Peygamberimizin Dilinden Müminlerin Özellikleri (26-46)

26
PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ
MÜ’MİN NASİHAT ALIR, NASİHAT VERİR

Din, bütün bütün nasihattan (hayırhâhlıktan) ibarettir. Sahâbe efendilerimiz, kimin için ey Allah’ın Resûlü, diye sordular. Allah Resûlü de, Allah için, Kitab’ı için, Elçisi için, müslümanların imamları ve bütün müslümanlar için. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını esirgemez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz kardeşinizin aynasıdır, onda bir rahatsızlık görürse bunu izale etsin.” [Tirmizî, Birr, 17,18; Müslim, İman, 95.]

Zayıf da olsa konumuzu destekler mahiyette bir başka hadislerinde Allah Resûlü şöyle buyururlar:

Müminler, her ne kadar yurtları ayrı ayrı yerlerde de olsa birbirlerinin (hayrını istediklerinden hep) nasihatçısıdırlar, birbirlerini severler. Fâcirlere gelince, onlar, ne kadar yakın da olsalar birbirlerini hep aldatırlar ve birbirlerine yardım etmeyip yok olup gitmesi için arkadaşlarını yolda bırakırlar.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/152.]

Efendimiz’in şemaili tarif edilirken şu satırlara da yer verilir: “Allah Resûlü, insanların gaflete düşebilecekleri yahut haktan sapabilecekleri endişesiyle müteyakkız davranırdı.”

Başka bir hadiste de şöyle buyurulur: “Mümin, müminin kardeşidir. Ona nasihatını hiçbir hal ve zamanda terk etmez.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/142.]

Evet, serlevha ettiğimiz hadiste de ifade edildiği gibi din, bütün bütün nasihattan ibarettir. Müminler birbirlerine nasihat ederler, hiçbir zaman da kardeşlerine nasihattan geri durmazlar. Türkçede nasihat deyince, bir insanı çekip karşısına ikazda bulunma şeklinde anladığımızdan nasihat bize biraz soğuk gelebilir. Oysaki geniş manasıyla nasihat, mümin kardeşinin şu dünya hayatında ihtiyaç duyduğu hayrı, pek çok vesileyi kullanarak ona vermeyi ve onu hayra yönlendirmeyi ifade eder.

Aynı yolun yolcuları olan ve aynı gemide seyahat eden bizler, bazen nefse uyup yolun dışına çıkabilir, duygu ve düşüncede inhiraflara girebiliriz. İşte nasihat burada çok önem arzeder. Cenâb-ı Hak Asr sûresinde insanlığın kurtuluşunu ifade sadedinde şöyle buyurur:

“Yemin ederim zamana: İnsanlar hüsranda. Ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” (Asr, 103/1-3)

Nasihatın kim adına olacağı ile alakalı olarak hadisin devamında, “Allah, Resûlüllah, müslümanların imamları ve ümmet” buyurulur ki, bunlar, her biri üzerinde uzun uzun durulması gereken hususlardandır. Nasihatın çerçevesi bu konular etrafında dönüyorsa o nasihat İslam’ın bizden istediği nasihattır. Yoksa nasihat ediyoruz diye nefsin oyuncağı haline gelebiliriz.

Öncelikle din mutlaka anlatılmalıdır. Din nasihat ile ayakta durur. Günümüzde dinin ruhuna uygun anlatma yöntemlerini de kullanarak İslam bütün insanlığa ulaştırılmalıdır. Peki öncelikle ne anlatılmalıdır? Başta Allah anlatılmalıdır. Allah’ın varlığı, birliği, her türlü şerik (ortak) tan uzak olduğu, emirleri, yasakları, adaleti, sevgisi, merhameti, isimleri, sıfatları ve bizi bir imtihan için bu dünyaya gönderdiği en güzel şekilde anlatılmalıdır.

Daha sonra Allah’ın gönderdiği kitabı Kur’ân-ı Kerîm, içindeki emirleri, yasakları ve onun, bizim için bir hidayet rehberi, bir yol haritası olduğu anlatılmalı.

Ardından bütün bunları en güzel şekilde yaşayan ve bize örnek olan peygamberlerin ve tabii ki bizim Peygamberimiz, son peygamber Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olarak kabul edilmesinin, hayatının model alınması gerektiğinin, problemlerimizin çözümünün O’nda olduğunun anlatılması gelir.

Toplumsal hayatta anarşiden, kaostan ve itaatsizlikten uzak durmak için emir sahiplerine yani idarecilere yardımcı olma, onlara hem nasihat etme hem de (Allah’ın yasaklarını ihlal olmadığı sürece) itaat etme diğer nasihat konularından biridir.

Son olarak, hadiste Müslümanların birbirlerine nasihatçı olmaları gerektiği anlatılıyor ki, Müslümanlar birbirlerinin haklarını gözetecek, birlikte yaşamanın getirdiği sorumlulukları birbirlerine hatırlatacak, toplumun ihtiyaçlarını birlikte karşılayacak ve medeni olmanın gereklerini söyleyecek, birbirlerini ikaz ve nasihat edeceklerdir.

27
MÜ’MİN  KÜÇÜKLERİNE MERHAMETLİ BÜYÜKLERİNE SAYGILIDIR

• عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغ۪يرَنَا وَيَعْرِفْ شَرَفَ كَب۪يرِنَا»

Abdullah İbn Amr radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Küçüklerimize merhamet (şefkat) göstermeyen, büyüklerimizin şerefini tanımayan (saygı göstermeyen) (hürmet etmeyen) bizden değildir.” [Ebû Davud, Edeb 58; Tirmizi, Birr 15]

Bir başka rivayette şu ilave vardır: “Marufu emretmeyen, münkerden nehyetmeyen de bizden değildir.”

İnsan, acziyetinin zirvesinde, göbeğine bağlı bir hortumcukla beslenerek gelir anne karnından dünyaya. Rüşdünü ispat edene dek hep birileri tutar elinden. Sonra dikilir ayakları üstüne ve gücüyle dağları yerinden sökeceği zehabına kapıldığı gençlik devresi gelir. Ardından da yine çocukluğundan bildiği acziyetin ayrı bir buudu olarak yaşlılık çıkar karşısına.

Hayatın hangi devresinde olursak olalım, küçüklerimizin beklediği sevgiyi, merhameti, büyüklerimizin hakkı olan saygı ve hürmeti onlara vermenin, imanın gereklerinden olduğunu unutmamalıyız. Mümin, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız, emzikli çocuklarınız, otlaklardaki hayvanlarınız olmasa, üstünüze belalar sağanak sağanak yağardı.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadir, 5/438.) hadisini hep hatırında tutmalıdır.

