Kadir Suresi (97)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Biz Kur’ân’ı indirdik Kadir gecesi.
2. Bilir misin nedir Kadir gecesi?
3. Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi!
4. O gece Rablerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner.
5. Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ tan ağarana kadar.

***

Kadr Sûresi, İnnâ Enzelnâhü Sûresi diye de isimlendirilir. Adını ilk âyette geçen Kadr, yani “Kadir gecesi” kelimesinden almıştır. Mekke’de nâzil olmuş olup 5 âyettir. Bu sûrede Yüce Allah, Kur’ân’ı Kadir gecesinde indirdiğini bildiriyor.

Kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Sen onun ne kadar değerli, büyük bir gece olduğunu nereden bileceksin?” sorusuyla bu gecenin önemini vurguluyor. Sonra Kadir gecesinin faziletini üç madde ile açıklıyor:

1. Onun bin aydan hayırlı bir gece olduğunu,
2. Meleklerin ve Rûh’un, o gece Allah’ın izniyle, Allah’ın takdir ettiği her iş için indiklerini ve
3. Tan yeri ağarıncaya dek o gecenin her bakımdan selâm gecesi olduğunu bildiriyor.

Tefsîr

إِنَّآ أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
1. “Biz Kur’ân’ı indirdik Kadir gecesi.”

Biz bu mucize Kur’ân’ı, kadri ve şerefi yüce bir gecede indirdik. Tefsirciler derler ki: Kur’ân’ın bu gece indirilmesinden maksat, Levh-i Mahfûz’dan dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra Cebrâil (aleyhisselâm) onu yirmi üç senede yeryüzüne indirmiştir.

Nitekim İbn-i Abbâs şöyle der: “Yüce Allah Kur’ân’ı toptan Levh-i Mahfûz’dan, dünya semasındaki “Beytu’l-İzze”ye indirdi. Sonra olayların vukûuna göre yirmi üç senede Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) parça parça indi.” ( Kurtubî, XX, 130; İbn-i Kesîr,Tefsîr, IV, 529.)

Kur’ân’ın, Kadir gecesinde indirilmesi, aynı zamanda o gece indirilmeye başlaması anlamını da taşır. Çünkü ilk vahiy, Kadir gecesinde başlamıştır veya Kur’ân’ın inmeye başladığı gece, Kadir gecesidir.

Âyette اِنِّي أَنْزَلْتُهُ “O’nu Ben indirdim” değil de, “azamet nûnuyla إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ “O’nu Biz indirdik” buyurulması; indiren Allah’ın büyüklüğünü ifade ederken, indirilen Kur’an’ın şânını yüceltmeyi de ifade eder.

Bâzı âlimlere göre ise: Yüce Allah’ın Kur’ân’ın bazı âyetlerinde “Biz” demesi, daha ziyade ta’zim ifade eden şeyler içindir. Böyle yerlerde Cenab-ı Hak, Rubûbiyet-i âmme hesabına konuştuğu zaman ta’zim ifade eder. Rubûbiyet-i âmmeye taalluk etmeyen, Rubûbiyet-i hususiye ile alâkalı meselelerde mütekellim vahdeyi (Ben demeyi) ihtiyar buyurur. Yani Kur’ân-ı Kerîm, bütün kevn ü mekanları alâkadar eden bir mevzu olması, bütün kevn ü mekanları alâkadar eden İnsanlığın İftihar Tablosu’na nâzil olması, sûrenin mevzuunun da bütün kevn ü mekanları alâkadar etmesi açısından orada Cenab-ı Hak’kın konuşması Rubûbiyet-i âmme hesabınadır. Onun için “Biz indirdik.” diyor. Bu konuda daha geniş bilgiyi, surenin tefsirini bitirince, M. F. Gülen hocaefendiye sorulan bir soru ve cevabıyla birlikte vereceğiz.

