İMANINIZI YENİLEYİN
Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine iman etmek bu hayatın en temel gerçeği, bizim de en birinci vazifemiz ve sorumluluğumuzdur. Dinin diğer bütün teferruatı da buna bağlıdır. Fakat sadece iman etmekle iş bitmiş olmuyor. Onda sebat etmek, onu korumak ve takviye etmek de bir o kadar önemlidir. Nitekim Nisâ sûresi 136. âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
يَٓااَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ى نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا
“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.” (Nisa’/136) Buradaki “ey iman edenler iman edin” ifadesi, verilen farklı manâların yanında “iman ettik demekle yetinmeyin, onda sebat edin, onu yenileyin ve onu koruyun” anlamlarına da gelir.
Halkımız ve bilhassa cami cemaati arasında arasında ‘iman ve nikâh tazeleme’ şeklinde bir gelenek mevcuttur. Cuma akşamları yapılan bu yenileme ameliyesi ile özellikle nikâh tazelenmiş olur mu olmaz mı meselesi bir tarafa, bu durum ister istemez iman eskir mi sorusunu da akla getiriyor. Aşağıdaki hadis-i şerifler ile altındaki açıklamalar bu konuya yeterince açıklık getiriyor. Şöyle ki: Abdullah b. Amr Resulullahın (sav) şöyle buyurduğunu nakleder: “İçinizde iman, eski elbisenin yıpranması gibi yıpranır. O halde Allah’tan kalplerinizdeki imanın yenilenmesini isteyin.” (Taberânî) Ebû Hüreyre’den rivayetle Resulullah (sav) buyurdular ki: “Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü`min olarak sabaha erer de kafir olarak aksama girer. Mü`min olarak akşama erer de kafir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar.” (Müslim, Tirmizi)
Gel Bir Saat İman Edelim
Hayât-üs Sahâbede, Abdullah b. Revâha Hazretlerinin arkadaşlarıyla karşılaştığında, onlara yaptığı davetin aynı mânâya gelen birkaç şeklinden şöyle söz edilir:
Abdullah b. Revâha bir arkadaşına ‘Gel de bir saat Allah’a iman edelim’ dedi. Arkadaşı ona ‘Biz mü’min değil miyiz?’ dediğinde, Abdullah da ‘Evet, biz mü’miniz. Fakat Allah’ı zikredersek imanımız daha da artar’ dedi.
>Abdullah b. Revâha arkadaşlarından birinin elinden tutarak ‘Gel bizimle, bir saat zikir meclisinde bulunarak Allah’a olan imanımızı tazeleyelim’ diyordu.
>Abdullah b. Revâha elimden tutarak ‘Gel, Allah’a bir saat iman edelim. Kesinlikle kalb kaynar çanaktan daha fazla evrilir çevrilir’ dedi.
