- Zulüm İlelebet Devam Etmez
- Sürekli ve Kesintisiz Aksiyon
- “İşleyen Demir Işıldar”
- İmanın Yenilmez Gücü
- Mütekebbirleri Dize Getirmenin Yolu
Zulüm İlelebet Devam Etmez
°°°Önsöz°°°
- Zulme maruz kalanlar açısından zulüm hiç bitmeyecek gibi algılanır. Özellikle çok uzamış ise. Hâlbuki yeryüzünde, Kâbilin kardeşi Hâbili öldürmesinden beri bitmeyen zulüm hiç olmamıştır.
Aslında sıkıntılı ve zor günler de, rahat ve güzel günler de imtihan gerçeğinin iki yüzünden ibarettir. - Her dönemin kendine göre şartları ve sorumlulukları vardır.
- O bakımdan insan zor zamanlarda ‘ne zaman bitecek, neden bitmiyor’ gibi sızlanmalar yerine, ‘işin bu safhasında bana düşen sorumluluklar nelerdir, ne yapmam gerekir’ diye düşünmeli, ona göre hesap ve plan yapmalıdır.
- O zaman hem sıkıntı azalır, hem de insan eline geçen bir fırsatı en güzel şekilde değerlendirerek geleceğe hazırlanma imkânı bulmuş olur. Aşağıda, halen yaşamakta olduğumuz zulüm üzerinden bu konu şöyle değerlendiriliyor:
°°°°°°°°°°°
Kendilerini Allah rızası için hizmete adamış samimi ruhlar; tenâfüsü (Allah yolunda yarışı) yanlış anlayan, rekabet hissiyle hareket eden ve sonra da “Bu âlemde yalnız biz varız!” deyip kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımayan insafsız zalimler tarafından iç içe daireler hâlinde bir kuşatmaya alınabilirler. Fakat bu durumun ilelebet sürüp gitmesine ihtimal vermek mümkün değildir. Zira zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Allah, zalimi imhal eder (mehil verir) fakat ihmal etmez. Hadisin ifadesiyle, Allah, zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61)
Evet, “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” (Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/107.) Küfür, mahkeme-i kübraya kalır; Allah huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Zulmedenler cezalarını bulurlar. Hem bu yol, Allah yoludur ve bu yolda samimi olarak yürüyen hiç kimseyi Allah (celle celâluhu) yarı yolda bırakmamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak
وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ
“Ve bu (sevinçli ve kederli) günleri, Biz, insanlar arasında döndürüp dolaştırırız.” ( Âl-i İmrân, 3/140) âyet-i kerimesinde buyurduğu gibi değişik hikmetlere binaen bazen muvakkat hezimetler yaşatır, bela ve musibetlerle imtihan eder, murad-ı ilâhî istikametinde dest-i kudretiyle eşya ve hâdiseleri şekillendirir.
Dolayısıyla bugün birilerine bayramsa, yarın başkalarına bayram; bugün birilerine matemse, yarın başkalarına matemdir. O hâlde, ruhlarının ilhamlarını dünya insanlığına duyurmak isteyen kahramanlar, cahillerin söyleyip ettikleriyle meşgul olmamalı, bilakis akıl ve kalblerini, “Kur’ân’ın elmas düsturlarını, İslâmiyet’in güzelliklerini insanlara en güzel şekilde nasıl temsil edebiliriz?” mülâhazalarıyla doldurmalıdırlar. Muhatap gönüller, kendi hür iradeleriyle kabul eder ya da etmezler, netice bizi ilgilendirmez, ama bizim kendimize ait bu değerleri, en güzel ambalajlarla paket yapmamız, o değerlere lâyık en alımlı, en albenili etiket ve yazılarla süslememiz, sonra da dünya panayırlarında en cazip şekilde onları teşhir etmemiz gerekir.
