- Belâlar Ağızdan Çıkan Sözü Takip Eder..
- Hacc Parasını Muhtaç Komşusuna Verince..
- Nurlu Meclisler..
- Kıyas Tesellisi ..
- Üç Tip İnsan..
BELALAR AĞIZDAN ÇIKAN SÖZÜ TAKİP EDER
Dil, Allah’ın âdemoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Fakat insan bu nimeti kullanmadan önce çok düşünmeli, maksadını ifade ederken ağzından çıkanlara özen göstermelidir. Çünkü insanın ağzından çıkan bu sözler dua yerine geçip insanı o ifadenin anlamı çerçevesinde bir neticeye mahkûm edebilir.
Seleflerimiz “söz vücut bulur”, “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır” derken de bu hassasiyetlere dikkat çekmişlerdir. Hususiyle büyük ve iddialı sözler, daima hüsran kapıları açar. Zira azamet ve kibriyalık, Hakk’a mahsustur. Kim bu alana girebilecek söz ve tavır içine girerse zilleti tadacak demektir.
- “İnsanoğlu ağzından çıkan cümlelerin, beyninden çıkan düşüncelerin bütün evreni dolaşıp tekrar onlara geri döndüğünü bilse eminim çok daha dikkatli olurdu. -Albert Einstein- ” der…
KUR’ÂN’I KERİM DE bu konuyla ilgili yusuf suresinde örnekler vardır.. işte onlardan iki tanesi..
□ Yakup (as), “O’nu alıp götürmeniz, beni gerçekten üzer.” mukabelesinde bulundu: “Siz O’nu unutup kendinizle meşgulken bir kurdun gelip O’nu yemesinden korkarım.” (Yûsuf Sûresi-13)
- Rivâyet olunur ki:
Ya‘kûb (a.s.) rü’yâda gördü ki, dağın başında Yûsuf (a.s.) sahrada iken on kurt Yûsuf (a.s.)’a hücum etti. Yûsuf (a.s.) aralarında kayboldu. O’nun için Ya‘kûb (a.s.) Yusuf (a.s.)’ı kurt yemesinden korkarım dedi ve bu rü’yâyı görmekle beraber Yûsuf (a.s.)’ı kardeşlerine verdi. Kazâ, takdir ile geldiğinde bâsiret görmez olur.
- Sahâbenin bâzısı dedi ki:
Kişinin hasmına huccet, ipucu telkini muvâfık (uygun) değildir. Hazreti Yûsuf (a.s.)’ın kardeşleri kurdun insanı yemesini bilmiyorlardı. Fakat Ya‘kûb (a.s.) kurt yemesinden korkarım diye hatırlarına getirip oğullarına ipucu telkin etmiş oldu.
- Yine Hikâye olunur ki : Lügat imâmlarından İbnü’s-Sekît :
“İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zîrâ insânın sözü başını götürebilir. Hâlbuki ayağının sürçmesinden hâsıl olan yarası zamanla iyi olur.” (Mahmûd Sâmî Ramazânoglu, Hz. Yûsuf (a.s.), s. 33-34)
□
-33. Yusuf, (kadınların arzuları ve planları karşısında) Allah’a yönelip yalvardı: “Rabbim! Bunların beni yapmaya çağırdıkları şeyi işlemektense zindanı tercih ederim. Eğer fendlerini bozup beni onlardan kurtarmazsan, kayıp onlara meyleder ve cahillerden (doğru nedir, yanlış nedir bilmeyen, bilseler bile yapmamaları gerekeni bile bile yapanlardan) olurum.”
-34. Rabbisi duasını kabul buyurup kadınların fendini O’nun üzerinden çekti. Hiç şüphesiz O’dur Semî‘ (her şeyi, her duayı hakkıyla işiten); Alîm (her şeyi, herkesin durumunu hakkıyla bilen). (Yusuf Sûresi)
- Rivayet olunur ki..
Yusuf (as) uzun zaman hapiste kalınca Cenab-ı Hakk’a bu halini arz etti. Allahu Teala da cevaben şu vahyi indirdi: Ey Yusuf, sen kendi kendini hapsettin. Zira kendin “hapsi daha çok severim” dedin. Eğer “afiyeti daha çok severim” deseydin sana afiyet verilirdi. Bu sırra işaretten (Hadis ölçülerine göre zayıftır) Allah Rasulüne isnat edilen bir sözde Peygamberimiz: “Belalar, konuşulanları takip eder” buyurmuştur.
