık bir sıfat veya başarı karşısında olur. Şükür, şuurlu varlıkların kendilerine ulaşan nimetler karşısında duyduğu teşekkür sözü ve tavrı olmasına mubakil, hamdde, kendisine hamdedilen zâtın bütün sıfat ve fiilleriyle teşekküre, övgüye lâyık bulunması önemlidir. HAMD, Allah’tan bize bir iyilik veya nimet ulaşsa da ulaşmasa da, kulluğumuzu, aczimizi anlayıp, O’na minnet ve şükran duygularımızı ifade etme bakımından karşılıksız, beklentisiz ve samimî olarak O’na yönelmenin ifadesidir; dolayısıyla da, şükürden üstündür. Şükür, sadakat; hamd ise, ihlâs makamıdır. HAMD, ayrıca, nimete şükür değil, nimetlendirme fiilini ve nimet vereni idrak makamıdır da. Cenab-ı Allah (c.c.), bizatihî Allah oluşu, ayrıca Rahmâniyet ve Rahîmiyet’i, sonra bütün âlemlerin Rabbi olmasıyla bizatihî hamde lâyıktır. Diğer varlıklarda övgü ve teşekkür gerektiren ne kadar güzellik ve onlardan kaynaklanan ne kadar iyilik varsa, hepsi Allah’tan ve O’nun Rubûbiyeti’nin, ayrıca muvaffak kılmasının neticesi olduğu için, yaratılışın ilk gününden ebede kadar, her kim, kime, ne şekilde övgüde ve teşekkürde bulunursa, bunların hepsi öncelikle Allah’a aittir. Bu bakımdan, el-hamdü li’llâh dendiğinde, kendisine dayanılan, şaşkınlığa düşüldüğünde kendisine sığınılan, ihtiyaç halinde kendisine el açılan ve sadece kendisine ibadet edilen bir ma’bud manâsı kastedildiği gibi, O’nun dışındakilere ma’budiyet vermeme manâsı da kastedilir. Ayrıca burada, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz tasarrufu, sonsuz ve sınırsız Cemâl’i karşısında kendinden geçme ve kendini O’nun kapısında bir kul, bir köle görme manâsı da söz konusudur.
(8) Âlem, “alâmet ve işaret olma” kökünden gelir. Bu açıdan, atomlardan, hattâ atom-altı parçacıklardan nebülozlara, galaksilere kadar her varlık kendi içinde bir bütün olarak Allah’ı gösterdiğinden, başlı başına bir âlemdir. Bunun yanısıra âlemler, temelde Gayb ve Şahadet Âlemi diye ikiye ayrılır. Lâhût Âlemi, Rahamût Âlemi, Ceberût Âlemi, Melekût Âlemi ve Misâl Âlemi, Gayb Âlemi’ne dahildir. Âlem-i Şahadet, bütün gökleri ve yeriyle, içinde bulunduğumuz şu maddî âlemdir. Her bir âleme ayrı bir mekân aramaktansa, onu ayrı bir boyut gibi düşünmek daha yerinde olabilir. İçinde bulunduğumuz Şehadet Âlemi’nde bu âleme has biçimler alan hakikatler, her âlemde, yine o âleme has şekiller olarak tezahür eder. Meselâ, rüyada ruh, Âlem-i Misal’e girer ve hakikatlerin buradaki şekilleriyle karşılaşır. Âlemler, bir başka açıdan Ruhlar Âlemi, Şahadet Âlemi, Berzah Âlemi ve Âhiret Âlemleri şeklinde de sınıflandırılır. Daha başka bir açıdan, fizikî ve astronomik âlemlerden de bahsedilebilir. Âlem kelimesinin Allah’ın Rabb ismiyle birlikte kullanılması, bilhassa Rubûbiyet’in mutlak tasarrufu açısından önemlidir. Yani, canlı-cansız, basit-mürekkep (bileşik) her varlık, her sistem Allah’a bir işarettir. Bu işaret öylesine açıktır ki, âdeta cansız, katı maddeler ve bitkiler dahi şuurlu birer varlık şeklinde düşünülerek, âlem kelimesi, âlemîn şeklinde şuurlu ve akıllı varlıklar için kullanılan çoğul kalıbına dökülmüş, cansız ve şuursuz varlıklar, şuur ve akıl sahibi varlıklar gibi gösterilerek, Cenab-ı Allah’a işaret olma hususiyetleri vurgulanmıştır.