>Abdullah b. Revâha benimle karşılaştığı zaman bana “Ey oğul! Otur, bir saat zikredelim!” derdi. Birlikte oturur, bir saat zikrederdik. Sonra; ‘İşte bu iman meclisidir. İman meselesi gömleğin meselesine benzer. Sen iç gömleği çıkardığında, bakarsın ki giymişsin. Bazan da giydiğinde bakarsın ki çıkarmışsın. Kalb fıkır fıkır kaynayan çanaktan daha süratle alt-üst edilir’ derdi.” (Hayât-üs Sahâbe)
İmanınızı Yenileyin
Ahmed Bin Hanbel Hazretlerinin Müsned’inde yer alan bir hadis-i şerife göre Efendimiz; “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü ile yenileyiniz.” (Müsned) buyuruyor. Bu hadis-i şerifin izahını da Üstad Hazretleri ile merhum Büyüğümüz şöyle yapıyorlar:
”Dördüncü Mes’ele: ﺟَﺪﱢدُوااِﯾﻤَﺎﻧَﻜُﻢْ ﺑِﻼَٓ اِﻟَﻪَ اِﻻﱠ اﷲﱠُ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın her bir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünki zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer. Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü’ ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İman ise hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâilahe illallah ise, o nuru açar bir anahtardır. Hem insanda madem nefs, heva ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zahir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat (elfâz-ı küfür) ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, hersaat, her gün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır.” (26. Mektub)
“Soru: Niçin tecdid-i iman yapıyoruz? Aslında bu soru ’Niçin tecdid-i iman yapmıyoruz?’ şeklinde de sorulabilirdi. Allah’a inanıyor ve bu inancımızı ’Lailaheillallah’ kudsî cümlesiyle ilan ediyoruz. Biz bu sözü söylerken, aynı zamanda kalbdeki tasdik ve iz’ana dilimizi de tercüman kılıyoruz ki, ahkâm-ı ilâhiyenin üzerimizde tatbik edilmesi konusunda bu bir esastır. Sâniyen, kelimeyi söylemekle, şahsî hayatımızı aydınlatmış, nuranîleştirmiş oluyoruz ki, bu bizim için mutlak bir ihtiyaç. Her şeyden evvel bizler, mütemadiyen tahavvül edip değişen varlıklarız: Ben, dünkü ben değilim, tabiî evvelki günkü ben de değilim. Hele geçen seneki ben, hiç mi hiç değilim. Geçen seneki ben ile şu andaki ben arasında upuzun bir mesafe vardır. Öyle ise geçen sene ben ‘Lailaheillallah’ deyip tecdid-i iman yaptıysam, değişen şimdiki ben yeniden tecdid-i iman yapmak suretiyle ruh, his ve kalb dünyamı tenvir etme mecburiyetindeyim. Sâlisen, üzerinde yaşadığımız dünya da bizim gibi değişiyor: Küre-i arz durmadan dönüyor; Güneş devamlı hareket ediyor. Değişen dünyaları da ayrıca tenvir etmek ve içinde bulunduğumuz yurdumuzu, yuvamızı, otağımızı aydınlatmak için yine “lailaheillallah” kudsî cümlesiyle hayatımızı aydınlatmak mecburiyetindeyiz. Râbian, insan farkına vararak veya varmayarak pek çok defa, kendisini küfre sokacak davranış, iş ve sözlerde bulunabilmektedir. Bu türlü davranış, iş ve sözler onun mânevî hayatını karartır, zulümatlı hâle getirir ve kapkaranlık yapabilir. İşte eğer insanın, küfre götüren ve dalâlete iten bu türlü sözlerle iç dünyası kararmışsa böyle birinin “‘Lailahe illallah’ ile hayatını yeniden tenvir edip tecdid-i iman yapması onun için elzem ve zarurîdir. Hâmisen, uhrevî âlemimiz itibarıyla ne zaman vefat edersek, dilimiz kelime-i tevhid ile ıslanmış olarak Allah’ın huzuruna gitmemiz bizim için hayatî bir mevzudur. Onu söylemiş ve o ahdü peymâna sadakat içinde Allah’ın huzuruna gitmiş olmak, bizim için önemi çok büyük, kazandıran hususlardandır. Evet, bir hadis-i şerifte: “İnsan vefat ederken, kelime-i tevhidle dili ıslak olarak Allah’ın huzuruna giderse,Cenâb-ı Hak onu mağfiret buyurur.” şeklinde ifade edilmektedir. İmamların camilerde yaptırdıkları tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh meselesine gelince; bu mânâ günümüzde bir âdet olarak icra edilmektedir. Resûl-i Ekrem devrinde böyle bir tecdid-i iman yapma meselesi bahis mevzuu değildi. İnsanın günün her dakikası ve her saatinde günahlara ve küfre karşı içinde bir burkuntu ve tiksinti duyup da gönlünden gele gele ’La ilaheillallah Muhammedür-rasulüllah’ demesi, bir tecdid-i iman cehdidir ve mümkünse bu her zaman yapılmalıdır. Cenâb-ı Hak, yolunda ve yönteminde bu işleri edaya bizleri muvaffak kılsın…” (Fasıldan Fasıla-5)