“Hadis-i şerîf diye rivayet edilen الْبَلاَءُ مُوَكَّلٌ بِالْمَنْطِقِ Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır. buyurulmuştur.” (Kesfü’l-Hafâ/(Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 110)) [Hadis değildir. Araplarda yaygın olan bir atasözüdür. İbn Cevzi : Bu Sahih olarak rivayet edilmemiştir. (el mevduat 3/83) der.
- Bu noktadan hareketle;
Bir insan olumsuz bir söz sarf ederse kullandığı söze bağlı olarak belaya maruz kalabilir. Geçmişte ve zamanımızda bir çok olay buna şahittir. İnsanın konuştuğu her olumsuz illaki başına gelecek diye bir kural yoktur.
Bu deyimden maksat, insanı olumsuz ve kötü şeyleri konuşmamasıdır. İnsanın pozitif düşünmesi ve hayırla ağzını açmasıdır. İnsanın karamsar olması ve uğursuzluğa inanması doğru değildir. İnsanoğlu konuşacağı kelimeleri iyi seçmesi pozitifliği çağrıştıran ve ümidi kesmeyen en güzel ifadeleri kullanması gerekir.
–Eskiler: “Çocuğum düşersin.” demezmiş. “Düşmeyesin çocuğum.” dermiş. Sorduklarında da: “Ağızdan çıkan söz, dua hükmüne geçer.” derlermiş.
HAC PARASINI MUHTAÇ KOMŞUSUNA VERİNCE…
Hicri İkinci asır gönül sultanlarından Abdullah bin Mübarek hacca gider. Günlerce tozlu yollarda mesafe alıp nihayet Mekke’ye ulaşır. Gözyaşları içinde Kabe’yi tavaf edip Arafat’a çıkar. Mina’da şeytan taşlar ve tekrar Mekke’ye dönüp tavafını yapar.. Ayrılacağı son gecede bir rüya görür. İki melek onun yanında şöyle konuşur.
Biri der ki:
– Bu sene üç yüz bin hacı geldi, ama içinden haccı kabul olacak biri çıkmadı! Abdullah bin Mübarek buna çok üzülür ve dayanamayıp sorar:
– Bütün hacıların emeği boşa mı gitti? Hiç birininki de kabul olmadı mı?
Melek şöyle der :
– Şam’da Emeviye Camii cemaatından Abdullah bin Muvaffak adında hacca niyetlenip de gelemeyen bir kişi var. işte o kişinin hürmetine Allah, bu seneki hacıların haccını kabul etti..
Abdullah bin Mübarek, hemen yola koyulup Şam’a varmaya niyetlendi. Hacca gelmediği halde bütün hacıların haccının kabul olmasına sebep olan o zatı görmeyi istiyordu. Dere tepe demeden yol alan Abdullah bin Mübarek, nihayet Şam’a geldi. Emeviye Camii cemaatından Abdullah bin Muvaffak’ı arayıp buldu. Kendisinde misafir olmayı istediğini söyledi.
Adam bu isteği kabul etti. Akşam sohbet ederken, Ona niçin hacca gelmediğini sordu. O da başından bir olayın geçtiğini, onun için üç senedir hac için hazırladığı parayı harcayıp gelemediğini söyledi.
Abdullah bin Mübarek:
– Neymiş başından geçen bu olay anlatır mısın? der.
O da anlatmaya başlar:
– Hac paramı uzun zamandır biriktirip tam yola çıkmaya niyetlendiğim günlerdi. Hamile eşim bir gün ısrar etti:
-Komşunun evinden et kokusu geliyor, ne olur bana bir parçacık et getir! Canım çok çekti. Ben de gidip komşunun kapısını çaldım. Durumu anlattım. Gözü yaşlı, benzi solmuş komşu kadını, titrek sesle özür dileyerek bu etten veremeyeceğini söyledi. Ben de merak ettim:
– Bizden ne kötülük gördün ki, yüklü hanımımın istediği bir lokma eti esirgiyorsun, dedim.