(9) Rabb, ism-i fâil (özne) manâsında bir masdardır. “Terbiye eden, büyüten, yetiştiren, bakımını-görümünü yapan” demektir. İsm-i fâil olan “mürebbî” yerine, masdar olan rabb’in tercih edilmesi, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) terbiyesinin kâmil terbiye ve dolayısıyla Rabb’in, mürebbînin ta kendisi olduğunu ifade içindir. Terbiye, cansızlardan bitkilere, oradan hayvanlara ve insanlara kadar her bir varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi, varlık gayesine, yani “kâb-ı kavseyn”ine, “kemalât arşı”na ulaştırılması demektir. Kâinatta geçerli bütün kanunlar, meselâ, gezegenlerin hareketi, genel çekme ve itme kanunları, canlılardaki neşv ü nemâ (doğma, gelişme, büyüme) ve üreme kanunları, kısaca bütün bu kanunlar, Rabb’in terbiyesinin birer ismi, birer unvanı olduğu gibi, insanların Din kaideleriyle terbiye edilip gerçek insanlığa yükseltilmeleri de, yine Rabb’in terbiyesiyledir. Bu sebeple, Tevhid-i Rubûbiyet, yani kelimenin tam manâsıyla, Allah’tan (c.c.) başka mutlak manâda bir terbiye edici varlık, kurum ya da disiplini tanımayıp, Rabb olarak yalnızca Allah’ı kabûl etmek, kâmil manâda Allah’a imanın esaslarındandır.
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِۙ
3. Rahmân ve Rahîm;
مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِۜ
4. Din (Hesap ve Hüküm) Günü’nün 10 Mâliki.11
-Açıklama-
(10) Din, “baş eğmek, itaat etmek, hakkını almak, borçlanmak, âdet edinmek, baş eğdirmek, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükâfat vermek, hizmet etmek, borç vermek” gibi manâlarıyla, Dâ-Ne fiilinin masdarıdır. Allah, insanı yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmış, fevkalâde mükemmel ve bütün kâinata model olarak yaratıp, yaratılmış varlıklar hiyerarşisinin zirvesine oturtmuştur. Onun varlık hamuruna, ilk anda menfî gibi görünmekle birlikte, kendileriyle iradeye dayalı mücadele ve iyi yöne kanalize edilebildikleri takdirde büyük hayırlara vesile olacak unsurları da ilave etmiştir. İnsan, bu unsurlara mağlûp olmasın, özündeki güzellikleri de çürütmeden, hayırlarda kullansın diye peygamberler göndermiş ve nasıl davranması gerektiğinin kaidelerini ihtiva eden kitaplar indirmiştir. Bütün bunlar, Allah’ın insan üzerindeki emaneti, bir başka ifadeyle, insana verdiği borçtur.
- Istılahî (terim) manâsıyla Din, yukarıda sözünü ettiğimiz kaideler bütünü, insanları kendi iradeleriyle bizzat hayra sevk eden İlâhî kanunlar mecmuasıdır. İnsan, Allah’ın bu nimeti karşısında O’na şükretmeli, Kitabındaki emir ve yasakları yerine getirmeli, yani O’na boyun eğip, itaat etmelidir.
Allah, işte bu itaat ve itaatsizliğinden, şükür veya nankörlüğünden dolayı insanı bir başka diyarda (Âhiret) sorguya çekecek, ya onu mükâfatlandıracak veya cezalandıracaktır (tecziye). Dünya hayatı bir “gün” olduğu gibi, bu sorgulama ve tecziyenin (cezalandırma veya mükâfatlandırma) yapılacağı zaman dilimi de başlı başına bir “gün”dür. O gün, bütün iman, ibadet, muamelât ve ukûbât şubeleriyle Din’in manâ ve mahiyeti ortaya çıkacaktır. Bütün bu özelliklerinden dolayı bu güne, “Din Günü” denmiştir.
