İmam Şâfiî’nin Ağır Sorgulamalarına Maruz Kalışı

İmam Malik ölünce İmam Şâfiî geçimini temin için bir iş aramış ve Yemen’in Necran şehrine devlet memuru olarak gelmek nasip olmuştu ona. İşte bu olay Şâfiî’nin mihneti ile ilgili maceranın başlangıcıdır.

Mihnet; yani devlet görevlilerinin ya da halifenin emriyle yapılan sorgulamalar, bir gün İmam Şâfiî’nin de başına gelecekti. Mihnet; devletin resmî görüşüne muhalif ve ardında halk desteği olan kimselere uygulanan bir soruşturmadır. Kısa birkaç sorudan en ağır dayaklara kadar türlü türlü tazirler burada tezahür eder.

İmam Şâfiî’de Yemen’deyken Hz. Ali evlatlarına yakınlığından ötürü takibata uğramış, sorgulamaya çekilmiştir. Haddi zatında hiçbir isyana katılmamış ve teşvik etmemiş bir âlim görevli olarak Şâfiî’nin mihnete uğraması garip karşılanmalıdır. Sadece Ehl-i Beyt’e sevgi duyması dahi Abbasiler’i ürkütmüştür. Ama daha sonra İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin araya girmesiyle Şâfiî kurtulmuştur.

Olay şöyle gelişti: İmam Şâfiî’nin dirayeti, bilhassa Yemen Valisi’nin maiyetinde olduğu ve kadılık mahiyetinde olan bu görevinde dikkat çekmiştir. Yemen’e bağlı Necran mıntıkasında görev alan Şâfiî adaleti ve ilmiyle gönülleri fethediyordu. Ünü Mekke’ye, Necran dışına taşıyordu. Oysa buranın halkı pek çok yer gibi böyle âdil bir kadı görmemişti. Gelen ağam, giden paşam diyen insanlar vardı burada.

Şafiî’nin durumu şöyle tasvir ediliyor: “Necran’da çalışmak üzere vazife aldım. El-Hâris b. Abdullahoğulları ile Sakif mevâlisi orada idiler. Vali buraya gelince pohpohlayıp, dalkavukluk ettiler. Benden de aynı şeyi beklemelerine rağmen onlara yüz vermedim.”

Necran’da Şafiî’nin adaleti devletin de kulağına gidiyordu. Onun tavizsiz tutumu başına iş açacaktı. Bu sırada Necran’ın zalim bir valisi geldi. Halka zulmetmek istediyse de Şafiî onu uyarmış, yaptığı davranışların hakkaniyete uymadığını bildirmişti. Ayrıca gerektiğinde tenkit etmiş belki de kılıçtan keskin diliyle onu hırpalamıştı. Vali bu adamı beğenmiyordu. Ama acaba hangi yoldan icabına bakmalıydı? O devirde Abbasiler Hz. Ali evlatlarına karşı daima saltanatlarını korumak ihtiyacı ve itiyadı içinde olmuşlardır. Zira her iki tarafta peygamber soyuna yakın idiler. Ali evlatlarını kendilerine rakip olarak görüyorlardı diyebiliriz. Herhangi bir vali ya da görevlinin Ehl-i Beyt’e yakın olduğunu tesbit etmek görevden alınması için yeterliydi.

İşte yukarıda andığımız vali de Abbasiler’in bu tutumundan faydalanarak Şâfiî’ye karşı bir tuzak hazırlamak istedi ve Harun er-Reşid’e şöyle bir mektup gönderdi: Ali taraftarlarından dokuz kişi harekete geçti. Ben bunların ayaklanmasından korkuyorum. Onlardan birisi Muttaliboğulları’ndan Şafiî’dir. Onun yanında ne fermanım geçer ne yasaklarım! O diliyle, savaşçıların kılıçlarıyla yapamadığını yapıyor.”

İşte Şafiî böyle bir töhmet altında bırakıldı. Oysa Şafiî fiili bir harekette bulunmamış ve bir başkaldırı yapmamıştı. Şafiî’nin Hz. Ali evlatlarına karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat onun bu sevgisi kendini şiilik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için fiili bir harekete sevkedecek durumda değildi. Fakat o sırf sevgisi yüzünden râfizilikle itham edildi. Güya o Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetini reddediyordu. Kuşkusuz İmam şâfiî iftiralarından beridir.

Şafiî’nin Bağdad yolculuğu böyle oluyordu işte. Eli kelepçeli olarak Harun Reşid’in huzuruna çıktı. Güzel konuşması ve İmam Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî’nin hüsnü şehâdetiyle canını kurtardı. Pek çok kimse heveslisi olmayan Harun er-Reşid Şâfiî’nin durumunu İmam Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî’ye havale etmişti. İmam Muhammed b. el-Hasan, Şâfiî’deki ilmi istidadı görmüş ve Harun er-Reşid’e şöyle demişti: “Evet bunun ilimden nasibi vardır. İddia edilen şeyle onun bir ilgisi yoktur”(Muhammed Ebu Zehre, el-İmam eş-Şâfiî, s. 22./Abdülaziz el-Bedrî, el-İslam beyne’l-‘ulemâi ve’l-hükkâm, s. 182.).

Sahâbeden Günümüze Allah Dostları
3.Cilt syf 27-29

Bu yazı 18 kez okundu