İndirilenin, yani Kur’an’ın ismi açıklanmadan, ‘O’nu indirdik’ هُ (hû) zamiriyle işaret olunması da O’nun/Kur’an’ın açıklanmasına lüzum olmayacak kadar zihinlerde bilindiğine işaret olması itibarıyla, Kur’an’ın şânının yüksekliğine ikinci bir uyarıdır.

Kadir Gecesin’nin Mânâsı

Bazı tefsîr âlimleri, Kadir gecesi demek, takdir gecesi demek olduğunu söylemişlerdir.
Bazılarına göre ise; Kadir, bizim de kadir ve haysiyet tabir ettiğimiz üzere şeref ve azamet mânâsına olmasıdır ki, azamet ve şeref gecesi demek olur.
Diğer bazılarına göre ise; Tazyik (sıkıştırma, daraltma) mânâsına olmasıdır ki, tazyik gecesi demek olur. Zira o gece inen meleklere yer dar gelir denilmiştir. Nitekim Kur’ân’ın inişi de meleğin şiddetli baskını ile başlamıştı. Şu halde Kadir gecesinde bu üç mânâ da var demektir. Bu sûrede لَيْلَةُ الْقَدْرِ “Kadir gecesi” kelimesinin üç defa tekrar edilmiş olması da buna bir işarettir.

وَمَآ أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
2. “Bilir misin nedir Kadir gecesi?”

Veya; ne bildirdi sana, nedir Kadir gecesi? Yahut; “Bildin mi nedir Kadir gecesi?”; yani o Kadir gecesi öyle bir gecedir ki, sırf senin kendi dirayetine kalsaydı onun mahiyetini, kadrinin derecesini bilemezdin. Fakat Kur’an’ı Biz indirdiğimiz gibi, Kadir gecesinin mahiyetini de, bir sonraki âyette olduğu gibi Biz bildirdik. Soru şeklinde ifade edilmesi; Kadir gecesinin şanının yücelik ve büyüklüğünü ifade eder.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ
3. “Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi!”

O gece amel, ibadet ve Allah’ın rızâsını kazanma gayretiyle yapılacak diğer işler ile elde edilecek olan hayır ve sevap, içinde Kadir gecesinin olmadığı bin ay amel ile kazanılacak olan hayır ve sevaptan çok daha fazladır.

Sebeb-i Nüzûl

Bu sûrenin nüzûl sebebi olarak iki hadise anlatılmıştır:

a. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) İsrailoğulları’ndan bir askerin Allah yolunda bin ay silah taşıyıp cihad ettiğini anlatmıştı. Müslümanlar buna şaştılar ve amelleri kendilerine pek az/küçük göründü. Bunun üzerine Yüce Allah da bu sûreyi indirdi. (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, IV, 306)

b. Resûlullah’a ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Resûlullah kendi ümmet fertlerinin ömürlerini kısa sayarak başkalarının uzun ömürde yaptıkları amellere yetişememelerinden endişe etmişti. Yüce Allah da O’na Kadir gecesini verdi ve onu diğer ümmetlerin bin ayından daha hayırlı kıldı. (Muvattâ, İtikâf 15)

Bu âyet, Kadir gecesinin hayırlarının sayısız olduğunu açıklamakla, Sevgili Peygamberimize ve ümmetine özel bir müjdedir.

Kadir gecesinin İslâm’daki önemi; dünyanın en büyük inkılâbını yapan, cihanı saran cehalet karanlıklarını giderip dünyâyı aydınlatan Kur’ân’ın o gece inmeye başlamasındandır. Bazı müfessirler, Kadir gecesinin, içinde Kadir gecesi olmayan bin aydan hayırlı olduğunu söylemişlerdir. Bin ay, takriben seksen dört yıl eder. İşte bu gece yapılan ibâdet, âdeta içinde Kadir gecesi olmayan seksen dört yıl ibâdet etmek kadar sevaptır.

تَنَزَّلُ الْمَلَئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ
4. “O gece Rablerinin izniyle Ruh ve Melekler, her türlü iş için iner de iner.”