(11) Mâlik kelimesi, melik şeklinde de okunur ki, bu itibarla, hem milk, hem de mülkün sahibi manâsına gelir. Allah (c.c.), Din Günü’nde yegâne meliktir. Dünyada, hikmeti ve onun iktiza ettiği imtihan gereği, bazıları belli ölçülerde hükümdarlık ve idarecilik hakkına sahip olabilir. Ne var ki, Din Günü’nde hüküm, sadece ve sadece Allah’a aittir. Yeryüzünde meliklik taslayanlar, orada kendi başlarının çaresine düşer ve çaresizlikle kıvranır dururlar ve o gün sadece Hakîkî Mâlik konuşur: Kimindir bugün mutlak mülk ve hakimiyet? Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’ındır (Mü’min Sûresi/40: 16). Mâlik, ayrıca mülk sahibi demektir ki, Mahşer’i, Sırat’ı, Cennet ve Cehennemiyle Âhiret âlemlerinin mülkü ve sahipliği tamamen O’na aittir.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُۜ
5. (Allah’ım!)12 Ancak Sana ibadet eder,13 ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.14
-Açıklama-
(12) Bir hadis-i şerifte, Cenab-ı Allah’ın, “Fatihanın yarısı Benim, yarısı da kulumundur.” buyurduğu, onun bu âyete kadar Allah’a ait olup, bu âyetin, Allah ile kul arasında, bundan sonraki âyetlerin ise kula âit bulunduğu ifade edilir. (Müslim, “Salâh,” 38) İnsan, bu âyete kadar Cenab-ı Allah’a (c.c.) gâibde (3. şahıs gibi) hitap eder. Buraya kadarki âyetleri âdeta O’na yükselmede merdiven gibi kullanır ve nihayet O’nun huzuruna çıkarak, bu âyetle, zikrettiği bütün sıfatlara sahip bulunan O Zât karşısındaki kulluk konumunu kavrama şuuruyla O’na doğrudan hitapla kulluğunu ifade etmeye çalışır.
(13) İbadet, “bir işi azim ve hırsla yapma” manâsında ABeDe fiilinden türemiştir. Tam bir saygı, boyun eğmişlik, olabildiğine ürperti içinde ve belli bir sistem dahilinde, iç ve dış bütün duygular, fikrî melekeler, kalb, kafa, hisler ve vücudun tamamıyla Allah’ın istediği çerçevede yapılan kulluk demektir. Burada geçen ibadet ederiz ifadesi fiil olarak geldiğinden, aynı fiilden türeyen ve tevazu gösterme, yüz yere sürme anlamına gelen ubûdet ile, Mevlâ’ya karşı sistemli olarak kullukta bulunma anlamındaki ubûdiyet, ibadet ederiz sözünden anlaşılan manâya dahildirler. Ancak Sana ibadet ederiz denmekle, Tevhid-i Ubûdiyet, yani, Allah’tan başka hiçbir güç ve hiçbir nesneye ibadet etmediğimizi/etmeyeceğimizi açıkça ilan ederiz. Kelimenin fiil olarak kullanılması, ibadetin bir defaya mahsus olmayıp, bir sistem dahilinde tekrar-ber-tekrar yapılmasına; çoğul olarak gelmesi, cemaatle ibadetin daha güzel olduğuna ve (i) bütün organları, hücreleri ve zerreleriyle fert, (ii) herhangi bir yerde ibadet için bir araya gelmiş mü’minler, ve (iii) halka halka Kâbe’yi kıble edinmiş bütün yeryüzündeki mü’minler olarak değişik cemaatlere işaret eder.
