□ Allah dostlarına düşman olmamak için Dikkatli Olmak
□ Dalkavukluk Yapmamak
□ Vehen İlleti ve Çöp Ümmet
□ Deccâl ve Süfyâniyetten uzak durmak
□ Belâ Ona gelecek
***
ALLAH DOSTLARINA DÜŞMAN OLMAMAK İÇİN DİKKATLİ OLMAK
Bizim toplumuzda kişiler, maalesef iyi araştırmadan, algılara kapılarak önyargıyla değerlendirmelerde bulunuyor ve olaylar ve kişiler hakkında tam ve net bilgi sahibi olmadıkları halde ileri-geri konuşabiliyorlar.
Halbuki manası Allah’a lafızları Peygamber Efendimiz (sav) e ait olan hadis-i şeriflere verilen isim olan bir kudsi hadiste Peygamber Efendimiz Yüce Rabbimizden naklen:
• مَنْ عَادٰى ل۪ي وَلِيًّا فَقَدْ اٰذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ …
“Her kim benim veli (has) kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona karşı harp ilan ederim. [Buhari, Rikak 38]
Ya bizim bildiklerimiz, duyduklarımız yanlışsa. Algılarla yanıltılmışsak. Toplum mühendisleri tarafından oluşturulan önyargılarımızla hatalı kararlara varmışsak ahirette ne duruma düşeriz?
***
Padişahın İşi Ne!
Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah.
– Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’
– Nereden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’
Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
– Nereye?
– Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
– Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.
– Nasıl yani?
– Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
– Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
– Niye?
– Ümmet-i Muhammed içmesin, diye.
– Hayret.
-Sizin zamanınızı satın almadım mı?
Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek…’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki…’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
– İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,
‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
– Doğru öyle ya?
– ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’
[Kaynak: Zaman Ailem]
[Nalıncı Baba’nın asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592’de vefat etti. Türbesi Unkapanı’nda, Haraçzade Camii karşısındadır.]
EY AZÎZ DOST! Herkes adamı nasıl biliyordu? Doğrusu nasılmış?
Amerikalı Müslümanların liderlerinden Malcolm x’in şu sözü ne kadar da doğru: “Dikkatli olmazsanız, gazeteler,(bugün medya demek gerekir) mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise çok sevmenizi sağlar.”
Tarihte hain olarak bilinen çok kişilerin kahraman, kahraman olarak bilinen çok kişilerin de hain olduğunun örnekleri çok fazladır.
Dün öyleydi.
Bugün de öyledir.
Yarın da öyle olacaktır.
▪︎Bir gün Mekke’de müşrikler Peygamber Efendimiz (sav) in Kabe’ye davet ederler. Efendimiz (sav), bir şey anlatabilme ümidiyle onların davetine icabet eder. Müşrikler kendisine: “Senin kadar kavmine kötülük yapan bir kimse dünyaya gelmemiştir” derler. (El-Bidaye ve’n-Nihaye, İbn-i Kesir, Mevsuatüşşamile, 3. Cilt Mekke devri.)
▪︎Yezid zamanında Hazreti Hüseyin İslam devletini yıkmaya çalışan bir kişi olarak anlatılıyordu.
▪︎İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, Ahmet Bin Hanbel zamanın yetkilileri tarafından eşkiya olarak tanımlanıyorlardı.
▪︎Ruslar Şeyh Şamil’i asi ilan ediyorlardı.
▪︎Çinliler Uygurlara terörist diyor.
…VE hâkezâ!
Onun için insanlar hakkında konuşurken dikkatli olmak ve ahirette hesabını veremeyeceğimiz şeyleri söylememek gerekir.. yoksa farkında olmadan milyonlarca insanın hakkına girer Hak Dostlarının bir Hadîs-i Şeriften hareketle söyledikleri gibi zinadan daha büyük KÜFRE DENK sûizan gıybet ve iftira günahını işlemiş oluruz.. Malesef GÜNÜMÜZDE mabetlerin hatta kabenin içinde bile bu korkunç yanlışı yapan nice insanlar var..
***
DALKAVUKLUK YAPMAMAK
93 Harbi denilen savaşların Yahniler Muharebesinden üç gün önce yapılan çarpışmaları denetleyen Gazi Ahmet Muhtar Paşa, aksakallı bir binbaşının kahramanlıklarını görür. Birkaç gün sonra bir kaymakam tayini gerekir. Yanındaki yetkililere harp hattında gördüğü kahramanca mücadele eden aksakallı binbaşının kim olduğunu sorar.