Evet, zulme maruz kalınan dönemler bir gece karanlığı şeklinde düşünülmeli; asla ye’se ve karamsarlığa düşülmemelidir. Zira her kışın bir baharı olduğu gibi, her gecenin de bir sabahı vardır. Dolayısıyla geceden sonra bir gündüzün geleceği unutulmamalı, gecenin karanlıklarında aydınlık bir geleceğin plânı yapılmalıdır. Aynı şekilde bir gündüz yaşarken de arkasından başka bir gecenin geleceği hesaba katılmalıdır.
Başka bir ifadeyle mü’min, gündüzün aydın, ferih fahur ikliminde atını mahmuzlayıp sağa sola sürerken, günün arkasında başka bir gecenin olduğunu ve o gece için de ayrı bir plân ve strateji hazırlaması gerektiğini unutmamalıdır. Zira dünya üzerinde bugüne kadar temerrütler hiç eksik olmadığı gibi bugünden sonra da kimi zaman ilhad ve küfür eksenli, kimi zaman da haset ve kıskançlık yörüngeli mütemerritler çıkacak, bin bir türlü entrika ve tuzaklarla yolları tutup bekleyeceklerdir. Bu yüzden ne gecenin karanlığına takılıp paniklemeli ne de gündüzün aydınlığına sevinip ferih fahur yaşamalı; gecede gündüzle ilgili plân ve projeler, gündüzde de geceye dair stratejiler geliştirmelidir.
Böylece inanan gönüller, ömrünün her ânını daimî bir amel-i salih yörüngesinde değerlendirmeli; gecelere gündüz aydınlığı, kışlara bahar sıcaklığı taşımalıdır. Haddizatında iman, insana her durumda ve her şartta imkân ölçüsünde amel-i salih mükellefiyeti yüklemektedir. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]
SÜREKLİ ve KESİNTİSİZ AKSİYON
°°°Önsöz°°°
- Fizikte atalet (durağanlık) düşme sebebidir.
Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu bu kanun, hayatın bütün alanlarında olduğu gibi manevî hayatımız için de geçerlidir. - Onun için bütün ibadetler tekrar ve devamlılık üzerine kurulmuştur. Malûm olduğu üzere ibadetlerin en başında ise namaz gelir.
- Farzı, sünneti ve nafilesiyle namaz, bir mü’minin hayatında âdeta hiç boşluk bırakmaz.
- Ruhen boşluğa düşmemek için tavaf ve namaz örnekleri üzerinden bu konu Pırlantada şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Sürekli ve kesintisiz aksiyonu anlama adına Metaf’taki yürüyüşü de hatırlayabilirsiniz. Malûm olduğu üzere tavaf yapan kişi, ortam müsait olduğu zaman tavafı kısa adımlarla koşar gibi yürüyerek gerçekleştirir (remel), fakat izdiham olduğunda da kimseye eziyet etmemek için yerinde zıplar durur ama her hâlükârda hareket eder, metafizik gerilimini korur. Allah’ın izni ve inayetiyle de uygun zaman ve zeminde yürüyüşüne devam eder.
Evet, durağanlık bir atalettir. Eşya tabiatı itibarıyla âtıldır, ona hareket veren ise Allah’tır(celle celâluhu). İnsan da fizik âleminin kurallarına tâbidir; yerinde durduğu an, düşüp dağılma sürecine girer. Tıpkı meteorlar gibi bir boşluk yaşadığında, başka bir câzibe kuvvetine kapılır, sürtünmeyle aşınır, nihayet bir müddet sonra erir ve tükenir. Ama insan, Güneş, yıldızlar ve Ay gibi, bulunduğu yerde de olsa sürekli dönüp hareket ederse o zaman hem hayatiyetini devam ettirir hem de aldığı hakikat ziyasından etrafına ışıklar neşreder.
Cenâb-ı Hakk’ın, yapılması gerekli olan ibadetleri, günün belli zaman dilimlerine taksim ederek tahmil buyurması da kesintisiz ve sürekli hareket esprisini anlama adına çarpıcı bir misaldir.