(14) İslâm’daki Ma’bud-kul münasebeti bir başka dinde olmadığından, yanlış anlamalara yol açabilmektedir. Kadisiye savaşlarında İran orduları komutanının, “Mesajınız nedir? Ne için savaşıyorsunuz?” sorusuna, İslâm orduları komutanının elçisi Hz. Rebi’ ibn Âmir’in (r.a.) verdiği cevap, İslâm’da kulluğun manâsını çok güzel ortaya koymaktadır: “Biz, insanları yerlerin basıklığından göklerin enginliğine, her türlü sahte ilâha ve güce tapınmadan bir Allah’a kulluğa ve sahte dinlerin karanlığından İslâm’ın aydınlığına çağırıyoruz.” (A. Cevdet Paşa, 1: 391)
Allah’a kulluk, başka her türlü kulluktan kurtulmayı gerektirdiğinden ve netice verdiğinden, insan hürriyetinin yegâne vasıtası ve insan için yegâne şeref kaynağıdır. Allah’a kulluk dairesinde, peygamber dahil hiçbir insan diğerinden büyük değildir; yani ne kadar büyük olursa olsun, her insan kuldur ve asla ibadete lâyık olamaz. Cemaatle namaz ve Hacc, bunun en açık olarak ilan ve müşahede edildiği ibadet tarzlarıdır. Bilhassa, güya insanın özgürlüğü adına Allah’a baş kaldırmış sistemlerin mensubu, Firavun misali biri de olsa, menfaati için en basit şeylere ibadet eden bir firavundur. İnatçı ve güçlü görünse de, bir lezzet için nihayet zilleti kabûl eder. Küçük bir menfaat ve lezzet uğruna, şeytan gibi şahısların ayağını öpebilir. Belki cebbar bir mağrurdur; fakat musibetler, kimsesizlikler, çaresizlikler karşısında kalbinde bir dayanak ve sığınak noktası bulamadığı için zâtında gayet âciz, acziyle beraber servet, güç ve iktidar sahiplerine sığınmış bir zelildir. Bütün gayesi, arzu ve heveslerini tatminden ibaret olduğundan, menfaatleri uğruna her yolu meşru gören hilekâr ve merhametsiz bir bencildir. Buna karşılık, Kur’ân’ın talebesi olan mü’min, Allah’a kuldur ama maddî-manevî en büyük makam ve mevkî sahiplerinin bile önünde eğilme zilletine düşmeyen aziz bir kuldur. O, Cennet gibi en büyük bir menfaati dahi Allah’a kulluğuna gaye yapmayacak kadar samimi ve yürektendir. O, mütevazıdır, yumuşak huyludur, fakat kendisini Yaratıcısı’nın izni haricinde kimseye itaate mecbur bilmez. Zatında fakirdir, zayıftır, ancak durumunun idraki içinde öyle bir Zât’ın kudret ve servetine dayanır ki, kimseye el açmaz, kimseden yardım dilenmez ve kalbindeki imanla dünyaya meydan okuyabilir.
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَۙ
6. Bizi Dosdoğru Yol’a 15 hidayet et.16
-Açıklama-
(15) “Dosdoğru Yol” olarak çevrilen Sırât-ı Müstakîm tamlamasındaki sırat, çoğulu olmayan bir kelimedir. İnişli-çıkışlı, bazen geniş bazen dar, geçilmesi zor yol demektir. Bir hadis-i şerifte, inişli-çıkışlı, kenarlarında surlar ve sınırlar, bir de dışarıya açılan kapı ve pencereler, kapılarının üzerinde örtüler bulunan bir yol veya köprü olarak tarif edilir. (Ahmed ibn Hanbel, 4: 182−183) Tarifte yer alan surlar ve sınırlar, (İslâm’ın temel ölçüleri) demek olan Şeriat’tır; kapılar, haramlardır. Surlar veya sınırlar aşılmamalı; baş, hiçbir zaman kapılardan dışarı çıkarılmamalıdır. Kur’ân, bilhassa belirlilik takısı “lâm-ı tarif”le birlikte kullandığında, tek bir sırattan bahseder. Sırat’a uzanan ve ona götüren yollar (sebîl) çoksa da, üzerinde yürümenin zor olması açısından hem geniş hem dar, inişli-çıkışlı olan Sırat, Allah’a götüren tek ve doğru yol olması açısından cadde-i kübra, yani büyük ve geniş bir şehrah (ana yol) demektir.
Sırat’ın ‘müstakîm (dosdoğru)’ sıfatıyla anılmasının çok manâları vardır.