“…Ve son olarak burada şunu da arzedeyim: Camilerde yapılan nikâh ve iman tecdidi gibi aslı esası olmayan ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin mü’minlere kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Hele nikâh gibi, ciddî bazı esaslara bağlı bir meselede “inni ürîdü en üceddide imane ven-nikahe” demek, sadece bir tevbe olarak değil, söz, dil kaideleri bakımından da tenkide açıktır. Çünkü adam, “ben nikâhımı ve imanımı yenilemeyi düşünüyorum” diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani düşünüyorum, ileride yenileyebilirim demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir ifadedir. Çünkü bir insan bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz etmişse hemen anında tecdid-i iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hiss-i nedametle arkasını dönüp “eşhedü enlailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu verasulüh” demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur. Müslümanları boş şeylerle avutmak faydasızdır…” (Fikir Atlası)
“…Allah Resûlü bir hadislerinde bu yenilenmeye şöyle işaret ederler: ‘Ceddidû imâneküm bi-lâilâhe illallah – İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ demek suretiyle yenileyin.’ Bence bu hadis, sadece dil ile kelime-i tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Ehl-i hakikate göre bu mübarek kelimeler dille telaffuz edilirken, vicdanlarda duyulmuyorsa bir mânâda yalan söyleniyor demektir. Yani, ‘Lâ ilâhe illallah deyiniz’ demek, bu kelimeleri vicdanlarınızda hissediniz, her gün din ve iman adına bir yenilik peşinde olunuz, devamlı kendinizi yenileyiniz, yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli yollarda olunuz demektir. Malum olduğu üzere her lâhza zaman ve mekân değişmektedir; bu itibarla insan da, bu değişmeler içinde her an kendini aydınlatmalı, yenilemeli ve ruhta yeni bir dirilişe geçmelidir ki, hayatını teşkil eden karelerden hiçbiri karanlık kalmasın. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Mü’mindeki bu yenilenmenin onun tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmesi için devamlı surette imanını derinleştirmesi ve onu hayatına aksettirici temrinatla bezemesi gerekmektedir. İnsanda ruhen böyle bir yenilenme isteği, kavlî olarak “Lâ ilâhe illallah” demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam ederek mârifeti muhabbete, muhabbeti aşk u şevke, aşk u şevki de cezb hâline getirmekle en ileri seviyeye ulaşabilir…” (Fikir Atlası)
İmanın Korunması
İmanın korunması demek, onu tehlikeye atan söz ve davranışlardan uzak durmak demektir. Aşağıdaki maddelerle sınırlı olmamakla beraber akâid ve kelâm kitaplarımızda, kişi mü’min olduğu hâlde geçici olarak veya sürekli olarak imandan çıkmasına sebeb olacak bir takım söz ve durumlardan bahsedilir. En önemlileri şunlardır:
a) İstihlâl: Allah’ın haram kıldığını helâl saymak. Haram işleyen dinden çıkmaz ama, onu yapmıyor olsa bile hükmünü inkar eden çıkar. Dinen sabit bir meselede, “öyle şey mi olur” demek gibi. Kendisiyle aynı siyasi görüşte olmayanlara yapılan zulmü helâl saymak gibi.
b) İstihfaf: Dini veya dinî bir meseleyi hafife almak. Dinde, farzları yapmayana kâfir denmez. Bizim akîdemize göre amel imanın gereğidir ama ondan bir cüz değildir. Fakat sünneti bile hafife almak imanla bağdaşmaz.