Kadın mecbur kalınca şöyle konuştu:
–Benim çocuklarım çoktur. Ne var ki hepsi de bir haftadır yiyecek bir şey bulamadılar, aç yatıp kalkıyorlardı. En son gün hayattan tehlikeye girdi. Ben de gidip çöplüğe atılmış bir hayvan leşi buldum. Ondan et kesip getirdim. Şimdi kokusunu duyduğunuz et, o leşin etidir. Biz aç kaldığımızdan bize helaldir, yiyebiliriz, ama siz maşallah hacca niyetlenecek kadar zenginsiniz. Bu etten yemeniz size haramdır. Onun için size veremem!..
Ben bu açıklama karşısında başımdan vurulmuşa döndüm. Hemen eve gelip nafile hac için hazırladığım paranın tümünü de, işte bu komşuya verdim. Tekrar hacca gidemeyişim bundandır. Çok üzgünüm. Demek ki Rabbim bana nafile haccı nasip etmeyecekmiş ki karşıma böyle bir durum çıkardı.
Abdullah bin Mübarek : Üzülme, Allah senin bu yaptığın yardımı öyle bir hac yerine saydı ki, bütün hacıların haccını da bu yüzden kabul etti. (M.Dikmen “Esrarengiz Olaylar”)
- Twitter da Fatih Kumaş (@fatihkumas4) bu vb durumlar ile ilgili özetle şunları yazmıştır:
➖İslam hukukçularının şu görüşte oldukları belirtilmiştir: “Sadaka vermek, birçok kez yapılmışsa hacdan daha tercih edilir, çünkü Abdullah İbn El-Mübarek hac yapmaya gidiyordu ve bunu yaparken yolda bir kızın ona şöyle hitap ettiğini gördü: “Kardeşim ve benim bu örtüden başka bir elbisemiz yok ve sadece haram ölü hayvanın bize helal kılındığı ölçüde çöpten yiyoruz, sonra onlara hac masraflarını verdi ve “Bu bizim için bu yıl hac yapmaktan daha tercih edilir” dedi ve eve döndü. [El-Bidaye.c. 10 sf.191].
➖Hasan el-Basri hz şöyle demiştir:
“İnsan her zaman birçok kez hacca gitme kaygısı taşır, ancak akrabalık bağlarını güçlendirmek, mazlumlara yardım etmek ve komşulara şefkat göstermek gibi hacdan daha öncelikli olan birçok eylem vardır.” İmam Ahmed tarafından [El-Zühd] adlı kitabında aktarılmıştır.
Ayrıca İmam Ahmed (Allah rahmet eylesin) şöyle buyurmuştur: “Hac masraflarını açlık çeken insanlara sadaka olarak vermek, gönüllü(nafile) hac yapmaktan daha tercih edilir.” [El-Furûa’ cilt.3 s.386].
Ve Allah en iyisini bilir.
NURLU MECLİSLER!
” Süfyan b. Üyeyne Hazretleri anlatıyor: “insanlar bir yerde toplanıp Allah (c.c.)’tan bahsederlerse, şeytan ve dünya oradan uzaklaşır.
Şeytan üzüntü ile dünyaya:
– Şu insanların yaptığını görüyor musun? der.
Dünya da onu teselli eder:
– Sen onlara şimdi yaklaşma… Buradan ayrıldıkları zaman ben onları tek tek yakalar ve sana teslim ederim. “
Sohbet meclisleri, Allah’ın anıldığı ve anlatıldığı meclislerdir. Allah’ın (c.c.) hoşnutluğu Zat’ının anlatılmasındadır. En fazla sevdiği insanlar da Onu anlatanlardır.
Hz. Hanzala gibi (r.a.), insan, Ondan bahsedilirken yüreğinin sesini dinler. Sonsuzluğa yelken açar. Rahmet deryasından gelen esintilerle soluklanır. Tenini ruhunun dengi yapar. Basit, behimî hallerini aşar. Onun içindir ki Allah’ın rahmeti cemaat üzerindedir. Ve birçok hayırlı icraatın kararları oralarda alınmış, bereketli neticenin İlk tohumları o türlü bir araya gelişlerde atılmıştır.
İnsan, o meclislerde ne kadar çok bulunur, evini, işini o hale ve havaya getirirse, şeytanın ve dünyanın tuzaklarından o denli kurtulmuş olur. O meclislerin havası her yere taşınmalı, her yerde orda konuşulanlar konuşulmalı, hayata oradaki nurlu mütalaalarla renk verilmelidir.