Bu yol, her türlü aşırılıktan uzak, mûtedil, hiçbir eğriliği olmayan (Kehf Sûresi/18: 1) Kur’ân yolu ve İslâmiyet yoludur. Bu yol, ekonomi sahasında ne liberal ne devletçi, idarî sahada ne mutlakiyetçi ne anarşiye açık, düşünce sahasında ne realist ne idealist, inanç sahasında ne maddeci ve dünyaya has ne de sadece uhrevîliği ve ruhbanlığı öngören bir yoldur. O, insan psikolojisini ve yaratılış gerçeklerini gözeten bir ‘orta yol’dur. O, ahlâkı ve insan terbiyesini de bu açıdan ele alır. Ondaki akıl melekesini (fakülte) cerbeze (demagoji) ve hamakat (ahmaklık) uçlarından hikmet merkezine; şehvet duygusunu humûdet (karşı cinse alâka duymama) ve fücûr (şehevî sapkınlık, hedonizm) uçlarından iffet merkezine ve gazap melekesini, tehevvür (aşırı ve yersiz öfke), zulüm ve korkaklık uçlarından şecaat (yerinde kullanılan cesaret) ve adalet merkezine çeker.
(16) Hidayet, tatlılıkla elinden tutup götürme, birlikte gitme demektir ki, burada gerçek terbiye veya eğitimin de usûlü ortaya konmaktadır. Hidayet, Kur’ân’da kullanılan ıstılahî (terim) manâsıyla “iletmek” demek değildir. “İletmek” nötr bir kelimedir; halbuki hidayet, Kur’ân-ı Kerim’de bir-iki istisna dışında (Sâffât Sûresi/37: 23), müsbet manâda kullanılır ve kendisi bizatihî doğruluktur. Nitekim zıddı dalâlet olup, doğru yoldan sapmayı ifade eder. Hidayet kelimesi, âyette He-Dâ fiilinin emr-i hâzır (muhataba emir) kipinde (ihdi) kullanılmıştır. Bu kip, küçükten büyüğe dua ve rica ifade eder. HeDâ fiili, hem geçişli hem geçişsiz olarak kullanılır. Bu da, hidayetin hem vasıtalı hem vasıtasız olabileceğine işaret eder. Cenab-ı Hakk (c.c.), imanı, insanların iradesi ve cehdi karşısında kalblerinde bir ışık olarak yakar. Fakat bu yakmada, insanların iradesi ve cehdi âdî bir şart olmakla birlikte, asla hidayet ve imanın asıl sebebi değildir. Bu gerçeği çok güzel anlatan bir sözde, “O, aramakla bulunmasa da, O’nu bulanlar, ancak arayanlardır.” denmiştir. Hidayette birinci vasıta, kitap ve peygamberlerdir. Peygamberlerin olmadığı zamanda ise onların çizgisini hiç sapmadan takip edenlerdir ki, bunlar, hemen bir sonraki âyette ifade edilecektir.
صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالِّينَ
7. Kendilerine nimet lûtfettiklerinin17 yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların18 ve dalâlette olanlarınkine19 değil.
-Açıklama-
(17) Ehl-i Sünnet’in Matüridiye koluna göre, akl-ı selim sahibi her insan kâinat ve hayat üzerinde tefekkürle Yaratıcı’nın varlığına ulaşabilirse de, kimse aklıyla Sırat-ı Müstakîm’i bulamaz. Meseleyi insanın sadece ferdî ve içtimaî (sosyal) hayatı açısından ele aldığımızda bile karşımıza çıkacak tablo şudur: İnsan, varlıklar içinde müstesna bir yere sahiptir. En güzel şeylere meyleder ve en güzel şeyleri ister. Arzu ve isteklerinin tedarikinde çok sanatlara, çok mesleklere ihtiyaç duyar. İçtimaî bir varlık olarak, kendi emeğinin ürününü başkalarınkiyle paylaşmak mevkiindedir. Bunun yanısıra, yukarıda arz edildiği üzere, sahip bulunduğu akıl, gazap, güç, şehvet gibi temel melekeler ve duyguları yaratılıştan sınırlandırılmamıştır. Bunların da terbiyesi gerekir. Dolayısıyla insan, gerek ferdî, gerek içtimaî hayatı açısından sırat-ı müstakîme, orta bir yola çekilmek mecburiyetindedir ki, bunun adı adalettir. Bu adaletin temel prensiplerini bütün insanların aklı bir araya gelse yine de idrak ve tesbit edemez. Şu halde küllî bir akla ihtiyaç vardır. Bu küllî akıl Din şeklinde tecelli etmiş, Allah tarafından tayin ve tesbit buyrulup, peygamberler tarafından da tebliğ edilmiştir. Diğer insanlara düşen, tamamen ferdî sahaya ve içtihada bırakılmayan temel hususlarda peygamberlere itaat ve onların çizgisini takip etmektir. Allah’ın insanlara en büyük nimeti Din nimetidir. Bununla insanlar, dünyada ve Âhiret’te gerçek saadete ulaşır ve var olmanın hakikî gayesini gerçekleştirirler.