Rahmeti bile harekete geçiren bu önemli paratönerleri iyi görmeli ve acziyetlerinden istifade ile onlara, bırakın bir zarar vermeyi, hoşnut etmenin, yüzlerini güldürmenin, rahat ettirmenin yollarını aramalı. Küçüklerin başlarını okşamalı, onları hediyelerle sevindirmeli, büyüklerin dualarını almalı, ihtiyaçlarını görmeli, saymalı, hürmette kusur etmemeli.

Hadiste ağır bir ifade var. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yapmayan “bizden değildir” buyuruyor. Demek ki, kâmil iman sahibi olmak istiyorsak küçükleri sevip büyüklerimize saygı göstermeliyiz. Çocukların sevgisizlik yaşadığı, sokaklara bırakıldığı, saygının, hürmetin hor görüldüğü, egonun şişirildiği, yüceltildiği bir zamanda Allah Resûlü’nün bu sözü toplum hayatımız için ne kadar da önemli!

Aslında hayatın içinde her gün bize müslümanlığımızı ispat etme adına büyük imkanlar veriliyor. Başta ailemiz, eşimiz, çocuklarımız, akrabalarımız, komşularımız, çevremiz ve sokak bize, kendimizi bir müslüman olarak ifade etmemiz için büyük fırsatlar sunuyor. Bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirebiliriz. Yürürken, araçta veya araç kullanırken karşımıza o kadar küçük ve yaşlı yani merhamete, sevgiye ve hürmete, saygıya muhtaç insan çıkıyor ki! Evet, küçüklere sevgi, merhamet, büyüklere saygı göstermeyen bizden değildir, diyor Peygamberimiz.

Sâib b. Yezid (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında torunu Hasan’ı öpünce Hâbis oğlu Akra’ (radıyallahu anh): “On tane çocuğum oldu, bir tanesini öpmüş değilim!” dedi.
Resûlullah: “İnsanlara acımayana Allah merhamet etmez!” buyurdu.[Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/156.]

Ebû Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir keresinde Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem), aralarında Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın (radıyallahu anh) da bulunduğu sahabelerinden bir cemaatle otururken bir kâse içecek getirildi. Allah Resûlü eline aldığı dolu kâseyi Ebû Ubeyde’ye uzattı. Ebû Ubeyde:
– “Yâ Resûlallah, sen daha lâyıksın, sen buyur.” dedi. Efendimiz: -Al! dedi.
Ebû Ubeyde kâseyi aldı, içmeden önce (tekrar): Ey Allah’ın Resûlü, sen al, dedi.
Resûlullah: “Sen iç. Şüphe yok ki bereket büyüklerimizin (yaşlılarımızın) yanındadır. Küçüklerimize acımayan, büyüklerimize de saygı göstermeyen bizden değildir!” buyurdu.[Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/13.]

28
MÜ’MİN KOMŞU HAKLARINA RİAYET EDER

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «وَاللّٰهِ لَا يُؤْمِنُ وَاللّٰهِ لَا يُؤْمِنُ وَاللّٰهِ لَا يُؤْمِنُ» ق۪يلَ: مَنْ ياَ رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ: «اَلَّذِي لَا يَأْمَنُ جاَرُهُ بَوَائِقَهُ،»

Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem üç defa: “Vallahi iman etmiş olmaz!” buyurdu. Sahabiler: Kim iman etmiş olmaz ey Allah’ın Resûlü? diye sorunca Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. [Buhari, Edeb 29; Müslim, İman 73]

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) üç defa “Vallahi iman etmiş olmaz” diye tekrar etmiş, artık Sahâbe efendilerimiz merakla, kim iman etmiş olmaz ey Allah’ın Resûlü, diye sormuşlar. Bunun üzerine Allah Resûlü’nün dudaklarından yukarıdaki sözler dökülmüş.

Hadisin Arapça metninde geçen “bevâik”, şerler, kötülükler, zararlar gibi manalara gelmektedir. Komşu, bir insana ailesinden sonra en yakın olan insandır. İnsanın, imanının sınanacağı ilk imtihandır komşusu. Başka hadislerde geçtiği üzere, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), komşu hakları hususunda çok hassastır. Bir seferinde, “Cebrail bana komşu (hakları) hususunda o kadar tavsiyede bulundu ki neredeyse Allah, komşuyu komşuya vâris kılacak zannettim” buyururlar.

Meseleyi bir bütünlük içinde ele alacak olursak, Allah Resûlü, müminleri, “Sizin en hayırlınız ailesine karşı en hayırlı olandır” demekle, dar daireden başlayarak, komşulara, oradan da “Sizin en hayırlınız, insanlara en çok faydalı olandır.” ufkuna, yani bütün insanlığa doğru uzanan bir çizgide toplum için ideal fertler olmaya çağırıyor.

Eğer komşumuz, bizim hareketlerimizden, tavırlarımızdan endişe ediyor, bizden her an zarar görebileceğini düşünüyorsa; biz de asgari komşuluk vazifelerini (burada, komşuluk münasebetlerinde her gün karşılaştığımız manzaraları hatırlayabiliriz) yerine getirmiyorsak, Cennet’in kokusunu bile alamayız. Zira bu takdirde bizdeki iman, meyve vermeyen, kuru bir iman demektir.

Allah Resûlü’nün yukarıda verdiğimiz, Buhârî’deki rivayetine göre de yemin ederek söylediği üzere, bu kişi “İman etmiş olmaz”. Alimlerimiz buradaki “iman etmiş olmaz” ifadesini, “kamil manada iman etmiş olmaz” şeklinde anlıyorlar.

“Komşu üçtür:
a- Kâfir komşu.
b- Müslüman komşu.
c- Müslüman akraba komşu.

KÂFİR KOMŞUNUN HAKKI, onun hâl ve hatırını sormak, mübah dairede bir şeye muhtaç olduğunda ihtiyacını gidermek, mübah işlerde yardımına koşmak gibi hususlardır.

MÜSLÜMAN KOMŞUNUN HAKKI: Karşılaşıldığında selâmını alıp vermek, hastalandığında gidip ziyaret etmek, yardımına koşmak, cenazesini teşyi’ etmek gibi hususlardır.

MÜSLÜMAN AKRABA KOMŞUNUN HAKKINA GELİNCE; sıla-i rahimde bulunmak, sık sık ziyaret edip derdine ortak olmak, tesellî alıp vermek, sevgi ve hürmette bulunmak, cenazesini teşyi’ etmek, arkasından hayır dualarda bulunmak gibi hususlardır.” [Vehbi Yıldız, İlham Kaynakları, s. 185-186.]