Şöyle ki, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَ “Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) âyeti ışığında siz gecenin belli bir kısmında kalkar, Kur’ân okur ve teheccüd namazı kılarsınız. Yine seher vaktinde,
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِاْلأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Onlar, geceleri az uyurlardı. Seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi.” (Zâriyât sûresi, 51/17-18.) âyetlerinin işaretiyle âdeta istiğfarla gürlersiniz. Sonra sabah namazı vakti girer; önce sünnetini, sonra da farzını eda edersiniz. Güneş doğup kerahet vakti çıktığında işrak namazını ve öğle vaktine yakın zamana kadar da duha namazını eda edersiniz. Öğle namazını, günlük işlerin âdeta sırtınızda olduğu bir vakitte ikame edersiniz. İkindi namazıyla Allah’ın (celle celâluhu) huzuruna koşmak suretiyle, günün daha da artmış olan o ezici yorgunluğunu âdeta ruh ufuklarında bir seyahate çevirir ve dinlenmiş olursunuz. Yine akşam ve yatsı namazlarını da aynı duygu ve düşüncelerle îfâ edersiniz de ruhen herhangi bir boşluğa düşmemiş olursunuz. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]
“İŞLEYEN DEMİR IŞILDAR”
°°°Önsöz°°°
- Namaz ve ibadetle ilgili olarak yukarıda anlatılan hususlar hizmet için de geçerlidir.
Bizzat Cenab-ı Hak tarafından günün belli dilimlerine taksim edilen namaz gibi, verimli bir hizmetin olmazsa olmaz şartlarından birisi de bunun planlanarak yapılmasıdır. - Bu durum, sadece hizmetten sonuç almak açısından değil, bizzat hizmet eden kişinin her zaman diri ve canlı kalması açısından da böyledir.
- Namaz bir yaşama, hizmet ise yaşatma mücadelesidir.
- Her iki mücadelede de paslanmayı, çürümeyi önlemenin yolu sürekli ve planlı bir aksiyondan geçer. Yâni demek oluyor ki, insanın hizmet ettikçe edesi, bıraktıkça da bırakası gelir.
- Mecburen yaşadığımız bu ara dönemi hem dinlenme hem de bizi bekleyen hizmetler için planlama ve hazırlık safhası olarak değerlendirirsek inşallah boşa gitmemiş olur, biz de paslanmaktan kurtulmuş oluruz.
- Şöyle devam ediyor Muhterem Müellifimiz:
°°°°°°°°°°°
Günlük ibadet hayatımız, nasıl Cenâb-ı Hak tarafından bir takvime bağlanmış, bir boşluk bırakılmamışsa; insanlık yolunda yapılacak hizmetlerde de haftalar, aylar, mevsimler ve hatta seneler böyle bir aksiyon anlayışıyla taksim edilmelidir. Bu mevzuda, her mü’min âdeta bir strateji uzmanı gibi çalışmalı; kendisi, ailesi ve yaşadığı toplumu adına yapabileceği işleri belirlemelidir. Böylece o, kendi hayatiyet ve üretkenliğini de korumuş olacaktır. Zira atalarımız “İşleyen demir ışıldar.” demişlerdir. O hâlde paslanıp küflenmeden daima parlak kalabilmenin yolu, sürekli faaliyettir.
Kur’ân-ı Kerim, iman edenlerden bahsettiği hemen her âyette وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Salih amel işlerler.” (Bkz.: Bakara sûresi, 2/25, 82, 277; Âl-i İmrân sûresi, 3/57; Nisâ sûresi, 4/57, 122, 173…) ifadesini de kullanarak onların aksiyon yönüne dikkat çeker. “Salih amel”, arızasız ve kusursuz yapılan iş demektir. Namaz örneğinde olduğu gibi; onun kâmil mânâda eda edilebilmesi için, nasıl iç ve dış rükünlerinin yanında huşûuna yani Cenâb-ı Hak’la münasebeti aksettiren iç derinliğine de dikkat edilmesi gerekiyorsa, aynı şekilde mü’minin yaptığı bütün işleri, dâhilî ve hâricî şartlara riayet ederek yapması gerekir. Böylece mü’min, Allah’a iman edip emin bir insan olma vasfını tescil ettirdikten sonra inancını nazarîde bırakmayacak, onu aksiyonuyla da teyit edecektir.