Muhtar Paşa’nın bahsettiği kişinin 5. Ordunun Halep redif taburu binbaşısı Habip Bey olduğu anlaşılır. Savaşlar sırasında dişe dokunacak bir iş yapmayan alayın kaymakamı olan Şamlı Ali Bey, Muhtar Paşa’ya gelerek Habip Bey’in vazife bilmez, tembel, cahil, ahlaksız bir adam olduğunu ve terfi etmemesi gerektiğini anlatır. Muhtar Paşa, gözleriyle gördüklerinin tersini söyleyen Şamlı Ali Bey’i huzurundan çıkarır ve Habip Efendi’yi kaymakam tayin ederek Habip Bey yapar.
Meğer Şamlı Ali Bey, kendisi vazife bilmez, tembel, cahil, ahlaksız bir adammış. Habip Bey ise yağcılığı, dalkavukça hareketleri yapmadığından Şamlı ona içinde haset beslermiş. Bunun için terfisini engellemeye çalışmış. Habip Bey, kaymakam tayin edildikten birkaç gün sonra başlayan Yahniler muharebesinde Aladağ mevkiinde düşmana kahramanca taarruz etmiş, göğsüne isabet eden bir kurşunla şehadet şerbetini içmiştir. (Başımıza gelenler, Ahmet Arif Tercüman yayınları, cilt: 2, sayfa 597)
Tarih boyunca ne yiğit şahıslar, yağcılık bilmediği için kaybolup gitmiştir.
Yağlama- yıkmayı iyi beceren yalancı, sahtekarlar ise el üstünde tutulmuştur.
Dün öyleydi.
Bugün öyledir.
Yarın da öyle olmaya devam edecektir.
Liyakat mi demiştiniz? O, anlatılan olaydaki gibi istisnaları olmakla birlikte genel olarak tarihin sayfaları arasında gezindiğimizde nitelikli ahlâklı ve toplumun menfaatine iş yapanların NİTELİKSİZ ve HASED EHLİNİN yalanlar iftiraları ile zulme uğradığınızı görürüz..
***
ÇÖP ÜMMET VE VEHEN İLLETİ
Resûl-i Ekrem sahih bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “İleride, ehl-i kitap ve diğer milletler, tıpkı aç kimsenin sofranın başına koştuğu gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir; üşüşüp ağzınızdaki lokmaları almak isteyeceklerdir.” Yani cüzdanınızı elinizden almak, kazandığınız şeylerin üzerine oturmak için, tıpkı bir sofraya üşüşür gibi başınıza üşüşeceklerdir.
Sahabi sorar: “O gün bizim azlığımızdan mı böyle olacak ya Resûlallah!?”
Allah Resûlü, “Hayır; bilakis siz o gün fevkalâde çok olacaksınız; ama Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı olan mehabeti çıkaracak; (yani hasımlarınız nazarında saygısız hâle gelecek, emniyet telkin edemeyecek ve ağırlığınızı hissettiremeyeceksiniz. Aynı zamanda Allah sizin kalbinize ‘vehen’ koyacak.” buyurur.
Sahabi yine sorar: “Vehen nedir ya Resûlallah?”
Efendimiz; “Vehen, (gelip geçici yanları itibarıyla) dünya sevgisi, dünyayı birinci planda ele alma ve ölümden ürkmektir.” (Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359, 5/278.) buyururlar.
Evet bir toplum, dünyayı, nefislerine bakan yanlarıyla maksudun bizzat olarak ele alır, kalbiyle, ruhuyla ona yönelir; Allah’ın rızasını da bir tarafa bırakırsa, yani dünya ve onun içindekilerini Allah’a tercih ederse o “Lâ ilâhe illallah” dese de, kalbî ve ruhî istikametinin var olduğu söylenemez. Burada Allah Resûlü, “Allah kalbinize ‘vehen’ koyacak, siz de o zaman hasımlarınız karşısında yenileceksiniz.” derken,
bir başka hadis-i şerifte de,
▪︎kalblerdeki mehabetin alınması adına “Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker”in yapılmaması;
▪︎kitap, haşir-neşir akidesinin anlatılmaması gibi önemli bir ihmale dikkatleri çeker.
Öyleyse, gayet imanlı, olabildiğine maddî-mânevî açıdan güçlü, dağları delecek kadar iradeli, dünyayı nefsine bakan yönüyle istihkâr edecek kadar basiretli, vehene gönlünde yer vermeyecek ölçüde Rabbâni ve düşmanları karşısında tepeden tırnağa mehâbet, şebâbet dolu bir neslin yetiştirilmesi bizim için en büyük gaye olmalıdır.