[xxx تَنَزَّلُ “iner”, fiil-i muzarî, aslı تتَنَزَّلُ ’dür. Yani iner de iner, peyderpey iner demektir]

Ruh içlerinde olduğu halde Melekler iner demektir. Tefsircilerin çoğunluğuna göre Ruh’tan maksat Cebrâîl’dir. Bazıları da, Ruh büyük bir melektir ki, gökleri ve yeri yutsa ona bir lokma olur, demişlerdir.

بِإِذْنِ رَبِّهِمْ
Rablerinin izniyle”: Meleklerin inişinin zaten Allah’ın emriyle olduğu bilinirken bunu açıklamanın faydası; bu işin özellikle önem ve büyüklüğüne tembihtir.
مِنْ كُلِّ أَمْرٍ
Her emirden” Yani o gece yerine getirilmesi takdir edilmiş olan her emir ve iş için demektir. Her emrin/işin, hayır ve şerre de şâmil olması ihtimaline karşı, “Kadr”e mazhar olacaklar hakkında şer ihtimalini defetmek için buyuruluyor ki,

سَلامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
5. “Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ tan ağarana kadar.”

O gece Selâm’dır, yani sırf selâmettir. Yahut Allah tarafından bir selâmdır. Melekler, mü’minlere selâm verir dururlar. Çünkü melekler, gecenin başından itibaren tan yeri ağarıncaya kadar grup grup inerler. Her inen grup selâm verdiği için tan yeri ağarıncaya kadar o gece selâm verme sürer. Yâhut âyette ‘selâm’ selâmet anlamındadır. O gece zararlı şeyler inmez, hep kulların yararına olan şeyler iner. O gece esenlik gecesidir. Melekler o gece, bir kötülük ve azâp indirmezler, çünkü o gece, korkulu işlerden selâmet ve güven gecesidir.

حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

“O gece ta fecrin doğuşuna veya doğuş zamanına kadar, daha Türkçesi tanyeri ağarıncaya, sabah oluncaya kadar (bir esenliktir gider).”

Bu Geceyi Nasıl Değerlendirmeli?

İçinde Kur’ân’ın inmeye başlamasıyla insanlığı zulmetten nûra, sapıklıktan hidâyete, düşmanlıktan kardeşliğe götüren en büyük dünyâ inkılâbının vukû bulduğunu düşünerek, bu mübarek geceyi huzur ve huşû ile Kur’ân okuyarak, nafile ve kaza namazı kılarak, duâ ederek geçirme tavsiye edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim inanarak ve Hak rızâsı için Kadir gecesinde kalkarsa (namaz kılar, ibâdet ederse), onun geçmiş günahları affedilir.” buyurmuştur. (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 1.)

Kur’ân’ın bu gecede inmesiyle bu kadar değer kazanan bir geceyi başka ibâdetlerle değerlendirip, Kur’ân’dan habersiz yaşamak, bu gecenin önemini anlamamak demektir.

Madem ki, bu geceyi bin yıldan hayırlı yapan şey Kur’ân’ın bu gecede inmesidir, öyleyse mü’mine düşen; önce Kur’ân’ı tecvitli olarak okumasını öğrenmek, daha sonra manasını ve tefsîrini öğrenmek ve öğrendiklerini de yaşamaktır. Daha sonra da bu hakikatları başkalarına anlatıp, onların da Kur’ân’la hakîkî manada tanışıp kurtulmalarını sağlamaktır. Yoksa sadece Kadir gecesini değerlendirip Kur’ân’dan gaflet etmek doğru değildir.

Hz. Âişe’nin şöyle dediği rivâyet edilir: “Ey Allah’ın Resûlü, Kadir gecesine rastlarsam ne diyeyim?” Buyurdular ki:

اَللَّهُمَّ إنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي

“Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affet! de.” (Tirmizî, Daavât 84; İbn-i Mâce, Dua 5; Müsned, I, 419, 438, VI, 171, 182, 183, 258.)

Kadir Gecesi Hangi Gecedir?