Râşid Halifeler dönemi başta olmak üzere Selçuklu ve Osmanlıların ilk dönemlerinde olduğu gibi, işlerini gece-gündüz sürekli hareket esprisi çerçevesinde yürüten fert ve toplumlar, Allah’ın izni ve inayetiyle devrilmeden, yürüdükleri yolda sabit kadem olmuşlardır. Fakat –şanlı ecdadımıza ta’n ve teşnide bulunma anlamında söylemiyorum, zira onların en küçüğü bile benim başımın tacıdır– bir etemmiyet ve ekmeliyet mülâhazasına bağlı olarak denebilir ki, ne zaman fikir ve aksiyon plânında boşluklar yaşanmışsa işte o zaman idareciler ordunun başında sefere çıkmamışlar, ihtişamlı ve debdebeli saraylarda hayat sürmeye başlamışlardır. Tabi buna muhazî olarak halk da kendini rahat ve rehavete salmış, yüce bir mefkûre uğrunda koşturup durmayı unutmuş, sıcak döşek arzusuna düşmüştür.
Böylelikle kendilerini dünyevîliğin pençesine salanlar, kendi arzularının gadrine uğramış, dünyevî istek ve bedenî arzularının ağında eriyip gitmişlerdir. Toplum anlayışının bütünüyle eksen kayması yaşadığı böyle bir dönemde, her şeye rağmen kendilerinden beklenen duruşun farkında olan Genç Osman ve Dördüncü Murat gibi kimi idarecilerin ise ihtimal devrin iç ve dış mihrakları tarafından çeşitli usûllerle iflahları kesilmiştir.
Hâsılı, kendilerini, dünyevî hayatın ve cismaniyetin rahat ve rehavetine salanlar, hiç farkına varmadan o rahat ve rehavetin gadrine uğramış, onların kurbanı olup gitmişlerdir. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]
İMANIN YENİLMEZ GÜCÜ
°°°Önsöz°°°
- Meleklerde akıl var nefis yok. Hayvanlarda nefis var akıl yok. Bizde her ikisi de mevcut.
Cenâb-ı Hak daha bizi yaratmadan önce, böyle bir varlık yaratacağını söylediğinde melekleri hayrete ve şaşkınlığa sevk eden işte bizim bu yapımızdı. Çünkü bir varlıkta hem nefis, hem de akıl varsa o imtihan için yaratılmış demektir. - İmtihanın olduğu yerde ise acı vardır, zorluk vardır, sıkıntı vardır, zulüm ve haksızlık vardır vb.
- Bizler sürekli imtihan oluyoruz, her çeşidiyle imtihana tâbi ttutuluyoruz.
- İmtihanın söz konusu olduğu yerde, ne iyilik, ne de kötülük eksik olmaz.
- İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem’in evinde başlayan bu iyilik kötülük, kazanan kaybeden savaşı, o günden başlayıp günümüzde yaşadıklarımızla da irtibatlandırılarak şöyle açıklanmaya devam ediliyor:
°°°°°°°°°°°
Dünyevî istek ve arzular beşer için en büyük imtihan unsurlarıdır. Bu unsurların, fertlerin duygu ve düşüncelerini sarıp sarmaladığı, çepeçevre kuşattığı toplumlarda nice zulümler işlenmiş, nice sıkıntılar yaşanmış, peygamberler başta olmak üzere nice hak ve hakikat eri amansız ve imansız saldırılara, çeşit çeşit hakaret ve iftiralara, hatta suikast ve katliamlara maruz kalmıştır. Nitekim ciğerleri dağlayan ilk hâdise, sağanak sağanak vahyin yağdığı Seyyidina Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) evinde cereyan etmiş; böyle bir atmosferde neş’et etmiş olmasına rağmen Kabil, dünyalık isteklerine ulaşma adına kardeşi Habil’in kanına girerek onu öldürmüştür. Şeytanın aldatmasıyla ilk macera böylece başlamış bir daha da aldanışların sonu gelmemiştir.
Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre –Allah’ın izni ve inayetiyle– ezilmekten kurtarıp yeniden ikbale yürüttüğü kavmi tarafından Hazreti Davud (aleyhisselâm), –haşa ve kella– zina ve adam öldürtme gibi sıradan insanlara bile isnat edilmeyecek iftiralara maruz kalmıştı. (Bkz.: 2.Samuel, 11:2-27; 12:1-16.) O, kavmi tarafından Tâbut’a (sandık) el basıp yemin etmeye zorlanmış, iki ayağı bir pabuca sokulmak istenmiştir. (Bkz.: 1.Samuel, 24:22.) İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem), düşmanları tarafından –hâşâ, yüz bin kere hâşâ– sihirbaz, (Bkz.: Yûnus sûresi, 10/2; Sâd sûresi, 38/4.) şâir (Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/5; Sâffât sûresi, 37/36; Tûr sûresi, 52/30; Hâkka sûresi, 69/41.) ve kâhin (Bkz.: Tûr sûresi, 52/29; Hâkka sûresi, 69/42.) gibi iftiralara maruz kalmış, anlatacağı hakikatlerin gönüllerle buluşması engellenmeye çalışılmıştır.
Ebedî Olanı Burada Yok Etme!
Benzer hâdiseler bugün de olabilir ve bundan sonra da eksik olmayacaktır. Önemli olan, bazı şairlerin yaptığı gibi, dertlere destan kesmemek, onları sonraki nesillere birer şikâyetname olarak aktarmamaktır. Evet önemli olan, başa gelen bütün bu sıkıntıları gönül rızasıyla kabullenmek, halka şikâyette bulunmamak, tenha yer ve zaman dilimlerini kollayıp içini Allah’a dökmek ama feryadından kimseyi haberdar etmemektir. Zaman ve mekânın yegâne sahibi Allah’tır (celle celâluhu). Hüküm de O’na aittir. O hâlde neticeye karışmak bizim işimiz değildir. O’nun hakkımızdaki hükümlerini takdirle karşılamalı;“
- Gelse celâlinden cefâ, Yahut cemâlinden vefa;
- İkisi de câna safâ, Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
(İbrahim Tennûrî) anlayışıyla hareket edilmelidir. Bazen celâlden cefa, bazen de cemâlden safâ gelebilir; bunların ikisini de bir bilmeli, ne safâ ile sevinmeli ne de cefa ile yerinmelidir. İnsan, “Ne yaptım da bunlar başıma geldi? Bu ızdıraplar, sıkıntılar, dedikodular, çekememezlikler, hazımsızlıklar neden hep beni buluyor?” dememelidir.
Bu konuda Alvar İmamı’nın inciden daha parlak şu ifadeleri ne kadar güzeldir:
- “Âşık der inci tenden;
- İncinme incitenden.
- Kemalde noksan imiş,
- İncinen incitenden.”
Evet ille de ötede bir kemal beklentiniz varsa, dünyevî şeyler açısından burada kemale talip olmak, kemalsizlik emaresidir; halkın alkış ve takdirini bekleme gibi arzular, ahiret adına birer iflas ve kayıp yatırımıdır. Kur’ân-ı Kerim, bizleri bu konuda uyarır ve
أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا
“Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz.” (Ahkaf, 46/20) buyurur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği bütün lütufları öteye bırakmalı, ahiret adına vaat ettiği bütün güzellikleri dünyada yiyip bitirmemelidir.
- Konuyla ilgili ibretlik şöyle bir kıssa zikredilir:
Allah’ın salih kullarından birisinin hanımı, maişet darlığı yüzünden kocasına dert yanar. Ondan, bu hâlden kurtulmaları için dua etmesini ister. Salih zat da hanımını kırmaz, dua eder ve duası kabul olur. Birden yanlarında altından bir kerpiç belirir. Salih zat, hanımına,
– “İşte,” der. “Bu, bizim Cennet’teki köşkümüzün bir kerpicidir.”