29
MÜ’MİN DÜNYAYA GÖNDERİLİŞ GAYESİNİN ŞUURUNDADIR

Mümin iki korku arasında yaşar. Biri geçmiş hayatı hakkındadır ki, Allah Teala’nın, geçmişinde yaptıklarından dolayı nasıl muamelede bulunacağını bilmez ve korkar. Diğeri ise geri kalan ömrüne dairdir ki, bu hayatında da Allah Teala’nın, hakkında neyi takdir ettiğini bilmez. O halde kul, bizzat kendinden kendi nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü ve gençliğinden ihtiyarlığı için (ibadet ve iyilik yaparak) azık edinsin. Zira dünya sizin için, siz ise ahiret için yaratıldınız. Varlığım, yed-i kudretinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, öldükten sonra affettirecek bir amel yapılamayacağı gibi, dünyadan sonra da cennet ve cehennemden başka gidilecek yer, yurt yoktur. [ Beyhakî, Şuabu’l-iman, 7/360; Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân, 18/119.]

Bu hadis, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Medine’de okuduğu hutbesinin bir bölümüdür. Hutbe, Allah’ın ahkamını, yani dinin hükümlerini, etkileyici bir üslupla müslümanlara ifade ediyor. Hadiste veciz ve etkileyici bir üslupla müminin nelerden korkması gerektiği hususu anlatılıyor.

Mümin, iki korku arasında istikameti bulacaktır. Mümin, mükellef olduğu vazifeleri yapar ama kendini cennetlik görmez. Üzerine düşen bütün vazifeleri yapsa da geleceği bilemediğinden dolayı korkar, ürperir, “Acaba bu iyi halimi koruyabilir miyim?” der. Bu da onu devamlı uyanık tutar.

O takdirde önümüzde duran husus, dünyada ahiret için azık edinme meselesidir. Dünyada varlık adına kendisine verilen her şeyi, yani nefsini, gençliğini, hayatını, ahireti için kazançlı hale getirmeye çalışmak en doğrusu olsa gerek. Zira, dünya bizim için yaratıldı. Biz de ahiret için yaratıldık. Dünyaya bu şekildeki bir bakış, bizi kurtarabilir. İşte yukarıdaki hadiste Efendimiz, yemin ederek buyuruyor ki, öldükten sonra artık işlediğimiz günahlardan dolayı affettirme imkanımız yok. Dünyadan sonra da cennet ve cehennemden başka gidecek yer yok. Dünyaya böyle bir bakış, müminin bakışı olmalıdır. Korku, Allah’ın içimize yerleştirdiği önemli bir duygudur. Bu duyguyu dengeli bir şekilde kullanmamız halinde bize fayda getirecektir.

Efendimiz bir başka hadislerinde şöyle buyururlar: “Şu ağacın misali müminin haline benzer: Allah (celle celalühü) korkusundan titrediğinde günahları dökülür ve geriye, yaptığı iyilikleri kalır.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/159.]

Abdullah b. Saîd el-Iclî babasının şöyle dediğini naklediyor:

“Bugün Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahu anh), Allah’a hamd ve senâ edip Resûlullah’a salâvat getirdikten sonra şu konuşmayı yaptı:
-Ey Allah’ın kulları! Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Çünkü dünya hayatı belâlarla kuşatılmış, geçiciliğiyle maruf, hıyânetiyle meşhûr bir yurttur. Ondaki her şey zevâle mahkûmdur. Dünya, sâkinleri arasında dolaşan, el değiştiren bir nesnedir. Konukları, asla şerrinden selâmet bulamaz. Sâkinleri müreffeh bir hayat sürdürürlerken bir de bakarsın belâ ve musibetlerin girdabına düşüvermişler. Orada yaşayış yerilmiştir, onun saâdeti sürekli değildir. Dünyanın sâkinleri onun oklarının hedefidir, ölümle onların bellerini kırar.

Ey Allah’ın kulları! Bu dünya sizlere sizden daha uzun ömürlü, daha güçlü, daha mamûr yurtlara sahip kimselerden intikal etti. Ama bugün onların sesleri kesilmiş, cesetleri çürümüş, yurtları virâne olmuş, izleri silinmiştir. Sapasağlam köşkleri, tahtları, özel hazırlanmış yastıkları, harabeye benzeyen, yapısı toprak ve çamurdan olan mezarlar üzerine konulmuş taşlarla, kayalarla değiştiler.

Mezarlıklar mamûr yerlere yakın olduğu halde sâkinleri gariptir, yalnızdır. Kabirdekiler birbirlerine komşu olmalarına, duvar duvara bulunmalarına rağmen komşuluk bağı kuramıyorlar. Nasıl kursunlar ki musîbet onları sinesinde öğüttü, büyük kayalar ve topraklar kendilerini yedi, müreffeh bir hayattan sonra birer kırıntı oldular. Dostlarını acılara boğup toprağı kendilerine mesken edindiler, öyle bir göçtüler ki bir daha dönmeleri mümkün değil. Evet, her biri ölüm sonrasının dehşetini görünce, “Rabbim, beni dünyaya geri gönder, zâyi ettiğim ömrüm mukabilinde iyi amelde bulunayım.” diyecek. Bu temennileri kabulden ne kadar uzak, ne kadar uzak! Hayır, onun söylediği bu söz boş lâftan ibarettir. Önlerinde ise diriltilip kaldırılacakları güne kadar geri dönmelerine mâni bir engel vardır.

Siz de ölüler yurdundaki yalnızlığa, musîbetlere intikal etmiş o yatakta rehin tutulmuş, o emanetçinin sinesine konulmuş gibisiniz. Evet, işler sona erip kabirlerin içindekiler eşilip çıkarıldığı, sinelerde ne varsa derlenip toplandığınız, neticeyi almak üzere azametli Melik’in huzurunda durdurulduğunuz zaman ne yapacaksınız? O gün kalbler, günahları yüzlerine vurulacak diye titredikleri için yerlerinden fırlarlar. O gün perdeleriniz kaldırılır, ayıplarınız, sırlarınız ortaya dökülür. Herkes kazandığının karşılığını orada görür. Bunun sebebi: Allah: “Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.” (Necm, 53/31)

Evet, o ânı Allah şöyle tavsîf ediyor: “Kitab (amel defterleri meydana) konmuştur. Görürsün ki günahkârlar onun içinde (yazılı) olanlardan (müthiş) korkudadırlar. Eyvah bize, derler, bu kitaba ne olmuş, küçük, büyük hiçbir şey bırakmayıp onları saymış. Onlar bütün işlediklerini hazır bulmuşlardır. Rabbin hiçbir kimseye haksızlık etmez.” (Kehf, 18/49)

Allah bizleri ve sizleri kitabıyla amel eden, dostlarının izinden giden Müslümanlar eylesin de fazl ve keremiyle bizleri ve sizleri ebedî durulacak yurda (cennete) koysun. Hiç şüphesiz O, hamd ve senâya lâyık, pek azametlidir.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 8/219.]