Bu gecenin hangi gece olduğu çok ihtilaflı bir konudur ve yaklaşık kırk görüş nakledilmiştir. Kadir gecesi, bütün sene içinde gizli olup, Ramazan ayında ve son on gecenin tek gecelerinde olma ihtimali vardır. Yirmi yedinci veya son gece olma ihtimali daha yüksek olan mübarek bir gece olarak her sene tekrar eder.

İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu Ramazan Ayı’nın 27’nci gecesini Kadir gecesi olarak kabul etmişlerdir. Görülen o ki, Kadir gecesinin faziletlerinden feyiz alınabilmesi, insanların bir gecelik ibadetle yetinmeyip, her geceyi Kadir gecesi gibi değerlendirmeleri ve daha fazla gecede ibadet etmeleri için Allah Resûlü, Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bildirmemiştir.

KIRIK TESTİ:

Biz” Sözünün Hikmetleri

✍Soru: Allah Teâlâ’nın, bazı âyet-i kerimelerde, Zât-ı zülcelaliyle alâkalı bir kısım fiilleri nazara verirken “mütekellim-i maalgayr” (birinci çoğul şahıs) zamiri kullanmasının ve “… indirdik”, “… gönderdik”, “… verdik” diyerek birden fazla fâil varmış gibi beyanda bulunmasının hikmetleri nelerdir?

Cevap: Her şeyden evvel, Kur’ân’ın yeryüzüne iniş gayesi, tevhid (Allah’ın birliği, eşi ve benzeri olmadığı) inancını fert ve toplum planında hâkim kılmaktır. Bu açıdan, dikkatle bakıldığında, Kur’ân-ı Kerim’in hemen bütün âyetlerinde tevhidin bir yönünün anlatıldığı görülür. Onun bazı âyetleri tevhid-i ulûhiyeti, bazıları tevhid-i rubûbiyeti ve bazıları da tevhid-i ubûdiyeti gösterir.

Kitab-ı Hakîm, “Allah’tan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada uğrar, bozulur ve her yeri bir kaos alırdı.” (Enbiya, 21/22) buyurarak, “Kahhâr” kudretiyle küçük büyük her şeye tek başına hâkim bir İlahın varlığını vurgular; bu gerçeği baştan sona bütün surelerinde âyet âyet işler ve tevhid hakikatini şüpheye mahal kalmayacak ölçüde zihinlere yerleştirir. Tevhid hakikati, Kur’ân-ı Kerim’de o ölçüde sağlam kaideler üzerine oturtulmuştur ki, münkirler ve müşrikler dahi onda tevhide muhalif bir husus olduğunu iddia edememişlerdir. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi Zât-ı Akdes’ini bazen “mütekellim-i maalgayr” yani “birinci çoğul şahıs” zamiriyle nazara vererek “biz” ifadesini kullanmasında hiç şüphesiz muhtelif hikmetler ve bir kısım nükteler mevcuttur.

Azamet Nûnu ve Çoğul Kalıbı

Bu hikmetlerden bazılarını anlayabilmek ve o latif nükteleri kavrayabilmek için öncelikle Arap dilinin karakteristik hususiyetlerine bakmak gerekir. Bazı lisanlarda olduğu gibi, Arapça’da da tevazu ve mahviyet sadedinde “ben” yerine “biz” denmesi ya da bazen başkalarını tezkiye ve tenzih için “biz” denilecek yerde “ben” sözünün tercih edilmesi çok vâkidir. Şu kadar var ki, izzet, itibar, şan ve şöhret sahibi birisi “biz” dediği zaman Araplar bunu belâgata uygun görürler; aksine sıradan bir insan “biz” dediğinde ise, onu gurur ve kibir emaresi sayarlar.

Ayrıca, Arapçada fiil sîgalarına eklenip çoğul (cem’) mana ifade eden “nûn” harfine “azamet nûnu” da denilir; çünkü bu harf, genellikle çokluk ifade etse bile, kimi zaman da azamet, ululuk ve yücelik bildirir; sözü söyleyen kimsenin hürmete değer bir kimse olduğunu gösterir. O türlü beyanlardaki “biz” ifadesinden maksat, adet bakımından kesreti değil, güç ve kudretin büyüklüğünü belirtmektir.