“Çekirdekten Çınara”
***
DECCÂL ve SÜFYANİYETTEN UZAK DURMA
Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.” [Buhârî, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melahim 14, (4315).]
Bu hadis, Deccal’le ilgili haberlerin sembol ve teşbih ifade ettiğini, değerlendirmelerin izafî olduğunu anlamada daha açıktır. Çünkü, Deccal beraberinde ateş getirecek. Fakat bunun ateş olması beşerî bir değerlendirmedir; insanlara göre ateştir, İlahî ölçülere göre ise o ateş değil, tatlı sudur. Resulullah’ı dinleyen mü’minlerin o ateşi tercih etmesi gerekir. Çünkü insanlar nazarında tatlı olan “su”yu ise, Allah nazarında ateştir.
Bu, Deccal’in, İslam tarafından reddedilen, nefisperestlerin hoşuna giden her çeşit sefahat, israfat, malayaniyat ve muharremat ve Allah’a isyanları tatbikata koyup, insanları buna zorla sevketmeye çalışacağının, uymayanların onun kahrına uğrayıp “ateş”ine atılacağının ifadesidir.
Ateşi ise, insanların diri diri yakıldığı fırınlar, idamlar, hapishaneler, işten, aştan olmalar, aziller, tahkirler vs.’dir. Ama dini için, Allah rızası için bunlara katlanıp Deccal’in “tatlı suyu”na yani ikram, taltif ve terfiine, vereceği mevki, makam ve ünvana iltifat ve itibar etmeyenler, o dünya ateşinde yansalar da uhrevî ebedî lütfa, İlahî ikrama mazhar olacaklardır.
Bu sebeple Resûl-i Ekrem o devre erecek Müslümanlara Deccal’in ateşinde yanmayı tercih etmelerini irşad buyurmaktadır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/296-297.]
“Kim ki ona (Deccal’a yani cereyanına ve o cereyanın cemiyete aşıladığı çılgın sefahate) iman edip tabi olur ve onu tasdik ederse, artık onun geçmiş hiçbir salih ameli ona menfaat vermeyecektir… Ve her kim onu tekzib edip yalanlarsa, onun geçmiş günahlarının hiçbirisinden muaheze edilmeyecektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/16)
“Rivayetler, Deccal’ın dehşetli fitnesi islâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş. Bunun bir te’vili şudur ki: İslâmların Deccal’ı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal’ı, Süfyan’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal’ı ayrıdır. Yoksa büyük Deccal’ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat etmiyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.”(Beşinci Şua.)
Peygamber Efendimiz (sav) farklı hadis-i şeriflerinde Kim deccal zamanına ulaşırsa ondan uzak dursun. Kişi, Mü’min zannederek ona gelir, büyü, sihir, cenneti cehennem, cehennemi cennet gibi gösteren göz bağcılıklarla, ortaya attığı şüpheler ve sapıklıklarla, öldürüp- diriltmek gibi bazı durumlarla yanına gelenler her tarafından kuşatılır ve ona tabi olur” buyurmuşlardır. Ayeti kerimelerin müteşabihleri olduğu gibi hadis-i şeriflerin de müteşabihleri vardır. Yani Peygamber Efendimiz (sav), o dönemin insanlarına nasıl söylenmesi gerekiyorsa öyle anlatmıştır.
Hazreti Bediüzzaman, kıyamet alametlerinin hepsini Mesela deccaliyeti, Hazreti Mehdi’yi Hazreti İsa ‘(as) ın inmesini müteşabih olarak kabul etmiş ve yorumlamıştır. Yorumlarının hepsinde de ısrarla Allahu a’lem (en doğrusunu Allah bilir) demiştir.
Deccaliyeti alemi küfürden çıkacak ve Müslümanlar arasından nifakla çıkacak (süfyan adını verdiği) inkarı uluhiyet, Hazreti İsa’(as) nın inmesini Hristiyanların ruhani reisleriyle ittifak etme, Hazreti Mehdi’yi insanların imanla buluşmasına vesile olan faaliyetler olarak değerlendirmiştir. Bazı şahıslar anlatılan meseleleri temsil etseler bile şahıs olarak değil de şahs-ı manevi olarak ele alıp izah etmiştir. Bu anlayış ışığında yukarıdaki Allahu a’lem diyerek hadis-i şerifi değerlendirmeye çalışırsak süfyanın insanları kendisine bağlamak için yapacağı işlere işaretler vardır.