30
MÜ’MİN İNSANLARI ÖVMEDE ve YERMEDE DENGELİDİR

Gerçek mümin, yüzüne karşı medhedildiğinde, kalbindeki imanı artar.” [Hâkim, Müstedrek, 3/597; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/119.]

Süfyan-ı Sevrî’nin “Kendini bilene, insanların onu övmesi zarar vermez.” sözü, hadisi anlamamız hususunda bize yardımcı olabilir. Süfyan-ı Sevrî, Yusuf bin Esbât’a, “Sana bir ikramda bulunduğum zaman, senden fazla sevinir ve bunu Allah’tan bir nimet bilirsem, sen de bana teşekkür et, böyle olmazsa bana teşekkür etme!” demiştir.

Konuyla alakalı başka bir hadis: “Sizden biriniz, dostunun bir iyiliğini bilirse bunu ona söylesin. Zira bu hal onu teşvik eder ve iyiliğe olan hevesini artırır.”

Kendini bilen ve nefsinin kibir ve böbürlenmelerinden emin olan gerçek mümin, medhedildiği zaman bu medih, onun imanını güçlendirir ve onu hayırlı ameller yapmaya teşvik eder. Ancak nefsinin oyunlarını bilemeyen kendini bilmezler için bu medhetme, onu imanını tehlikeye atacak afetlere götürebilir. Zaten başka bir hadiste de “Medihten sakının. O, boğazlamaktır.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 3/167.] buyurulmaktadır.

Zira nefsinin oyunlarını bilemeyen ve kendisini tanımayan insanları övmek, pohpohlamak, onların nefsin isteklerine kaymalarına ve heva ve heveslerine uyup iman dairesinden çıkmalarına sebep olacağından bu hareket onları bir nevi boğazlamak, yani öldürmek demektir.

“Fâsık (utanmadan, açıktan günah işleyen) kimse methedildiği zaman ise bu, Rabbin gazabına sebeptir ve Arş bundan dolayı ihtizaza gelir.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 1/565.]

Çünkü bir haksızlık irtikap edilmiştir. Kötülük düşünen, kötülük yapan, günahla bütünleşmiş, günah işlemenin yanında günahın dellallığını yapan fâsık birisinin övülmesi, Arş’ı ihtizaza getiren ve gayretullaha dokunan bir durumdur. Bizden önceki pek çok toplumun helakine sebep olan, açıktan günahların işlenmesi de, Allah’ın hoşnut ve razı olmadığı bir haldir.

31
MÜ’MİN İYİLİK YAPMAYA İSTEKLİDİR

Sen mümini, güç yetirebildiği (başarabileceği) işlerde gayretli, güç yetiremeyip (başaramadığı) işlerde de mütelehhif (üzüntülü) bulursun.”
[Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 3/301; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/145.]

Gerçek mümin, güç yetirebildiği namaz, oruç, hayır-hasenat gibi işleri için can atan bir insandır. Yapamadığı -mesela Zekât vermek, sadaka dağıtmak istiyor ancak zengin değil, hacca gitmek için yanıp tutuşuyor ama parası yok vs- hususlarda da “Ah keşke ben de imkanı olup bu ibadetleri yapan insanlar gibi hayır yapsam, Zekât versem, hacca gidip günahlarımdan yunup yıkansam!” şeklinde düşünen, hep hayır-hasenat ve iyilik avcısı olan bir insandır.

Müminin taşıması gereken bu hasleti, sahabe efendilerimizde açık bir şekilde görüyoruz. Kur’ân, onların bu halini destanlaştırarak anlatır: “Ey Resûlüm! Binek temin etmek için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.’ deyince, harcayacak para bulamamaları sebebiyle gözyaşı döke döke dönüp gidenleri de kınamak doğru değildir.” (Tevbe, 9/92)

Evet, gerçek mümin, “Zekâtımı, nasıl nisab miktarının altına düşürebilirim?” hesapları yapan değil, aksine “Acaba nasıl Zekâtla mükellef hale gelebilirim?” deyip zenginleşmenin ve kendisine Zekât düşürmenin yollarını arayan insandır.

Mümin, hayır yapmaya doymaz, yapamadığı noktada da yapma niyetiyle yapanlar gibi muamele görmenin ümidini besler içinde. Allah Resûlü, bir hadislerinde “Sıdk ile şehid olmayı isteyen bir insan, yatağında da ölse şehittir.” buyururlar.

Evet, müminin niyeti amelinden hayırlıdır.” Çünkü niyet hâlistir, onu sadece Allah bilir, oysa niyetimizi gerçekleştirdiğimiz zaman onu başkaları da bilir ve biz o yaptığımız işi sahiplenip, “Ben yaptım, ben ettim.” diyerek kazanma kuşağında kaybedebilir, şirke ve riyaya düşebiliriz.

Burada Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerini de hatırlayalım:

“Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma. Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza’a sarılma.” [Sözler-Lemeat]

Eğer hayatta başarılı olmak istiyorsak, çaresi bulunan hususlarda acizlik göstermenin anlamı yok. Tembelliği bırakıp Allah’ın sebeplerine, bir ibadet yapıyor gibi yapışmalıyız.

Ekin biçmek istiyorsak, tarlaya tohum ekmeliyiz, iş sahibi olmak, bir makama ulaşmak istiyorsak okumalı, imtihanlara hazırlanmalıyız. Ancak çaresi olmayan şeylerde de bağırıp çağırıp isyan etmemeli, sınırı aşan tavır ve davranışlara girmemeliyiz.

Mesela bir yakınımız öldüğünde artık yapacak bir şey yoktur. Onu geri getirmek bizim gücümüzün dışındadır. Burada meseleyi tevekkülle karşılayıp bağırıp çağırmayı bırakmalıyız.

32
MÜ’MİN KARDEŞLİĞİN HAKKINI VERİR

Müslümanlar birbirlerinin kardeşidirler. Hiçbirinin diğerine takva dışında bir üstünlüğü yoktur.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/352]

Din kardeşliği, bütün kardeşliklerin üstündedir. Her ırktan, her dilden ve her sınıftan zengin-fakir bütün insanları aynı çatı altında tutabilen sihirli bir gerçektir bu. Namazda ve bilhassa hacdaki manzaralar bizleri bu yüzden çok etkiler. Orada herkes eşittir. Hiç kimsenin dünyalık bir meseleden dolayı diğerine üstünlük sağlaması düşünülemez, kabul edilemez.