“İslâm’ın herhangi bir emrini yapmamak küfür değildir ama, en küçük bir emri dahi olsa onu dahi hafife almak küfürdür. Âyeti ve âyetin hükmünü inkâr eden kâfir olur. Hadisin mütevatirini inkâr mevzuunda ise ulema, ‘fîhî nazar’ demişlerdir. Kuvvetli bir ihtimal ile, mütevatiren ifade edilen hadisteki bir hakikati inkâr eden veya hafife alan kimse de kâfir olur. Efendimiz’den açık nassla gelen hususlar şöyle dursun, zayıf dahi olsa O’na nispet edilen şeyi hafife alan kâfir olur. Meselâ, ‘Efendimiz şundan hoşlanırdı.’ Buna karşılık birisi, ‘O hoşlanırdı ama ben hoşlanmıyorum’ derse küfre düşer. Bir insan o tür bir şeyden hoşlanmayabilir. Ancak burada mesele Efendimiz’e nispet edildiği için, bir kimsenin böyle bir tepkisi, Allah Resûlü’nü hafife almayı işmam ettiğinden böyle bir tepki o kişiyi küfre götürür. Doğrudan doğruya Efendimiz’in eliyle tahkim edilmiş bir mevzuda,vâzı-ı şeriat gibi ‘hayır, bu öyle değil de böyle olmalı!’ diyen kimse de küfre düşer.” (Çizgimizi Hecelerken)
c) İstihza: Dinle alay etmek. İman konusu, ciddisi de ciddi, şakası da ciddi olan konulardandır. Dinî kavramlar, müesseseler, hattâ din adamları bile alay konusu yapılamaz.
.ﻭَﻟَﺌِﻦْ ﺳَﺎَﻟْﺘَﻬُﻢْ ﻟَﻴَﻘُﻮﻟُﻦَّ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻛُﻨَّﺎ ﻧَﺨُﻮﺽُ ﻭَﻧَﻠْﻌَﺐُ ﻗُﻞْ ﺍَﺑِﺎﻟﻠَّﻪِ ﻭَﺍَﻳَﺎﺗِﻪِ ﻭَﺭَﺳُﻮﻟِﻪِ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﺴْﺘَﻬْﺰِﻭُٔ ﻥَ ﻟﺎَ ﺗَﻌْﺘَﺬِﺭُﻭﺍ ﻗَﺪْ ﻛَﻔَﺮْﺗُﻢْ ﺑَﻌْﺪَ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻜُﻢْ ﺍِﻥْ ﻧَﻌْﻒُ ﻋَﻦْ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٍ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻧُﻌَﺬِّﺏْ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔً ﺑِﺎَﻧَّﻬُﻢْ ﻛَﺎﻧُﻮ ﻣُﺠْﺮِﻣِﻴﻦَ
“Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun Peygamberiyle mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir gurubu bağışlasak bile, bir guruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.” (Tevbe/65-66)
Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) Tebük seferine giderken münafıklardan bir grup Resûlullah hakkında alaylı konuşmalar yapıp dedikodu ettiler. Durum Resûlullah’a bildirildi. Münafıklar çağrılıp kendilerine niçin böyle yaptıkları sorulduğunda inkâr ettiler ve “Yolculuk zahmetini unutturmak için şakalaşıyorduk” şeklinde yalan beyanda bulundular. İşte 65. âyet bu münafıklar hakkında nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, 2/153)
d) Tekfir: Hiç kimsenin, hiç kimseyi dine alma veya çıkarma yetkisi yoktur. İnsan kendi iradesiyle dine girer veya çıkar. Eğer bir mü’min, başka bir mü’mine kâfirlik veya benzeri sıfatlar izafe ederse, dediği vasıf onda yoksa kendisi aynı duruma düşer:
Ebu Zerr (r. anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ’Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla (dalâletle, asilikle, teröristlik ile vb.) veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa kelime kendine dönderilir.” (Buhârî)
Enes (r. anh)anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: ‘Üç şey vardır ki imanın aslındandır: La İlahe İllallah diyene saldırmamak: İşlediği herhangi bir günahı sebebiyle bu kimseyi tekfir etme, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atma. Cihad, bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir, onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır. Kadere iman” (Ebû Dâvûd)
e) Mukaddesâta sövmek: Özellikle zeka ve kültür seviyesi düşük insanlarda çok görülen dine, kitaba sövme meselesi gibi… Birisini tekfir etmiş olmak için illâ ona kâfir demek de şart değildir. Taşıyanın kâfir olmasını gerektiren bir sıfatla tavsif de böyledir. Meselâ Efendimiz Aleyhisselâm’dan sonra birisine Peygamber diyen de, bunu kabul eden de, kendisi böyle bir iddiada bulunmadığı halde birisine sahte peygamber diyen de kâfir olur. Çünkü sahte peygamberlik, kişiyi küfürle itham etmektir.
