4-İsim Tesellisi

Musibetlerin hayatımızdaki yerini ve değerini doğru göremiyor olmamızın bir başka sebebi de onlara taktığımız isimlerdir. Adı olmayan duygular yok gibidirler. Mesela korkunun adı konmasaydı, korktuğumuzda, bu hissi, eski korkularımıza ve başkalarının duyduğu korkulara benzetemeyecek ve dünya üzerinde ilk defa bizim tarafımızdan yaşanan bu duygunun tadını çıkarmaya bakacaktık. Gerçekte bugün duyduğumuz korku, dünkünün aynı olamaz, çünkü biz de kainat da dünkü halimizde değiliz. Bir insanın duyduğu korku bir diğerininkiyle de aynı olamaz, çünkü her insanın algıları ve yaşam tecrübeleri farklıdır. Hiçbir korku bir diğerinin aynısı olamasa da, birbirine yakın duyguların hepsine aynı ismin verilmesi kaçınılmaz olduğu ve öncesin de herkes korkuyu olumsuzladığı için, yalnız bize ve o ana has korkumuzun nasıl sanatlı bir yaşantı olduğunu idrak edemeyiz. Şayet her yaşanan korkuyu farklılığından dolayı yeniden adlan dırmak mümkün olsaydı, sözlüklerde korkudan başka kelimeye yer kalmazdı. Bu durum hüzün, dert, keder ve acı gibi kelimeler için de geçerlidir. Bu duyguların adları konmamış olsaydı, şimdiki olumsuz etkilerini veremeyeceklerdi. Hatta onların isimlerini sevinç, neşe ve mutluluk olarak değiştirme imkanımız olsaydı, onlardan etkilenişimiz pozitife doğru ilerleyecekti.

Aristo’ya göre gökkuşağı dört renkten oluşuyordu. Gök kuşağının yedi renkten oluştuğunu herkes bilir. Bunu doğru tespit etmek için filozof olmaya gerek yoktur. Bugün adlandırılmış yedi rengin varlığından dolayı yedi renk olarak görebiliriz gökkuşağını. Şayet bugüne kadar sadece iki renk isimlendirilmiş olsaydı, diğer bütün renkleri o ikisinin farklı tonları olarak görmekten kurtulamayacaktık. Oscar Wilde da isimlendirmenin etkilerine tefekküründe yer ayırmış biri olarak şu tespitleri yapar: “Yaşadığınız hüzün için yerinde bir ifade bulursanız hemen kanınız ısınır ona. Neşeniz için isabetli bir ifade bulursanız, duyduğunuz sevinç ve heyecan kat be kat artar. (…) Kederin dilini kullanın. Prens Hamlet’ten ve Kraliçe Cons tance’den öğrenin kederin nasıl ifade edildiğini. Göreceksiniz, sırf ifade etmek, dile getirmek bile avuntunun bir biçimidir.“ Ünlü Romancı Marcel Proust ise şunu söylüyor: “Kederler, fikirlere dönüştükleri andan itibaren kalbimizi yaralayacak güçlerini yitirmeye başlarlar.“

Bir gazete haberinde, restoranları olan, gözleri doğuştan beri görmeyen bir iş adamına; “Restoran zinciriniz var, çok zengin ve başarılısınız, gözlerinizin görmemesine üzülüyor musunuz?” diye sormuşlardı. O da, “Sizin gibi insanlar bana söylemeseydi, ben gözümün görmediğini nereden bilecektim?” diye cevap vermişti. Biz onu kör olarak vasıflandırdığımız ve ona bu isimlendirmeden bahsettiğimiz anda başlar onun körlüğü.