Aslında, biz de çoğu zaman kendi şahsımızdan bahsederken “tek” olduğumuz halde, “ben” yerine, “biz” demeyi yeğleriz; çünkü “biz” sözü, daha mütevazı, daha nâzik, daha müşfik ve kendini nefye daha münasip bir beyandır. Dahası, bazen muhatabımız tek kişi de olsa, ona hürmeten ve nezaketen “siz” diye hitap ederiz. Mezkûr maksatları gözeterek ister “biz” diyelim ister “siz”, hiç kimse bu türlü bir beyanı yadırgamaz ve ondan çoğul manası çıkarmaz.

Nerede “Ben” ve Nerede “Biz”?

Haddizatında, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmemektedir; bir meselenin anlatılışına ve konunun akışına göre ilahî hitap tarzı da değişmektedir. Sadece Zât-ı Akdes’in mevzubahis olduğu yerlerde hem hitap şekli hem de fiil sîgası müfret (tekil) gelmektedir.

Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabette bulunsunlar ve hakkıyla inanıp Beni tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186)

Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56)

Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namaz eda et.” (Tâhâ, 20/14)

İşte, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğim bu âyet-i kerimeler misillü pek çok beyan-ı ilahîde mütekellim-i vahde (konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sîgası, birinci tekil şahıs) kalıbı kullanılmaktadır. Çünkü bu ifadelerde, tevhid, ibadet ve ihlas gibi hususların doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla alâkalı olduğuna ve bu konularda arada hiçbir vasıta kabul edilemeyeceğine dikkat çekilmektedir.

Evet, Allah Teâlâ’nın Zât-ı zülcelaline mahsus mevzular anlatılırken büyük ekseriyetle mütekellim-i vahde sîgası seçilmekte ve “Ben” diye hitap edilmektedir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı âmme hesabına hitapta bulunduğu hususlarda, azamet ifade eden “Biz” sözüyle mesele ele alınmaktadır. Mevlâ-yı Müteâl’in mahlukâtla konuşması, ya hususi olarak vicdanlara ilham etme yoluyla ya da nübüvvet sahibine bütün insanlığı ve mahlukâtı ilgilendiren bir vahiy gönderme şeklinde olur. Bu konuşmalar ya saltanat-ı âmme hesabına umumi bir hitap veya hususi bir fertle has dairede bir konuşma şeklinde cereyan eder.

Şöyle ki, devlet adamlarından biri, yetkili bir memuruna, “Halkına karşı davranışın şöyle olsun!” der ve bunu hususi bir telefonla, hususi bir iltifat tarzında, hususi bir emirle yapar. Buradaki konuşma “Ben, senden şunu şöyle yapmanı istiyorum.” şeklinde özel bir hitap olarak gerçekleşir. Bazen de aynı şahıs, radyo veya televizyon vasıtasıyla bütün halka seslenir ve “Biz hükümet olarak şöyle kararlar aldık.” der. Burada kullandığı üslup, hâkimiyetin, hâkimiyet-i âmme adına dili ve ağzıdır; dolayısıyla, bu defaki konuşma umumi olur.

– Teşbihte hata olmasın- Yüce Yaratıcı da, mahlukâtına bazen hususi bazen de umumi bir tarzda hitap etmektedir. Mesela, Hazreti Musa’nın hususi kurbiyet istemesi ve müşahede arzusu üzerine Cenâb-ı Hak ona, “Senin Rabbin Benim! Pabuçlarını çıkar! Çünkü sen, kutsal vâdi Tuvâ’dasın!..” (Tâhâ, 20/12) buyurur. Bu hitapta bütün İsrailoğullarını veya umum beşeri ilgilendiren bir emirnâme yoktur; dolayısıyla, bu muhaverede mütekellim-i vahde sîgası seçilmiş ve “Ben” diye seslenilmiştir. Fakat, Allah Teâlâ, Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ – Ey Habib-i Zîşânım! Biz seni -başka değil- bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) derken, “mütekellim-i maalgayr” sîgasını kullanmış ve “Biz” diye hitap etmiştir; çünkü, Rahmet Peygamberi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir hâdisedir.