“Ben gelmesem de sizinleyim” diyenler, nur sağanağının yağdığı o İklimi ve o. hazineyi hissedemeyenlerdir. Ve mahrumiyetleri burada hallerinden belli olduğu gibi, ötede o nurlu topluluklara hediyeleri verilirken de belli olacaktır.
“Yüreğim sizinle” diyenlerin sözü, ziyafet sofrasındaki insanlara “aklım sizinle” diyen insanın sözü kadar geçersiz, tıp fakültesine gitmeden diploma isteyen ve “gönlüm sizinleydi” diyen bir talebenin serzenişi kadar yetersizdir. (Mesel Ufku, s:85)
KIYAS TESELLİSİ
Ağrılar, sızılar, kederler izafidir; kıyasla artıp azalırlar. Kıyas ortadan kalktığında, keder dahi bir saadet türü olur. Çektiğimiz acıların büyüklüğü, biraz da acı çekmediğimiz günlerle yaptığımız kıyas yüzündendir. Kederimizi arttıran, kedersiz zamanlarımızla yaptığımız mukayesedir.
-Sonradan kör olan bir ressamın görmemekten çektiği acıyla, doğuştan ama olan birinin çektiği acı, her ikisi de şimdi göremiyor olmalarına rağmen, aynı olabilir mi?
–Doğduğumuz günden beri bu acıları çekiyor olsaydık, şimdiki mevcudiyetine rağmen belki onu hissedemeyecek, hatta alışarak ondan lezzet almaya başlamış olacaktık. Acımızı arttıran, acıya karşı dayanma gücümüzü azaltan, ıstıraplarımızın ateşini yükselten eski muduluklarımızla yaptığımız kıyaslardır.
- Kör bir adamı çirkin görünümlü bir kadınla evlendirmişler.
Kadının görünümü, kocasının gözleri onu göremediği için başlarda sorun olmamış. Ve bir gün adamın gözlerinin tedavi edilme imkanı doğmuş. Doktorlar adamın karısına, eşinizin görmesi artık mümkün, ancak siz bu ameliyatı kabul ediyor musunuz, diye sormuşlar. Kadın düşünüp taşınmış, epey tedirgin olmuş ama kocasına duyduğu sevgiden dolayı buna razı olmuş. “Yeter ki onun gözleri açılsın. Beni beğenmemesini göze alıyorum. Ne olacaksa olsun” diye düşünmüş. Göz ameliyatı başarıyla gerçekleşmiş. Ameliyat sonrası, adamın yanında eşinden başkası yokmuş. Gözlerini açar açmaz, karşısında gördüğü karısına demiş ki, “Ne kadar güzelmişsin!” Kadının güzel görülme sebebi elbette gözleri açılan adamın henüz başka kadın görmemiş ve dolayısıyla herhangi bir kıyas yapma fırsatı bulamamış olmasıdır.
Biz de doğduğumuzdan beri hiç ferahlık, sağlık, huzur ve mutluluk yaşamamış olsaydık, bugün onları kaybettiğimize üzülemeyecek, o mutlulukların eksikliğini dahi hissedemeyecektik.
-Bir zamanlar şifayı tattığımız için, hastalıklar şimdi daha fazla incitiyor.
-Bir zaman başarıya erdiğimizden, başarısızlık daha ziyade sarsıyor.
-Evimizde bir huzursuzluk olduğun da, bir zamanlar huzurlu olduğumuz için daha çok esef duyu yoruz. Halbuki ev hayatımız hep sıkıntılarla geçmiş olsaydı, şimdi var olan o sıkıntıyı hissedemeyecek, hatta eskiden daha sıkıntılı günler geçirmiş olsaydık, şimdi yaşadığımız sorunlar, bize sorun olarak gözükmeyecekti.
- Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
“Dünyevi nimetler hususun da sizden yukarıda olanlara bakıp da üzülmeyin, aşağıda olanlara bakın. Bu, Allah’ın size verdiği nimetleri küçümsememeniz için en uygun yoldur” (Buhari, Rikak, 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizi, Kıyamet, 58).
-Kendimizden üstün kabul ettiğimiz insanların durumlarını gözleriz.
–Komşu, akraba ve arkadaşlarımızla mukayeseler yaparız. Onun zenginliği var benim yok, onun mülkleri var benim yok, o yüksek makamlara geldi ama ben gelemedim, diye düşünürüz. Nimetler içerisinde yüzerken, durduk yere, kendimizce bir mağduriyet üretiriz.