f) Küfre rıza: Kural olarak, küfre rıza küfür, şirke rıza şirk, fıska rıza fısk, zulme rıza zulümdür. Yani bizzat bunları yapmayanlar da yapanlar gibidir. Bir de bunların mahzursuz olduğu düşünülüyorsa, meselâ yapılan zulüm destekleniyor ve gerekli görülüyorsa, bu haramı helal addetmek olacağından küfür olur.
“Zulmü iyi veya mübah gören gerek âmir, gerek memur bütün haksızların cezası, sonsuza kadar cehennemde kalmaktır. Çünkü zulmü helal saymak da küfürdür.” (Elmalılı Tefsir)
“Meselâ zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır.” (Gümüşhânevî> TDVİA) Burada bir önemli nokta da şudur: Kendi din anlayışına ve telakkilerine, hâttâ siyasi düşüncesine uygun düşmediği için, bazı insanların dinden çıkmış olmalarını istemek de küfre rızadır, sahibini kâfir yapabilir.
g) İsyan: Cenâb-ı Hakk’ın varlığını inkâr etmemekle beraber O’nun emrini tanımamak ve isyan etmek. İşte şeytanın kâfirliği de buradan geliyor. Çünkü o inkâr etmedi ama isyan ett.
Küfre Düşmenin Neticesi
Bu konu birçok bakımdan önemlidir. Yani küfre düşersem bir tecdidle yeniden çıkarım denilebilecek türünden basit bir mesele değildir. Zira: a) Geçmişte işlediği bütün ameller iptal olur. Tevbe edip tekrar iman etse bile, yeni müslüman olmuş sayılacağı için namazlarını kaza etmez, fakat hac yaptıysa yapmamış sayılacağından tekrar etmesi gerekir. Yani bütün sevaplar sıfırlanır. b) Kocanın küfre düşmesi halinde hanefi mezhebine göre nikahın yenilenmesi gerekir. Yoksa evlilik gayr-ı meşrû devam eder. c) Bu meseleyi ciddiye almayıp, iki de bir tecdid-i iman ile geçiştirebileceğini düşünenler, hafizanallah son nefeste buna muvaffak olamayabilir.
Tehlikeli Sözler
Günlük hayatın akışı içerisinde, dilimize yerleşmiş bulunan ve çoğu zaman dikkat edilmeyen aşağıdaki şu ifadeler ve benzerleri konusunda da çok hassas olmak gerekiyor. Çünkü bunlar da imanla bağdaşmaz.
- Bu zamanda bu haram mı olur…
– Bu kadarcık şey haram mı olur…
– Bunun neresinde kötülük var…
– İnşallahla maşallahla bu iş olmaz…
– İşimiz Allah’a kaldı…
– Kalbin temiz olsun, namaz şart değil…
– İçmesini bilene haram olmaz…
– Gidipte gelen mi var…
– Bu işe Allahı karıştırma…
– Onun yeri ayrı bunun yerine ayrı… vs. vs.
Not: İnkâr niyeti olmaksızın ağızdan çıkan hatalı sözler imana zarar vermez. Bir hadis-i şerifte geçen ve devesini kaybettikten sonra bulan adamın, sevincinden şaşırarak şöyle demesi gibi: “Ey Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim” Fakat, en azından dinî değerlere saygımız açısından kullandığımız ifadelerin inançlarımıza ters düşmemesi için çok dikkat etmek gerekiyor. Ayrıca bu değerler, hafife alındığı için o ifadeler kullanılıyorsa işin boyutu değişir ve söz bir küfür (inkâr) sözü olur.