John Berger Hoşbeş’te der ki, “Kelime dağarcığımız çok fakir olduğu için hayatta başımıza gelen pek çok şey tanımsız kalır.“ Depresyon bir adlandırmadır ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Fransız ve Alman okullarının çalışmaları ile tanılanmıştır. Daha öncesinde depresyon yok muydu? Çöküntü anlamına gelen depresyon kelimesi yerine, yeniden yapılanma anlamına gelen bir kelime kullanılsaydı daha faydalı olmaz mıydı? Psikologların önceleri hasta diye adlandırdıkları ziyaretçilerini, şimdilerde ‘danışan’ olarak nitelemeleri bu konuda olumlu bir gelişmedir. Yer çekimi bir adlandırmadır. Gerçekte çekenin yer olduğuna dair bilimsel bir bulgu yoktur. Yerin neresi çekmektedir ve yer ne ile çekmektedir? Bir çekimin olduğu muhakkaksa, adını dilediği gibi vermektedir bilim adamları. Buna, yerin çekmesi değil de, göğün itmesi olarak bakılsaydı, bir sorun oluşmazdı. Suyun kaldırma kuvveti bir adlandırmadır ve kaldıran şeyin su olup olmadığı halen belirsizliğini korumaktadır. Bu varsayımlar hayatın yaşanabilir olması ve teknolojinin ilerlemesi için faydalı olduğundan dolayı kullanımdadırlar. Bir kaldırma olduğu muhakkaktır ama suyun kaldırıyor olması bir varsayımdır. Bir düşünürün dediği gibi, “Bilimde anlaşılan bir şey yoktur, sadece alışılan şeyler vardır. “Yer değil de şeytan çekiyor zannetseydik, su değil de zebaniler kaldırıyor diye düşünseydik, hayatın tadı ne çok kaçardı. Yerin değil Allah’ın çektiği; suyun değil Allah’ ın kaldırdığı bilgisiyle yaşasaydık, her an Allah’ın huzurunda olma duygusunu, yani ihsanı ne kolay elde ederdik.

Kur’an yaratılışın ilk safhalarını anlatmaya başladığında; “Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek: “İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bildirin bakalım! dedi” (Bakara, 3 1) buyurarak, meleklerin Hz. Adem’e secde edişinin gerekçesini hazırlar. Bu demek oluyor ki, insanın diğer varlıklardan üstünlüğünü ortaya koyan fark ‘isimleri bilme’ hakikatinde yatmaktadır. Bu isimler esmalar olabileceği gibi, insanın karşısına çıkacak bütün olay ve eşyanın adları da olabilir. Peygamberimiz (sav) bize isimlendirmeler konusunda nasihatler vermiş ve “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel koyun” buyurmuşlardır (Ebu Davud, Edeb, 69). Efendimiz sadece yeni doğanlarla değil, olumsuz anlam içeren yetişkin isimleriyle de yakınan ilgilenmiştir. Mesela, o dönemin dilin de ateş parçası manasına gelen Cemre’yi ve asi kadın anlamın daki Asiye’yi, Cemile olarak, Harp ismini de Hasan olarak düzeltmiştir. Gerçi ülkemizdeki Cemre ateş değil sıcaklık anlamında, Asiye ise Kur’an’da övgüyle bahsedilen Hz. Asiye’yi çağrıştırması bakımından isim olarak konulmaktadır. Peygamberimizin üzerinde durduğu sorun, kelimenin söylenişiyle değil, anlamıyla ilgilidir. Efendimizin (sav) hicret ettiği, İslam’ı oradan dünyaya yaydığı ve orada vefat ettiği Medine şehrinin adı Yesrib’dir. Ancak Efendimizin bir kez dahi o şehre Yesrib demediği rivayet edilir. Yesrib, kınanan yer, hoşa gitmeyen yer anlamındadır. Hicret emri geldiğinde, henüz Medine’ye gitmemiş olduğu halde Efendimizin oraya ilk verdiği isim ‘hoş ve güzel’ anlamına gelen Tabe’dir. Hadis rivayetlerinde Efendimizin (sav) ”Medine’ye Yesrib diyen kimse, Allah’tan af dilesin! O, Tabe’dir” sözünü üç kere tekrarladığı bildirilmektedir. Hicretten sonraysa bu kutlu şehre, Medine-i Münevvere denmiştir ki, bu isim aydınlanma şehri anlamına gelmektedir. İsimlendirme ve vasıflandırma insana verilmiş en büyük imkan ve en tehlikeli silahlardandır. Yaşadığımız şeye ne adını veriyorsak odur. Of çekmek yerine ‘oh’ demek insanın elin dedir. Gurbete ‘vatan’ denilebildiğinde, gurbet ‘vatan’dır. Bir şarkıda geçtiği gibi, “Sıla mı, gurbet mi adını sen koy!”

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 22 kez okundu