Din, peygamberler tarafından tebliğ edilmiştir ve kâmil manâda onlar tarafından temsil edilmiştir. Peygamberlerin bulunmadığı zamanlarda ise, şu âyette anılan zatlar insanların Sırat-ı Müstakîm’e ulaşmasında ve bu yolda dosdoğru gidebilmelerinde REHBERLİK ederler: Kim Allah’a ve (o şanı yüce) Rasûl’e gerektiği şekilde itaat ederse onlar, Allah’ın kendilerini (tam hidayet) nimetiyle serfiraz kıldığı şu seçkin insanlardan (en azından biriyle) beraberdirler (ve Cennet’te de onlarla beraber olacaklardır): NEBÎLER; (bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan) SIDDÎKLAR; (başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şahadet eden) ŞAHİTLER ve (her söz ve hareketlerinde kusursuz ve ıslah gayesi güden) SALİHLER. (Nisâ Sûresi/4: 69) Her zaman sıddîklar, şehidler ve (âyette geçen özel manâsıyla) sâlihlerden biri veya birkaçı mutlaka bulunur.
Bunlar, bilhassa ilmî ve manevî sahada insanlara rehberlik yaparlar. Kur’ân, daha Fâtiha Sûresi’nde bizden Sırat-ı Müstakîm’e hidayet olunmamız için dua etmemizi istemekte ve herkes Sırat-ı Müstakîm’in ne olduğunu tam idrak edemeyeceği için de onu söz konusu şahısların yolu olarak tarif etmektedir. Burada, İslâm’ın bazı kişileri öne çıkarıp, başkalarının bunlara sadece itaatı emrettiği gibi bir sonuca varılmamalıdır. Varlık âlemlerinde her topluluğun (ümmet) mutlaka bir rehberi vardır. İradeyle serfiraz insanlık âleminde temel prensipler açısından yol gösteren bu rehberin etrafındaki topluluk, kamuyu ilgilendiren bütün meseleleri “istişare” ile halleder. Bu da, şüphesiz fikir, bilgi ve tecrübe sahibi olmayı gerektirir; hattâ buna teşvik manâsı taşır. Ayrıca Kur’ân, pek çok âyetiyle aklı kullanmayı, tefekkürü, derin düşünmeyi, her meselenin künhüne vâkıf olmayı, ilmi ve ilmî araştırmayı emreder. Bundandır ki, belki de tarihte en geniş sistemli düşünce hürriyeti, 8–11. asırlarda İslâm dünyasında yaşanmıştır.
(18) Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın nimetlendirdiği kişilerce temsil edilen Sırat-ı Müstakîm’in karşısında iki zümrenin yolundan da insanları sakındırmaktadır. Bu iki zümrenin, Sırat-ı Müstakîm’den sonra anılması, ilk anda onların bu yoldan sapan zümreler olduğunu akla getirmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de, Cenab-ı Allah’ın (c.c.)
- kasten bir mü’mini öldürenlere (4: 93),
- savaştan kaçanlara (8: 16),
- imandan sonra inkâr edenlere (16: 106),
- Din’e daveti kabûl ettikten sonra, hâlâ din hakkında ileri geri tartışıp, itirazlarda bulunanlara (42: 16),
- Allah hakkında kötü kötü zanlar besleyenlere (48: 6)
- gazap ettiğini okuyoruz. (Allah’ın gazap etmesi, bizim kızdığımız gibi bir kızma değildir. Böyle ifadelerden maksat, lâzım-ı manâ, yani o ifade ile neticede neyin kastedildiğidir. Dolayısıyla Allah’ın gazap etmesi, şiddetli cezalandırma ve mahkûm etme demektir.)