Süfyan ve süfyaniyet ile muhatap olanlar eğer ayet ve hadislerde bildirilen duaların koruyuculuğu altına girmemişse, kendisiyle etkileşim halinde olanları büyü, sihir gibi işlerle muhaliflerini kendisine taraftar yapar. Bu şekilde elde edemediklerini çeşitli imkanlar sunmakla, sapıklıklarla, şantajlarla etkisiz hale getirir.
Öldürüp diriltme meselesine de Hazreti İbrahim (as) ile Nemrut arasında geçen olay gibi yorumlamak mümkündür. Bakara suresi 258. Ayetinde Hazreti İbrahim (as) Nemrut’a: “Benim Rabbim öldürüp-diriltir” deyince Nemrut, suçsuz bir adamı öldürmüş, idamlık bir kişinin de cezasını kaldırmış ve: “Ben de öldürüp diriltirim” demiştir. Süfyan da aynı şekilde suçsuz insanları cezalandıracak, suçlu kişileri korumasına alacak ve cezalandırılmalarına engel olacaktır.
Peygamber Efendimiz (sav) bu durumlardan dolayı sırat-ı müstakimi kaybetmemek için süfyaniyetten uzak durulmasını tavsiye etmiştir. Allahu a’lem (doğrusunu Allah bilir.)
***
BELÂ ONA GELECEK
Adamın birisi Hazreti Musa’ya (aleyhisselam) gelerek:
– Ya Musa, ne olur dua et de hayvanların dilinden anlayayım. Bundan kendime dersler çıkarır, iyi insan olurum, dedi.
Hazreti Musa (aleyhisselam):
– Git işine bak, bu hâlin senin için daha hayırlıdır, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, diye cevap verdi.
Fakat adam dinlemedi, sürekli ısrar etti.
– Ya Musa, ne olur, hiç değilse kapımdaki köpekle horozun dilinden anlayayım, diyordu.
Sonunda Hazreti Musa dua etti ve adam sevinerek evine gitti. Ertesi sabah, hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşup hemen kaptı. Köpek,
– Be horoz, yaptığın doğru mu? Sen buğday da arpa da yiyebilirsin. Bense ekmekten başka bir şey yiyemiyorum. Ne için benim rızkımı kapıyorsun” diyerek horoza kızdı. Horoz,
– Haklısın ama tasalanma, yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnını bir güzel doyurursun, dedi.
Adam bunu duyunca hemen eşeğini pazara götürüp sattı. Ertesi gün, ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanına geldi. Köpek horoza sitem ediyor:
– Hani eşek ölecekti, ben de karnımı doyuracaktım, diyordu. Horoz,
– Eşek öldü ama başka yerde öldü. Fakat hiç merak etme, yarın at ölecek, o zaman daha büyük bir ziyafete konacaksın, dedi.
Adam hemen atını da sattı. Hayvanların dilini anlayabilmenin onun için çok kârlı olduğunu düşünüyordu. Ertesi gün yine köpekle horozu dinlemeye gitti. Köpek yine horoza sitem ediyor, yalan söylemeye başladığından şüpheleniyordu. Horoz,
– Ben yalan söylemedim. At ölecekti, sahibimiz sattı. Fakat sen merak etme, yarın sahibimizin en çok değer verdiği kölesi ölecek, o zaman onun hayrına yemekler helvalar verilecek, hepimiz doyacağız, dedi.
Bunu duyan adam hiç beklemeden kölesini de sattı. Ertesi gün yine aynı konuşmalara kulak kabartmak için gitti. Bu sefer köpek çok kızgındı. Günlerdir yalanlarla avutulduğunu söylüyordu. Horoz,
– Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye itiraz etti. Köle de öldü, ama başka yerde. Çünkü sahibimiz onu da sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Zira ilkin kaza eşeğe gelecekti, böylece sahibimiz kaza ve belâdan kurtulacaktı. Onu sattı, ata geldi. Atı sattı, köleye geldi. Köleyi de sattı, şimdi belâ kendisine gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, böylece hepimiz doyacağız, dedi.
Bunu duyan adam akılsız başını dövmeye başladı, ancak iş işten geçmişti.
*Hasılı İnsanlar başlarına gelen nahoş şeyleri hayra yormalı, onun daha büyük bir belâyı def ettiğini, belalara kalkan olduğunu düşünmelidirler. Evet, perdenin arkasında neler olduğu ve hâdiselerin hikmetinin neyi gerektirdiği her zaman bilinemeyebilir. Hayır görünende şer, şer görünende hayır olabilir. İnsan sık sık sadaka vererek belâları def etmelidir. Her şeyin sadakası vardır. Servetin, ilmin, iyi niyetin, sıhhatin, kuvvetin, zamanın…