47-İnkişaf Tesellisi

Rabbimiz yarattığı varlıkların kabiliyetlerinin ortaya çıkmasından ve onların kemale doğru yol almalarından memnuniyet duyar. Varlıkların potansiyellerini harekete geçirmeleri, yeteneklerini açığa çıkarmaları, kendileri açısından bir lezzet sebebiyken, bu durum Cenab-ı Hakk tarafından da hoşnutlukla karşılanır. İnsanın istidadına uygun olmayan işler ve hedefler peşinde koşturması, onun hayatını zorlaştıracağı gibi ahiretini kaybetmesine de sebebiyet verebilir. Kişinin istidatlarına göre davranması ve yaşaması ona dünyada ve ahirette kolaylıklar sağlayacaktır. Yaratılmışların ilk kemalleri, var olmalarıdır. Var olmak, zatında büyük bir kemaldir. Fakat ikinci varlığa eriş, o şeyin fıtrat ve istidatlarının inkişafından sonra meydana gelen varlığıdır. Anne karnından çıkışa ilk doğum diyecek olursak, fıtratın ve istidatların inkişafını ise ikinci doğum diye adlandırabiliriz. Dünyaya geldiğimiz günden daha anlamlıdır neden dünyaya geldiğimizi anladığımız gün… Pratiğe dökme, yani uygulama, yeteneklerin açığa çıkarıldığı ve geliştirildiği bir durumdur. Dolapta duran ilacın insana şifa olamayacağı açık olduğu gibi, yaparak öğrenmekte ve öğrendiğini yine yaparak geliştirmektedir insan. Manevi yeteneklerin pratiği ise insanın iç özelliklerinin ortaya çıkarılması ve o özelliklerin ‘doğru’ ve ‘yanlış’ arasındaki kararsızlığının sona erdirilmesidir. Dünya bilim tarihi açısından sibernetiğin ilk adımlarını atan; ilk robotu yapıp çalıştıran ve Leonar do Da Vinci’ye ilham kaynağı olan Şırnaklı alim Ebu’l İz El Cezeri şunu söyler: “Uygulamaya dönüştürülmeyen her teknik ilim, doğru ile yanlış arasındaki bir yerdedir. “

Allah sevgisi, her insanın içinde var olan yeteneklerden biridir. Ancak o Allah’a veya bir başkasına duyulabilecek bir aşkın nötr özelliğini taşımaktadır. Bu yetenek pratiğe döküldüğün de; Allah sevgisi veya Allah dışındaki varlıklara duyulan sevgi arasındaki kararsızlığından kurtulacak ve aslına ulaşacaktır. Örneğin öfke, insanın içerisinde doğru veya yanlış bir öfke olarak beklemektedir. Nerede ve nasıl açığa çıktığına bağlı ola rak doğrulanacak veya yanlışlanacaktır. Bergson iki tür bilmeden bahseder. Biri sujenin obje etrafında gezinmesi, bir diğeri ise ona katılımı… İlki rölativiteye, ikincisiyse mutlak olana götürür. Yani mutlak olanı biliş, etkinlik içeren bir biliştir. Dünyaya gönderilmiş olan insan kendini inşa etmekle mükelleftir. Kendini inşa ise ona doğuştan verilen hususi özelliklerin açığa çıkarılmasıyla mümkün olacaktır. Peki, fıtrat ve istidadan ortaya çıkarmak için ne yapmalı? İstidadan ortaya çıkaran başlıca faktörler; iman, ibadetler, ameller, mücahede ve musibetlerdir. İstidatların ortaya çıkma ve olgunlaşma ve silelerinden olan musibetler, istidatların yeşermek için ihtiyaç duyduğu manevi yağmurlardır. Görünüşte hoşa gitmeyen bu olaylar, fıtratta açığa çıkmamış özellikleri bulur, büyük dönüşümler yaparak onları ortaya çıkarır. Sahabe Efendilerimiz zamanındaki imtihanlar onların istidatlarını ortaya çıkarmış ve onlar bu musibetlerin sevkiyle yeryüzünün yarısına tohum gibi serpilebilmişlerdir.