Evet, Kainâtın Medar-ı Fahri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, bütün varlığı alâkadar eden bir husustur; zira, inananlar O’nun sayesinde dünyevî ve uhrevî hayatlarını tanzim eder ve ebedî huzuru kazanırlar. İmanın lezzetini tadamayanlar da, hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan kurtulur, küfürlerini tereddüte ve şekke dönüştürürler; İslâm’ın prensiplerinden istifade eder, hayatlarına bir ölçüde de olsa dengeyi, düzeni hakim kılarlar ve böylece dünyevî lezzetlerin kendileri için bütün bütün acılaşıp zehir halini almasından kurtulmuş olurlar.

Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak gönderilmesi ins ü cinnin yanı sıra bütün hayvanları ve bitkileri, hatta canlı-cansız topyekün varlığı alâkadar eder. Çünkü o, bütün canlıların haklarına dair prensipler getirmiştir. Küfür sebebiyle umumi bir mâtemhâne halini alan kainât, Seyyid’ül-Enâm (aleyhissalatu vesselam) sayesinde mektubat-ı Samedânî keyfiyetine bürünmüş ve her varlık kendi seviyesine göre Hâlık-ı kainâta bir ayna olmuştur. Evet, bütün mahlukât, Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişiyle şereflenmiş ve değer kazanmıştır. Dolayısıyla, O’nun peygamber olarak gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir mevzudur; bu itibarla da, O’na “Ey Resûlüm, Biz seni bütün âlemlere sırf bir rahmet olarak gönderdik!” şeklinde hitap edilmiştir. Cenâb-ı Hak, O’nunla saltanat-ı âmme hesabına umum beşerin duyabileceği bir tarzda konuşmuş ve O’na seslenirken “Biz” ifadesini kullanmıştır.

Allah Resûlü, (sallallahu aleyhi ve sellem) tecessüm etmiş bir rahmet olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de O’nun tercümanlık yaptığı hakikatleri dile getiren, bütün mahlukâtın mana-yı harfî cihetinden kıymetini gösteren ve topyekün kainâtın manasını tercüme eden bir kitab-ı rahmettir. Bu yüzden Hazreti Mevlâ, “Biz, Kur’ân-ı Kerim’i Kadir Gecesi ceste ceste indirdik.” (Kadir, 97/1) derken de yine saltanat-ı âmme hesabına hitap etmiş ve bütün varlığı ilgilendiren böyle bir haberi verirken “mütekellim-i maalgayr” sîgasıyla “Biz” diye seslenmiştir.

Müfessirler, bu çeşit âyet-i kerimelerde Cenâb-ı Hakk’ın, Esmâ-i Hüsnâsı ve Sıfât-ı Sübhaniyesi zaviyesinden ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini ve kendi azametini, kudretini, büyüklüğünü ve celâlini nazara verdiğini belirtmişlerdir. Meselâ, “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 15/9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde cem’ (çoğul) ifade eden ve “biz” manasına gelen dört kelime vardır. Burada, hem Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanması bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir. Kur’ân’ın indirilişinin ve hıfzının her kuvvetin üstünde İlâhî kudretin inayetiyle ve her kemâlin ötesinde Mutlak Kemal Sahibi zâtın himayesinde gerçekleşeceğini beyan sadedinde “azamet nûnu” ile “Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” buyurulması, indirenin büyüklük ve kudretini ifade ederken, indirilenin şanına ve kıymetine de dikkat çekmektedir. Ebu’s-Suûd Efendi de, bu âyetin tefsirini yaparken, “Azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı Biz indirdik” manası üzerinde durmaktadır.