Üstünlük olsa olsa takva ile olabilir. “Allah yanında en değerliniz, O’ndan en çok korkanınız, en takvalı olanınızdır.” (Hucurat, 49/13) âyetinde ifade edildiği gibi gerçek değer ve üstünlük takvadadır. Takva da, her ne kadar dışa sızıp hareket ve tavırlarına yansısa da insanın iç dünyasına ait bir meseledir. Ve neticeyi de tam manasıyla Allah’tan başka kimse bilemez.

Yani siz, Allah’ın bileceği bir meselede insanları sınıflandıramayacağınıza göre hepiniz eşit haklara sahip kardeşlersiniz. Öyleyse aranızdaki işlerinizi bu eşitlik esasına göre yapın, birbirinize değişik imkanları kullanarak üstünlük sağlamayın ve taslamayın.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda gördüğümüz şey de, tevazu atkılarıyla örülmüş bir danteladır. O, örnek hayatıyla sınıfsız bir toplum örgülemiştir. (Bütün canlılar o toplumda güven içindeydiler.)

Kardeşlik, hayatın her safhasında görülüyordu. Köle, efendisinin yediğinden yiyor, içtiğinden içiyor, taşıyamayacağı yükün altına itilmiyordu. İşçi-işveren kavgaları yoktu. Çünkü işveren, çalıştırdığını kardeşi gibi görüyordu. Faiz olmadığından aşırı zenginlikler olmuyor, böylelikle işçi ile patronun arası açılmıyordu. Zengin, zenginliğinin hakkını veriyor, fakir de Zekâtını alırken zengine borçlu hissetmiyordu kendini.

Netice olarak kardeşlik, sosyal hayatın her karesinde olmalıdır ki, beklenen neticeler elde edilebilsin.

33
SEVGİSİNİ GÜNAHLA KİRLETMEZ

İki mümin birbirlerini Allah için sevdikleri zaman, onlar (ın araları) ancak birisinin işlediği bir günahtan dolayı (bozulur ve) ayrılırlar.” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/68; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/558]

Hadis alimlerimizden Münâvî, bu hadisi anlamamıza yardımcı olacak şu bilgileri bize Musa Kâzım’dan nakleder:

“Eğer dostun, eskisi gibi seninle samimi değilse, bil ki bu, senin işlediğin bir günah yüzündendir. Hemen Allah’a teveccüh edip tevbe et ki kardeşinin o sevgisine kavuşasın.”

  • İmam Müzenî de bu hadisle alakalı şöyle der:

“Kardeşlerinden bir cefa görürsen bil ki bu işlediğin bir günahtandır, hemen Allah’a tevbe ve istiğfarda bulun, eğer sana olan sevgileri artıyorsa, bil ki senin, Allah’a yakınlığında bir artış vardır; bu takdirde de hemen Allah’a şükret.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/558)

Sadedinde olduğumuz hadis-i şerif bize içtimai münasebetlerimiz adına önemli bir ölçü veriyor. Herşeyden önce Allah için birbirini sevme, katıksız bir sevgidir; menfaatin bulaşık olmadığı tertemiz bir sevgi… Bu sevgi, ilahi bir teminat altındadır. Çünkü bu sevgide Allah’ın hoşnutluğu vardır. Farklı bir frekansa girilmiştir sevgide ve bu frekansı bozan parazit de ancak günahlardır.

Ne mükemmel bir ölçü! İlahi boyayla boyanan bir sevgi, günahla kirletilince hemen soluveriyor. Sevgiler, Allah için olmalı ki günahlarımıza da birer paratoner olsun. Sevgilerde bir pörsüme varsa bilinmeli ki, günah kemirmektedir içimizi ve içimizdeki sevgiyi. Hemen istiğfarla yönelmeli Allah’a ve tekrar istemeli o mukaddes sevgiyi.

34
MÜSLÜMANLARA KARŞI VAZİFELERİNİ YERİNE GETİRİR

Müslümanın müslüman üzerinde yapması gereken altı maruf (iyilik) vardır. Bunlar, karşılaştığında ona selam vermesi, davet ettiğinde icâbet etmesi, hapşırdığında ‘Yerhamükellah’ diyerek rahmet duasında bulunması, hastalandığında ziyaretine gitmesi, vefat ettiğinde cenazesine katılması ve kendi için istediği bir şeyi müslüman kardeşi için de istemesidir. [Tirmizî, Edeb, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/68.]

Başka hadislerde dört veya beş olarak geçen, müslümanın müslüman üzerindeki hakları bu hadiste altı olarak geçmektedir.

İnsan, yaratılışı itibariyle toplum içinde yaşamaya muhtaçtır. Toplum halinde yaşamak ise bazı sorumlulukları ve fedakarlıkları da beraberinde getirir. Allah Resûlü bu hadislerinde, müminin diğer mümin üzerindeki haklarının çerçevesini çizerler.

Toplum içinde yok olmak istemiyor, kendi değerlerimizle birlikte var olmak ve yaşamak istiyorsak bunlara riayet etmemiz elzemdir. Din bir vicdan işi değildir. Hayatın her karesinde “biz” olmak istiyorsak, bizi biz yapan tavsiyelere kulak verelim ve dönüp bir kere daha hadisi bu açıdan okuyalım. Bir eksiğimiz var mı?

35
İHANET ETMEZ

İman, ihanetle öldürmeye bağdır. Mümin, ihanet suretinde öldürmez.” [Ebû Dâvud, Cihad, 169; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/92; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/96.]

Bir gün Muaviye, Hz. Aişe’nin yanına girer. Hz. Aişe, ona, “Seni bir adam getirtip öldürmemden korkmuyor musun?” der. Muaviye de, “Ben emniyetin evinde olunca sen bunu yapamazsın. Ben Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den işittim ki, “İman fetki (tuzak kurdurma ve gizlice öldürmeyi) engeller.” diye cevap verir.” [Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3/242-243.]

“Fetk”, kişinin (emandan sonra) gafil halde olan arkadaşına ansızın gelip onu öldürmesidir. (İbn Esîr, en-Nihaye, ftk. Mad.) İman, mümini böyle bir davranıştan alıkoyduğu için hadiste “kayd/bağ” olarak ifade edilmiştir. İman, gadre manidir.