Bunun üzerine söylediklerine pişman olan o mübarek hanım, kocasına,
– “Gerçi çok muhtacız ve ahirette de inşâallah böyle çok kerpiçlerimiz olacak. Fakat baki bir âlem olan ahirette elde edeceğimiz bir mükâfat, bu fani dünyada zayi olup gitmesin, Cennet’teki köşkümüzden bir kerpiç noksan olmasın. Onun için sen dua et, bu kerpiç yerine gitsin.” der. Hanımının bu samimi isteği üzerine o salih zat tekrar dua eder, birden o altından kerpiç gözden kaybolup yerine gider. [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]
MÜTEKEBBİRLERİ DİZE GETİRMENİN YOLU
°°°Önsöz°°°
- Hazreti Mevlânâ bir güzel sözünde, bir mü’minin dünya ile ilgisinin ne olması gerektiği konusunda der ki; “Elin kâr’da, gönlün yâr’da olsun.”
Yâni ‘işi gücü bırakıp tembellik yapma. Çalış ve kazan. Fakat kazandıklarına da gönlünü kaptırma.’ - İnanmış insanların geneli için doğru ölçü bu olmakla beraber, kendilerini îlâyı kelimetullah davasına adamış insanlara Pırlanta Müellifi başka bir kriter, ölçü ve bir şart koyuyor.
Vasat bir geçim seviyesinin dışında, adanmışlar dediği kişilerin Allah davasından başka her şeyden yüz çevirip, Onu ve Onun dinini anlatmaktan gayrı hiçbir şeyle meşgul olmamaları gerektiği şartını. İşte onun bu konudaki düşüncesi, beklentisi ve şartı:
°°°°°°°°°°°
Kendisini hakka adamış, bir mefkûreye gönül bağlamış, milletinin ikbal yıldızını yeniden parlatmayı kendisine hedef hâline getirmiş insanların yenilmez gücü; dünyayla aralarına mesafe koymaları, istiğna ruhuyla hareket etmeleri ve kendilerini tamamen başkalarının mutluluğuna adamalarıdır.
Vâkıa, hayatlarını ticaretle sürdüren ve kazandıklarıyla da iman ve Kur’ân hizmetine sahip çıkan bazı insanların, kalben dünyayı terk etmek şartıyla kesben ona talip olmalarında bir mahzur olmasa gerektir. Fakat temsil konumunda bulunup da kendilerini bu işe adamış hizmet erleri, dünyaya karşı net tavır almalı, hep müstağni davranmalıdırlar. Zira onların en büyük kredileri istiğnalarıdır. Onlar müstağni davrandıkça, insanlar onların ağızlarından çıkacak sözlere kulak kesilecek, işaret ettikleri her meseleye gönül rahatlığıyla “evet” diyecek ve zerre kadar şüphe ve tereddüt yaşamadan yapmaları gereken vazifeleri yerine getireceklerdir. Olması gereken bu iken, maalesef görünen o ki, adanmışlık ruhuyla yola çıktığı hâlde, başlangıçta “Biraz istifadeden bir şey olmaz.” deyip dünyaya meyletmiş ama sonra derinlemesine dalmış ve belini doğrultamamış, ona yenik düşmüş insan sayısı az değildir.
Alvar İmamı’nın ifadeleriyle
- “Nice servi revan canlar
- Nice gül yüzlü sultanlar
- Nice Hüsrev gibi hanlar
- Ve nice tâcdarlar.”
bir bir gelmiş ve maalesef bir bir yıkılıp gitmişlerdir. Hak erlerinin bu şeytanî telâkkilere kendilerini kaptırmaları, “Ben de kazanıp onlar gibi yaşayayım; benim de evim, servetim olsun…” demeleri, kendi elleriyle kendi kredilerini bitirmeleri demektir. Kader, onların sahip oldukları nimetlerin de ellerinden alınmasına ve nihayet ayaklarının kayıp devrilmelerine fetva verir. İşte o zaman da Allah (celle celâluhu), pörsümüş, cansız cesetler hâline gelmiş olanları götürür, onların yerine Kur’ân’ın ifadesiyle yepyeni, yıpranmamış, dünya karşısında diş kırmamış bir topluluğu getirir. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/54.)