Fahrüddin Râzi Hazretleri de, Kevser Sûresi’ndeki “Muhakkak Biz sana Kevser’i verdik” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir ederken, bu ilahî beyandaki “Biz” sözünden muradın, Cenâb-ı Hakk’ın azametini göstermek olduğunu belirtmiştir. Kevser’i, Mahbub-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hediye olarak veren, yerin ve göklerin sahibi Cenâb-ı Hak’tır; ayrıca, hediyenin onu verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanacağı da muhakkaktır. Dolayısıyla burada da saltanat-ı âmme hesabına bir hitap söz konusudur.

Müsebbibü’l-Esbab ve Sebepler

Bundan başka, “Biz” diye hitap edilen âyet-i kerimelerde umumiyetle, diğer manaların yanı sıra, bir de arada bir vasıta, bir vesile ve bir sebep bulunduğuna işaret vardır. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiğini haber veren âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyurulur ve âyetlerin vahiy kanalıyla indirildiğine, Vahiy Meleği olarak Cebrâil Aleyhisselam’ın vahye vesilelik ettiğine imada bulunulur. Binaenaleyh, az önce kısaca değinilen “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz!” mealindeki beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vâkıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.

Nur Müellifi, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Cenâb-ı Hakk’ın, Bakara Sûresi’nin 30. âyetinde “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” derken mütekellim-i vahde sîgasıyla “Ben” şeklinde hitap ettiğini, ama hemen akabindeki 34. âyette “O vakit meleklere, ‘Âdem için secde edin!’ dedik” ifadesinde ise mütekellim-i maalgayr kalıbıyla “Biz dedik” manasına gelen “Kulnâ” kelimesini kullandığını hatırlatır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Hazreti Üstad, bu değerlendirmesini başka bir misalle daha şerh ve tekit etmektedir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik.” mealindeki Nisa Sûresinin 105. âyetinde “Biz” manasına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususa değinmektedir: “Bu âyette azamete delalet eden “nâ” zamir-i cem’i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, “Allah’ın sana bildirdiği” mealindeki ifadede müfred hükmünde olan Lafz-ı Celâl, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.”

Âlûsî de, “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” (Fetih, 48/1) mealindeki âyette “azamet nûnu” kullanılıp “Biz” dendikten sonra, “Bu da Allah’ın, senin geçmiş-gelecek bütün kusurlarını bağışlaması… içindir.” (Fetih, 48/2) ifadesinde mağfiretin sadece İsm-i Celâl’e isnad edilmesini nazara verirken şu inceliği dile getirir: “Allah Teâlâ, fetih ve zaferi pek çok vasıta ile mümkün kılarsa da “mağfiret” doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e aittir, Gafûr u Rahîm bizzat bağışlar. Burada fetih için vesileler bulunduğuna ama mağfiretin vasıtasız olduğuna işaret vardır. Büyüklerin şahıslarıyla alâkalı meseleleri “biz” diye mütekellim maalgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır.”

Aslında, insanlar arasında bulunan makam ve mansıp sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, perde arkasından ve birtakım vasıtalarla icraatta bulunurlar. Mesela, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez. –Teşbihte hata olmasın– aynen bunun gibi, bütün mevcudâtın tek sahip ve hâkimi Yüce Yaratıcı (celle celâluhû) da, kainâtta cereyan eden bütün hadiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira, izzet ve azamet bunu gerektirir. “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57) mealindeki âyette ve benzerlerinde de ima edildiği gibi, işi yaptıran Allah Teâlâ, vesilelik açısından işi yapan “Allah’ın memurları” mesâbesindeki melekler ve sair esbabdır; dolayısıyla âyette “yaptık” denilmektedir. Evet, Cenâb-ı Hak, kainâtta câri kudretinin icraatını ilan etmek ve onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için sebepleri istihdam etmektedir. Hazreti Üstad bu hakikati ne güzel dile getirir: “İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (hakikî tesirden elini çeke, icada karışmaya) kudret eserinde.”