Tabiatta hayvanların birbirlerine musallat olması ilk bakışta rahmete ters, şefkate sığmaz gibi görünür. Halbuki saklı yeteneklerin açığa çıkması için, musallat olacak varlıklar zorunludur. Yüzeysel baktığımızda atmacanın serçeye zarar vermesi şeklinde görünen sahne, hakikat perdesinde ona verilmiş bir nimettir. Atmacanın serçeye musallat olması serçede zaten var olan uçma yeteneğini harekete geçirmek içindir. Atmaca musallat olmasa, serçe de o kıvraklıkta uçamayacaktır. En iyi uçan kuşlar en zorlu düşmanlar tarafından tehdit edilenlerdir genellikle. Yükselebilen her şeye önceleri bir varlık veya olay musallat olmuştur muhakkak. Uçaklar da dahildir buna. Teknolojik gelişmelerin tamamı bir engelden, bir tıkanıklıktan, bir düşmanın varlığından ve tehlikeden dolayı ortaya çıkar. Mucitler, bugün ne pişirsem misali, bu sene acaba ne icat etsem, diye düşünmezler. Ortada ciddi bir problem, çözülmesi gereken büyük bir sorun, ölüm kalım meselesi olmuş birtakım ihtiyaçlar söz konusu olduğunda icarlar ve mucitler belirir. Bu tehlikeden, bu sıkışıklıktan nasıl kurtulabiliriz düşüncesiyle ortaya çıkar her yeni gelişme. Her ilerlemenin altında, bunu yapamazsak başımıza büyük belalar gelecek, düşüncesi vardır.

Toplumlar da felaketler vesilesiyle zaten kendilerinde mevcut bulunan ancak açığa çıkma imkanı bulamamış yetenekleriyle tanışırlar. Tohumlar halinde bulunan istidatlar musibetlerle yeşerir ve güzelleşmeye başlar. Keçi, cesaretinden değil, korkusunun tetiklediği güçle kurda saldırabilmektedir. Tavuk ta aslana saldırma potansiyeli vardır ancak bu sadece yavrusunu tehlikede gördüğünde ortaya çıkar. İnsan bir şeye ihtiyaç duyduğunda veya bir tehlikeden ürkmeye başladığında gizli yetenekleri, istidatları, potansiyelleri ortaya çıkmaya başlar. Bir şeyi elde ettiğinde değil, onları kaybettiğinde, onlara muhtaç duruma düştüğünde gerçekleşir bu hal. Cibran‘ın ifadesiyle: “Sessiz tohum, bülbül onu yutunca aşk şarkılarına dönüşür.” Cenab-ı Hakk’ın insanı türlü ihtiyaçlara müptela kılmasının ve çeşitli korkulara muhatap yaratmasının bir hikmeti de bu olsa gerektir. O tehlikenin geçmesi, her ne kadar bir nimet gibi görünse de eğitim sürecinin de sona erdiğinin işaretidir. Bir Meksika Atasözü: “Bizi gömmeyi denediler, fakat bizim tohum olduğumuzu unutmuşlardı…”

Mesela işsiz kalan birinin, ticari kabiliyetini keşfetmesi, kendisindeki bir cevheri fark etmesi anlamına gelecektir. Andre Gide der ki, ”Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti, insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri, saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresifbir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musi betlerden daha çok azap verir. Goethe der ki, ”Elleriyle çalışan, işçidir. Elleri ve kafasıyla çalışan, ustadır. Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan, sanatkardır.” Bir insanın kemalatı, inkişaf eden latifelerinin fazlalığıyla orantılı olduğuna göre, daha çok musibet, daha çok kemale ermiş latife anlamına gelecektir. Bu da insanın eşya olmaktan uzaklaştığı, bir ilahi sanat eseri olmaya yöneldiği anlamına gelecektir.

Sokrates, Atinalılar için bir musibetti. Şehrin tanrılarına inanmamak, onların yerine başka bir tanrı koymak ve bu yolla gençliği zehirlemekle suçlandı ve ölüme mahkum edildi. Savunmasında, Atina halkı için taşıdığı anlamı şöyle açıklıyordu: ”Eğer beni ölüme mahkum ederseniz, yerimi alacak birini kolay kolay bulamazsınız. Komik bir benzetme yapmak gerekirse, kentimiz iyi yetiştirilmiş, heybetli bir at, ben de bir atsineğiyim. Tanrı beni bu atın üzerine yerleştirdi, ona bağlıyım: Heybetinden ötürü tembelliğe meyleden bu at ancak bir atsineğinin varlığıyla hareketlenebilir. Eğer benim sözüme kulak verirseniz, hayatımı bağışlarsınız. Ne yazık ki bundan çok umutlu değilim. Belki biraz sonra bir at olarak uykunuzdan uyanıp Anitus’u dinleyecek ve beni tek bir darbeyle alaşağı ettikten sonra uyuklamaya devam edeceksiniz.” Musibetler de bizim Sokrates’imizdir. “Mutluluk vücut için yararlıdır fakat aklın yetkinliklerini asıl geliştiren, ıstıraptır. “ -Marcel Proust-

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 16 kez okundu