Ayrıca, Allah’ı tanımayıp,
- haksız yere peygamberlerini öldürmeleri (2: 61),
- kıskançlık ve ırkçılık sebebiyle bile bile Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a inanmayı reddetmeleri (2: 90),
- Hz. Musa (a.s.) zamanında Allah’ın Dini’ne girdikten sonra buzağıya tapmaları (7: 152, 20: 86) ve Sebt gününün haramlığını çiğnemeleri (5: 60, 7: 166) gibi sebeplerle Yahudilerin Allah’ın gazabına uğradıkları belirtilir.
Temelde hemen hepsi Allah’ı tanımama ve O’na isyana dayalı bu davranış ve/veya sıfatların tamamı, en azından Efendimiz dönemi ve öncesi itibariyle, istisnaları dışında Yahudilerde bulunduğu ve bu davranış ve sıfatlarıyla bu tür Yahudiler Allah’ın gazabına uğramanın tam temsilcileri oldukları için, Rasûl-ü Ekrem, “gazaba uğrayanlar” ifadesini bu kabil Yahudiler olarak tefsir buyurmuşlardır. (Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 2; İbn Hanbel, 4: 378). Yahudilerin burada sözü edilen davranışları ve defalarca Allah’ın gazabına uğradıkları Tevrat’ın pek çok yerinde de söz konusu edilmektedir. Meselâ: Sayılar, 16: 12–24, 31–35, 41–50, 21: 4–6; Tesniye, 4: 25–29; 9: 9–29. Tesniye, 9: 24’te Hz. Musa’nın, kavmine aynen şöyle söylediği anlatılır: “Sizi bildiğim günden beri Rabb’e karşı âsî oldunuz.” Kur’ân-ı Kerim’de sözünü ettiğimiz Yahudiler için kullanılan ifadelerden çok daha serti İncillerde Hz. İsa’dan nakledilir. (Bk. Matta, 12: 34–35; 23: 2–7, 23–33.) Bununla birlikte, sözkonusu davranış ve sıfatlar kimlerde bulunursa, onlar da gazaba uğrayanlar grubuna dahildirler. Bediüzzaman, Sözler’in sonunda Lemeât’ta “Fâtiha’nın âhirinde işaret olunan üç yolun beyanı” başlığı altında, sûrede zikrolunan Sırat-ı Müstakim’i, üzerinde gazap hak olmuşların ve sapıp gitmişlerin yollarını Kur’an yolu, bir açıdan enaniyet veya nefisperestlik ve tabiatperestlik yolları olarak çok güzel tasvir eder. Son iki yolu iki “tağut” olarak “ene”, yani ego, insan enaniyeti ve tabiat(perestlik) temsil etmektedir.
(19) Kur’ân-ı Kerim’de dalâlet, peygamber gibi en yüksek manevî makama sahip bir zâtın kendi seviyesinin az altında yaptığı bir işten Allah’a şirk koşmaya kadar dosdoğru yoldan her türlü sapmayı ifade eder. Genel ıstılahî manâsıyla, imandan sonra küfre düşüp, imanı küfürle değişme (2: 108), Allah’a şirk koşma (4: 116), Allah, melekler, bütün semavî kitaplar, iman noktasında aralarında ayırım yapmadan bütün rasûller ve Âhiret Günü’nden biri, birkaçı veya tamamına inanmama (4: 136) dalâletin ta kendisidir. İşte, Hz. İsanın takipçileri, başlangıçta yolları doğru olduğu ve civanmertlikle Din’i kucaklayıp onun hakikatine sahip çıktıkları halde, daha sonra içlerinde yanlış yollara sapanlar dalâlete düşenlerin birinci derecede şümûlüne girdiği için, Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu ifadeyi onlar içindeki sapkınları kastederek, “Dalâlete düşenler, Hıristiyanlardır.” şeklinde tefsir buyurmuşlardır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, esasen belli karakterlere, sıfatlara ve davranış biçimlerine dikkat çekip, onları müşahhaslaştırdığı bu tefsiriyle gazaba uğramış ve sapıp gitmiş insanların, toplulukların ruh portresini çizmekte ve kimlerin hangi sıfat ve davranışlarla gazaba uğrayacağını, kimlerin de hangi davranış, inanç ve sıfatlarla dalâlete düşeceğini açıklamaktadır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ
Ali Ünal