Evet, iman, bütün güzelliklerin kendisinde toplandığı çok önemli bir cevherdir.
“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Küfür, insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.” (Bediüzzaman, Sözler, 1/134) İman; emniyet, güven, başkalarına güven vermek manalarına gelir. “Gerçek mümin, başkalarının, elinden ve dilinden kendilerini güvende hissettikleri insandır.”

Gizlice, tuzak kurarak, aldatma yoluyla başka birisine zarar vermek, müminden beklenmez, çünkü onun imanı buna manidir. İslam tarihine baktığımızda da, -devletler arası münasebetlerin gereği olarak- meydana gelen savaşlarda müslümanların, -Allah Resûlü’nden aldıkları iman terbiyesinin gereği- disiplinli olduklarını görürüz: Mesela onlar gayr-i müslimlerle olan münasebetlerinde gadre girmemişler, çocukları, kadınları, yaşlıları öldürmemişler, havraya, kiliseye dokunmamışlardır.

Müslümanların hayatlarında vahşet yoktur, öldürmeleri bile medenidir. Bundandır ki, İslam tarihinde soykırım, antisemitizm gibi kavramlara rastlanmaz. Uygulamadan kaynaklanan bazı aksaklıklar olmakla birlikte genel olarak –Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde evrensel insan hakları en üst seviyede koruma altına alındığından- Müslümanlar zulüm yapmamışlardır. Oysa Batı’ya baktığımızda, kutsal kitaplarda savaş hukukunu düzenleyen nasların olmayışı ve peygamberlerin mirasının zâyi olması nedeniyle kanlı savaşlar ve ihanetler çok fazla olmuştur.

36
İÇ-DIŞ BÜTÜNLÜĞÜNE ULAŞMIŞTIR

İki haslet vardır ki bunlar münafıkta bir arada bulunmazlar: Hüsn-ü semt ve dini iyi anlaması. [ Tirmizî, İlim, 19]

Hüsn-ü semt; kişide dindarlığından gelen vakar, sekinet, heybet ve mehâbeti ifade eder. Allah, kendisine samimi ibadet eden, teveccühte kusur etmeyen mümin kullarına, bakıldığında O’nu hatırlatacak bir heybet, güzel bir hal lütfeder.

Diğer özellik, dini çok iyi anlamasıdır ki, dinin pek çok meselesi metafizik olduğundan dini kabul etmeyen bir münafığın bunları anlamasını beklemek büyük hatadır. Din, ilahi kanunlar mecmuasıdır. O, aklın ürünü olan felsefi meselelerden farklıdır. Aklın çözeceği ve anlayacağı noktalar belki çoktur ama dinin pek çok meselesi, hali ve yaşamayı gerektirir. “Allah nazari akılla değil amelî (pratik) akılla bilinir.” Bu ise münafıkta yoktur.

Evet, münafıkın halinin müminlerin vasıfları bölümünde anlatılmasının sebebi, müminlerin münafık gibi olmamalarını ve müminlerin hem hüsn-ü semt hem de dinde fakîh olmalarını teşviktir.

Burada, Allah Resûlü’nün şu hadislerini de zikredelim:

“Dürüst gidişât, güzel görünüş ve bütün işlerde îtidâl, nübüvvet hasletlerinin yirmi beş parçasından bir parçadır.” [Ebû Davud, Edeb, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/296.]

“Bütün hasletler (huylar), gerçek müminin tabiatında mühür basılmış gibi oturaklaşabilir ama yalan ve hıyanet asla (onun tabiatıyla bütünleşemez/bütünleşmemeli.)” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/252]

Efendimiz’i maddi-manevi tavsif eden şemâillere baktığımızda şu ibareyi görürüz:

“O’nu ansızın gören kimseyi mehabet (tatlı bir ürperti) alır. O’nunla ülfet ve musahabet eyleyen (O’nunla biraz birlikte olup yakınlaşan) kimse O’na cân-ı gönülden aşık ve O’nun sevgilisi olurdu.”

Efendimiz’in ashabı da O’ndan farklı değildi şüphesiz. Şehr b. Havşeb anlatıyor: “Peygamberimiz’in sahâbîleri Muâz b. Cebel’in (radıyallahu anh) bulunduğu bir yerde konuştuklarında heybetinden ikide bir ona bakarlardı.” [Ebû Nuaym, Hilye, 1/231.]

37
BORÇLARINI MUTLAKA VAKTİNDE ÖDER

(Öldükten sonra) Müminin ruhu, borcunu ödeyene kadar, (kendi için hazırlanan cennete gitmesi) askıya alınır. [Tirmizî, Cenâiz, 67; İbn Mâce, Sadakât, 12; Dârimî, Büyû, 52]

Eğer amelle bezenmiyorsa iman zayıftır, müslümanlık da eksiktir. Kişinin müslümanlığı, muameleyle belli olur. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), cenaze namazını kıldırmak üzere önüne getirilen bir sahabinin borcu olup olmadığını sormuş, borcu olduğu söylenince, “Öyleyse cenaze namazını siz kılın” buyurmuşlardı.

Evet, müslümanlar olarak, para ile olan imtihanımız çok çetin. Bu da imanın zafiyetinden ileri geliyor. Sağlam bir iman, iyi bir ticaret kafası ve şeytanın fitlemelerini sezecek kadar basîret ve firaset olmadan günümüz şartlarında müminin müminle olan imtihanı bitmeyecek gibi. Borcunu ödeme, bir refleks gibi ahlakımızdan öte bir hale gelmeden de gerçek mümin olamayız. Günümüz şartlarında ticaret yapan müslümanlar, arabayı dikkatli kullanan ancak karşıdan gelen araçların yapacakları hataları da hesaba katıp ona göre hareket eden şoförün misalinde olduğu gibi, ticarette de çok yönlü düşünmek durumundadırlar.

Allah Resûlü bir başka hadislerinde şöyle buyururlar:

“Müminlerin en faziletlisi, satış yaparken müsamaha ile (kolaylık göstererek) satan, satın alırken müsamaha ile satın alan, borcunu öderken ve borçludan borcunu isterken de hep müsamaha ve kolaylık gösteren mümindir.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/144-145.)

Bir başka rivayetteki hadis şu şekildedir:

“Allah’ın merhameti o insan üzerine olsun ki, alış-veriş yaptığı zaman müsâmaha ile, toleransla, insanlık hissiyle, meveddetle, mürüvvetle yapar. Sattığı zaman öyle yapar, aldığı zaman öyle yapar. Hüküm verdiği zaman öyle hüküm verir. Hakkında hüküm verildiği zaman da meseleyi öyle karşılar.” (Bkz: Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 9/18.)