Bu arada, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı âyetlerde böyle vasıtaları da sözün ihâtası içine alması, “biz” ifadesinin kullanıldığı yerlerde bu şekildeki bazı aracı ve vesilelerin istihdam edildiğine işarette bulunmanın yanı sıra, O’nun emre mutî ve vazîfeye düşkün kullarına ne derece müşfik ve merhametli olduğunu da gösterir. Mevlâ-yı Müteâl’in, o muvazzaf memurlarına da değer vererek “Biz” demesi, onların vazîfelerinden hoşnut bulunduğunu da ima etmektedir.

İlahî İsimlerin Tecellîleri

Diğer taraftan, Allah’ın sonsuz isimleri vardır. Her isim, kendi tecellîsine ma’kes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması” deriz. Allah (celle celâluhû), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar.

Cenâb-ı Hak, Kendisini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bize Celâlî ve Cemâlî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecellî etmekte ve bize Cemâlini tanıttırmaktadır. Bu sırrı anlamayan bazı felsefi akımlar ve din kisveli cereyanlar Cenâb-ı Hakk’ın her bir sıfat ve ismine karşılık bir Tanrı uydurma ihtiyacını duymuş, “gazap tanrısı”, “rızık tanrısı”, “yağmur tanrısı”, “şifa tanrısı”, “ölüm tanrısı”… gibi sayısız tanrılar edinmişlerdir. Oysa İslâm’da tevhid hakikati esastır. İşte Kur’ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın birden fazla isim ya da sıfatına işaret edildiğinden “biz” ifadesi kullanılmıştır.

Bu hususa bir misal olarak, “Biz gerçekten insanı en güzel biçimde, en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 95/4) mealindeki âyet-i kerime hatırlanabilir. Bu âyette, Allah Teâlâ, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattığını anlatırken “Biz” ifadesini kullanmaktadır. Çünkü, insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın pek çok ism-i şerifi tecellî etmektedir; insan, bütün yüce manalar kendisinde toplanmış bir fihrist gibidir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Ali (radıyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der.

M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şiirinde insana şöyle seslenir:

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:
Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır. Bu açıdan, Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını Zât-ı zülcelalinin kemâl-i azâmetini ifade eden “Biz” sözüyle anlatmaktadır. Ayrıca, bu hitapta, insanın hilkatinde de bir vasıta ve vesileden bahsedilebileceği ima edilmektedir. İzzet ve azamet sahibi Mevlâ-yı Müteâl, insanın yaratılışında da anne-babayı vasıta kılmış, onları dest-i kudretine perdedar yapmıştır.

Son bir husus da şudur ki, Cenâb-ı Hak bütün azamet ve izzetiyle beraber “biz” ifadesini kullanarak bize bir de edep öğretmektedir. Hiç ihtiyacı yokken, vesile ve sebeplere de söz hakkı verdiğini beyan buyurmakta, “ben, ben” deyip duran egoist nefislere benliği bırakıp “biz” demenin gereğini talim etmektedir. “Yaptım”, “ettim”, “çattım”, “kurdum”… demek suretiyle sürekli kendisini nazara veren kimselere, şahs-ı manevînin bir ferdi olma ve kolektif şuurla hareket etme ufkunu göstermektedir. Malum olduğu üzere, Hâlık-ı Kerim, Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılması hususunda meleklerle adeta istişare etmiştir; oysa meşveret etmek, aklı ve ilmi sınırlı olanlara mahsustur. Bu meseleyi değerlendiren Hazreti Üstad, “Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle istişare etmesi, insanlara istişare yapmaları hususunda bir ders vermek içindir; yoksa Allah müşavereden münezzehtir” buyurmaktadır. İşte, Allah Teâlâ’nın meleklerle istişare etmesinde istişareyi talim buyurması söz konusu olduğu gibi, bazı âyetlerde “biz” demesinde de kullarına kendini nefyetme ve tevazuu esas edinme dersi verdiği düşünülebilir.
Her meselenin en doğrusunu ve hakikatini Allah bilir… [Ölümsüzlük İksiri /“Biz” Sözünün Hikmetleri]

Kaynak:

Kısa Sûrelerin Tefsîri
Işık Yayınları 

Bu yazı 62 kez okundu