-Başkalarının yüksek gelirleriyle maaşımızı kıyaslayınca, kazancımız küçülüp gider.
-Arkadaşımızın eviyle kendi evimizi mukayese edince, genişliğine rağmen yuvamız bize dar gelmeye, duvarlar üzerimize yürümeye başlar.
İnsan gerçekten doğru bir kıyas peşindeyse, imkanlarını insanların tümüyle aynı anda mukayese etmelidir. Bütün cağrafyaları ve tarihin tamamını hesaba katmalıdır. Böyle yaparsa refah, mutluluk, sağlık ve huzur bakımından yüzde birlik dilime girdiğini rahatlıkla görebilir.
Var olan imkanlarını değil de, elde edemediği olanakları zihninde öne çıkararak, kendini acınacak duruma düşürür insan. Yanlış mukayese edilmediği takdirde en çirkin bile güzeldir, en az bile çoktur, en yetersiz bile yeterlidir, en mutsuz sanılan bile mutludur. İnsanı asıl üzen veya sevindiren, ona lezzet veya acı veren şey, yaptığı kıyaslardır.
Her güzel, daha güzeline nazar edildiği zaman çirkin, her mutluluk daha büyüğüyle kıyaslandığı zaman mutsuzluk olur.
Konfüçyüs der ki, “Kimi mutluluğu yukarıda arar, kimi de aşağıda. Halbuki mutluluk insanla aynı hizadadır.” Kıyasın faydası dokunacak bir yanı varsa, o da başkalarının kederleriyle olanıdır. İnsan, kendisiyle benzer acılar çekenlerin hallerine bakarak teselli bulur. Hüzünler, başkalarının hüznüyle kıyaslandıkça hafifler.
- Bebeğinin ölümü sebebiyle aklını yitiren bir anne, Buda’ya gelir ve bu sarsıcı durumu atlatamadığını anlatır.
Buda kadına köydeki evleri tek tek dolaşmasını ve ölümü tanımamış her evden bir hardal tohumu getirmesini ister. Kadın sabırla kapı kapı dolaşır ve her evden eli boş döner. Köyde ölümün dokunmadığı tek bir ev dahi olmadığını fark etmiş olur. Tolstoy der ki, “İnsanoğlunun alışamayacağı koşul yoktur, hele de çevresindeki herkesin aynı koşullarda yaşadığını görüp duruyorsa … “
- Bir tespit de Dostoyevski’den:
“İnsan her şeye alışabilen bir varlıktır ve onu en iyi anlatan tanım budur. “
- Tolstoy
“Şikâyet ettiğimiz yaşam belki de bir başkasının hayalidir..!
–Dervişin TeselliKoleksiyonu adlı eserden alınmıştır–
ÜÇ TİP İNSAN
- Hayırseverler; çakmak taşı, sünger ve arı kovanı olmak üzere üç sınıfa ayrılabilir.
- Çakmak taşından bir şey alabilmek için ona çekiçle vurmak gerekir. Ve alabildiğiniz ancak çakmak taşı ve kıvılcımdır.
- Süngerden bir şey alabilmek için onu sıkmak gerekir. Ne kadar çok sıkarsanız o kadar çok şey alırsınız.
- Ama, arı kovanının balı ve tadı dışarı taşar.
Cimri insan, bir şey vermek mevzuunda taş gibi katıdır. Esnemez, yumuşamaz, hissetmez, anlamaz. Bir şey vermek zorunda kalırsa, yüreğinden hiddet, dilinden övünmek ateşi yayılır.
Bazı insanlar iyi tabiatlı olmalarına rağmen, hayra teşviğe ihtiyaçları vardır. Vakıa birçok insan yer yer nefsine, şeytana, şeytanın vazifesini fahrî üstlenen yakınlara ve çevreye karşı manevî desteğe ihtiyaç hissedebilir. Bu yumuşak tabiatlı insanlar ne kadar sıkıştırılırsa o kadar verir. “Bizi hayra zorlayın” diyen çok insan vardır.
Fıtratlarını Hz. Ebubekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin rengine boyamaya muvaffak olmuş İnsanlar vermekten zevk alır. Ve İncil’in de dediği gibi, “Allah (c.c.), neşe ile vereni sever. (Mesel Ufku, s:37)