38
DÜNYADA BİR YOLCU OLDUĞUNU HİÇ UNUTMAZ

Dünyada garip gibi yaşa. Veya bir yolcu gibi ol. Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say!” [Tirmizî, Zühd, 25]

Bu hadisin şerhini de Sonsuz Nur’dan takip edelim:

“Zühd ve takvaya ait, dünya ve ahiret muvazenesini koruma kollamada söylenebilecek sözlerin en vecizi, en manalısı; insan dünyada gariptir. Mevlana’nın ifadesiyle, insan, kamıştan koparılmış bir ney gibidir. Gerçek sahibinden uzaklaştığından dolayı da hep inlemektedir. Onun bu iniltisi bütün bir hayat boyu devam eder. İnsan bir yolcudur. Ruhlar aleminden başlayan yolculuğu, anne karnına, dünyaya, çocukluk dönemine, gençlik çağına, yaşlılık hengâmına, kabir ve derken cennet veya cehenneme kadar devam eden bir yolculuktur. Ama acaba insan, bu yolculuğunun ne derece farkındadır?
İnsan kendini kabir ehlinden saymadıktan sonra, yani eskilerin, “Ölmeden evvel ölünüz.” (Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-hafa, 2/291) diye anlatmaya çalıştıkları hususu, fiil ve yaşantıya dökmedikten sonra, şeytanın hile ve desiselerinden bütünüyle korunması, kurtulması mümkün değildir. Evet, insan nefsaniyet, cismaniyet itibariyle ölmelidir ki, vicdan ve ruh itibariyle dirilmiş olsun.” (M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, 1/224.)

Aynı konuya ışık tutan başka hadisler de var:

“Dünya ile benim ne alakam var? Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim.” (Tirmizî, Zühd, 44; İbn Mâce, Zühd, 3)

“Gerçek mümin, dünyada garib gibi yaşar. Dünyanın gücüne, kuvvetine, süsüne hiç ünsiyet (iltifat, alışkanlık, bağımlılık) etmez, dünyanın onu zelil kılmasından da endişe etmez. İnsanlar, mümini kendilerine göre bir halde tasavvur ederler ancak onun kendine has, özel bir hali vardır. İnsanlar, müminden yana rahattırlar (güvendedirler), ancak müminin bedeni, nefsi (taat ve ibadet yolunda gösterdiği performanstan dolayı) sıkıntıdadır.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/162.)

39
SABIRLIDIR

Müminin iki silahı ne güzeldir: Sabır ve dua.” [ Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/374.]

Sabır, müminin vasfı olarak pek çok âyet ve hadiste geçer. Biz şimdi sabırla ilgili Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir başka hadisiyle konuyu biraz daha açalım. Kabristanda, yavrusunu kaybetmiş, üstünü başını yırtıp uygunsuz laflar eden bir kadına Efendimiz nasihat etmek istediler. Kadın, -O’nun Peygamberimiz olduğunu bilmeksizin- “Git başımdan!” dedi. Efendimiz, kadını rahatsız etmeden oradan ayrıldı. Kadına, onun Allah Resûlü olduğu söylenince, üzüldü ve koşa koşa Peygamberimiz’den özür dilemeye geldi. İşte o zaman Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o kadına: “Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.” (Buhârî, Cenâiz, 32; Müslim, Cenâiz, 14, 15) buyurdular.

  • Bu önemli konuyu da Sonsuz Nur’dan takip edelim:

“Musibete karşı sabır, günahlara karşı direnmede sabır ve ibadet üzere ısrarda sabır… Her gün beş vakit namaz, senede en az bir ay oruç, muayyen miktarda Zekât ve kulluğa müteallik diğer bütün emirler, ancak sabırla yerine getirilebilir. Bunlar, insan ömrünü disipline eder ve ona ötelere göre bir boya çalar. Böyle bir hayat, bütünüyle nuranilik çizgisinde geçer; ömür bereketlenir ve cenneti semere verir. Onun için insan, dişini sıkacak, ibadetler üzerine sabredecek ve böylece hayatını ışıl ışıl nurlandıracaktır.

Sabır kelimesiyle “Sabir” otu aynı kökten gelen kelimelerdir. Sabir otunun zehir gibi acı olduğu söylenir… İşte sabır, bu sabir otunu yutmak kadar acıdır. Ancak bu acılık, işin başlangıcı itibariyledir. Neticesi her zaman tatlı olmuştur.

Sabretme, dişini sıkma, dayanma, metanet gösterme, sarsılmama, irkilmeme, irade felcine uğramama, her gün zehir-zemberek hâdiseleri sineye çekme ve dayanma elbette kolay bir iş değildir. Ancak, bütün bunlar ilk musibet şoku anında yapılmalıdır. Çünkü, yer değiştirme, başka bir vaziyete intikal etme, psikolojik olarak her zaman insanın ruh haletinde değişiklik hasıl eder ve onu sarsan hâdiseleri unutturur.

Diyelim ki, başımıza bir musibet geldi. İlk bakışta, bu musibete dayanabilmemiz mümkün değil gibi… Hemen bu şoku atlatmanın çaresine bakmalıyız. Bu da, ya bulunduğumuz durumu değiştirerek ki, ayakta isek oturarak, oturuyorsak yatarak veya yapmakta olduğumuz işin keyfiyetini değiştirerek; meselâ, abdest alarak, namaz kılarak veya en azından konuştuğumuz mevzudan uzaklaşarak; veyahut da bulunduğumuz mekandan ayrılarak, başka bir atmosfere sığınmakla olur. Bazen da bir nebze uyumak, şoku atlatmamıza yetebilir. Hangi şekilde olursa olsun, hâl, durum veya mekanda yapılan bu değişiklikler, şokun tesirini kırar ve tahammül edilemez gibi görünen musibeti az dahi olsa hafifletir.

Sabır, ibadetlere devam etme hususunda da çok lüzumludur. İlk anda, yeni namaza başlayan bir insan için, bu ibadet çok ağır gelebilir; fakat biraz sabreder de ruhu namazla bütünleşirse, artık bir vakit namazı kılamama, o insan için dünyanın en büyük ızdırabı haline gelir. Oruç, Zekât, hac gibi ibadetler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.

Düşünün ki, hac gibi meşakkatli bir ibadeti, bir kere ifâ edenler, her sene gitmek için âdeta kendilerini yerler. Hatta bazen konulan tahdit, onları çılgına çevirir. Bu denli ibadet sevgisi bir bakıma onun ilk ağırlık şokunu atlatması demektir. Bu hemen bütün ibadetlerde de böyledir.