O hâlde adanmışlığın haysiyet ve şerefi, her hâlükârda korunmalıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), her konuda olduğu gibi bu konuda da zirveyi temsil eden baş adanmıştır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman zırhı, misafirlerini ağırlayabilmek için aldığı bir ölçek arpaya mukabil bir Yahudide rehin bulunuyordu. (Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37.) Ruhunun ufkuna yürüyüp ötelere ulaştığında bu durum öğrenilmiş ve ipotek çözülmüştü. (122 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/359.)
Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) anlayışı Allah Resûlü’nden farklı değildir. Nitekim ruhunun ufkuna yürürken kendisinden sonraki halifeye teslim edilmek üzere bir testi bırakmıştı. Vefatının ardından emanet, İkinci Halife Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) teslim edilmiş, merakla kırılan testinin içinden hilâfet müddetince ihtiyacından artan paralar ve kısa bir mektup çıkmıştı. Mektupta şöyle denilmekteydi: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) bu hitabı, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) duygulandırmış ve gözyaşları içinde şöyle demiştir: “Allah, Ebû Bekir’e merhamet etsin! Arkada kalanlara, yaşanması ne kadar da güç bir hayat bırakıp gitti!” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/354.)
Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), halifeliğini aynı anlayışla devam ettirir. Hiçbir zaman bir tahtı olmamış; mescitte oturmuş ve işlerini orada yürütmüştür. “Mütekebbire karşı tekebbür; gururlu ve kibirli kişiye karşı mağrurane hareket etmek esastır.” anlayışını, lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamak için bir bahane yapmamış, aksine mütevazi hâliyle o günün dünya devletlerini dize getirmiştir.
Nitekim Mescid-i Aksâ’nın anahtarlarını teslim almaya giderken oranın yöneticilerinin onu gösterişli elbiseler içinde karşılamalarına mukabil o, aynı bineğe kölesiyle nöbetleşe binişi, üzerinde yamalı elbiseyle gelişi ve genel duruşu itibarıyla son derecede mütevazi idi. (Bkz.: Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 1/233-238.) Bu hâdiseden de açık bir şekilde anlaşılacağı üzere devrin mütekebbirlerini dize getirmenin yolu, mahviyet ve tevazudur. Bu hâl ve bu tavır, kibrin bin bir türünü yerin dibine gömecektir. Evet, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) ömür boyu anlayışı bu idi. Nitekim hiçbir zaman, çocuklarıma, torunlarıma bir miras bırakayım düşüncesi içinde olmadı. Çocuklarını sahabe-i kiramın vefalı anlayışlarına emanet etti ve ruhunun ufkuna öyle yürüdü.
Hazreti Osman (radıyallâhu anh) çok zengindi, ticaretle uğraşıyordu. Ancak o, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, dünyayı kesben değil kalben terk etmişti. (Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.113 (Habbe).) Nitekim Tebük Seferi’ne gidecek ordunun ihtiyacı söz konusu olduğunda, yüzlerce deveyi yüküyle birlikte, hem de kalbinde en küçük bir pişmanlık hissi duymadan sırf Allah rızası için infak etmişti. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/63.) Eğer Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Senin her şeyini vermen gerekir.” buyursalardı, hiç tereddüt etmeden getirip hepsini verirdi.
Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) hayatı da aynıydı. Bugünkü Türkiye topraklarının belki yirmi katı büyüklüğünde bir ülkeye hâkimdi. Sahip olduğu devletin sınırları, bir kısım siyasî çekişmeler, hır gürler olmasına rağmen, o günkü Pers ve Bizans imparatorluklarının bütününü içine alabilecek genişlikteydi. Ne var ki Hazreti Ali, bazen yaz döneminde sadece kışlık elbisesi olduğu için o elbiseyle buram buram terliyor, bazen de kış mevsiminde yazlık eski elbisesi içinde tir tir titriyordu. Neden böyle giyindiği sorulunca da, “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum.” cevabını veriyordu. (Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99.) [Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon / Yolun Kaderi]