İnsan, harama karşı da aynı sabırla mukabele etmelidir. Günah ilk tosladığında gösterilecek mukavemet, ondan gelecek kötü şerareleri kırar, insan da o şoku böylece atlatmış olur. Onun içindir ki Efendimiz, Hz. Ali’ye “ilk bakış lehine, gerisi aleyhine” buyurmaktadır. Yani, insanın gözü günaha kayabilir. Ama o, hemen gözünü kapar, yüzünü çevirirse, bu onun için günah olarak yazılmaz. Hatta harama bakmadığı için kendisine sevap bile yazılabilir. Fakat ikinci ve daha sonraki bakışlar, zehirli birer ok gibi insanın kalbine ve ruhuna saplanır, insanın hayalinde bulantılar meydana getirir; iradesi manevî gerilimini kaybeder. Zira her harama bakış, bir yönüyle harama girme yollarını kolaylaştıran birer davetiye hükmündedir. Dolayısıyla da her bakış, bir başka bakışı davet eder; artık o insan, harama yelken açar ve dönüşü çok zor bir yolculuğa açılır. İşte bu duruma gelmeden, haramın ilk tosladığı anda, sabredip haramdan yüz çevirme, harama karşı gözlerini yumma, Allah Resûlü’nün bize tavsiye ettiği altın öğütlerdendir.

Epiktetos’un bir sözü vardır: “Fena hülyalar, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen uzaklaşmaya çalış. Sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin.” Onun bu ifadesi de ilham yüklüdür. İnsan, harama karşı böyle davrana davrana, bu onda bir huy, bir karakter haline gelir. Zira, yaptığı egzersizlerle kalbinde hasıl olan imanın nuru, cehennemden bir kıvılcım durumunda olan günahlara karşı âdeta bir sütre olur. Öyle ki artık harama bakmama, onun asıl ve fıtrî davranışları arasına girer. Aksi bir durum aklına gelse, hemen parmağını, gönül peteğindeki iman balına batırır ve bu sağlam mülâhaza sayesinde tattığı aşkın tadıyla kendini bu manevî atmosferden uzaklaştıran her şeyden kaçar. Bu durumda olan bir insanın, iradî olarak günaha girmesi pek düşünülemez.

Her musibetin kendine göre bir şoku vardır. O atlatıldığı zaman, musibet rahmete, elemler lezzete, dertler de zevke inkılâb eder… Böyle bir sînede artık ızdırap dinmiş, yerini de sonsuz bir neşeye terk etmiştir. Ancak bütün bunlar, ilk şok anının başarıyla atlatılmasına bağlıdır.” (M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, 1/244-246.)

Dua ise, hiçbir düşmanın keşfedemeyeceği, gizlilerden gizli, dünyadaki bütün silahların en güçlüsü ve en tesirlisidir. Dua, aynı zamanda kulluğun özüdür.

40
DÜŞMANLARINI BİLİR

“Müminin dört düşmanı vardır: Hased eden mümin, gadap eden (öfke besleyen) münafık, yoldan çıkaran şeytan, savaşan kafir.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/373; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/146]

Bunlar, müminin gerçek düşmanlarıdır. Çünkü bunlar, müminin imanını tehlikeye sokabilecek, her biri başlı başına birer imtihandır. Dolayısıyla o, bunlara karşı temkinli ve dikkatli olmalıdır.

Evet, mümin kendisine hased eden mümini idare edip onun hasedinin kendisine düşman olmasına izin vermemelidir. Hased ediyor diye fitne ateşlerini tutuşturup bir müminle çatışmaya girmemeli ve hep iman dairesinin genişliğini hatırına getirip oyuna gelmemelidir.

Mümin, münafığın öfkesini de her zaman hesaba katıp onun öfkesini harekete geçirip başına olmadık gaileler açmasına fırsat vermemelidir. Gerçekten düşmanlık beslenmesi gereken, küfre ve küfrün ortaya koyduğu tezahürlere düşmanlık göstermeli ki ahirette sahil-i selamete çıksın.

41
HERKESLE GEÇİNİR

Gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar her mümine, eziyet edecek bir komşu vardır.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/590.]

Bu hadisi destekler manada başka rivayetler de vardır:

Mümin, keler deliğinde (farklı bir varyantta “ıpıssız denizde bir tahta üstünde”) bile olsa Allah ona eziyet verecek (onu huzursuz edecek) birini musallat eder. (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/146)

Sünnetullah dediğimiz Allah’ın varlıkla ilgili bir takım değişmez kuralları, kanunları vardır. Bu hadis de bu çerçevede beşerî bir gerçeğe temas etmektedir. Hemen herkes, -sadece bitişik komşumuz gibi dar manasında almamak şartıyla- hadisin ifade ettiği gerçeği yaşamıştır. Çünkü her insan farklı bir fıtratta yaratılmıştır. Hassasiyetleri, zevkleri, istekleri -bazen dünya görüşleri aynı bile olsa- farklıdır. Öyle ise bu hadis, hayatımızın bir gerçeğini bizlere ihtar ediyor. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), inananlara bu gerçeği, “Böyle bilin, herkes istediğiniz gibi mükemmel olamaz, öyleyse siz de Allah’ın, tabiatınızın icabı mahiyetinize koyduğu bu kuralın bilincinde basiretle yaşayın.” demektedir. Allahu a’lem.

Rebia b. Ubeyd ed-Dîlî (radıyallahu anh) çevresindekilere şöyle demiştir:
“Kureyş’in Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e neler yaptıklarından bahsettiğinizi duymuyorum (halbuki onlardan çok çekmişti). En çok rastladığım eziyetleri şu idi: Allah Resûlü’nün evi Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebi Muayt’ın haneleri arasındaydı. Resûlullah evine döndüğünde kapısının önüne atılmış yeni doğurmuş hayvan dölleri, kan ve çöplerle karşılaşırdı. Bu pislikleri yayının ucuyla kenara iter ve:
– Bu ne kötü komşuluk, ey Kureyş cemaati! derdi.”

42
CÖMERTLİĞİ İLE ÇEVRESİNE ÖRNEK OLUR

İnsanların en faziletlisi, iki kerim arasındaki mümindir.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/65.]

İki kerimden maksat, cömert ve inanmış anne-babadır. Kerim, hep cömert kalabilenler için verilen bir isimdir. İman hakikatlerinin gürül gürül seslendirildiği ve hep cömertlik örneklerinin sergilendiği, anne-babanın birbirinden habersiz hayır hasenat yaptığı bir evde yetişen bir müminin daha sonra bu hayır duygularını bütün insanlığa ulaştırmaması mümkün mü? İşte, Allah Resûlü’nün hem bir hakikati ifade, hem de terbiye amaçlı yukarıdaki sözü bu açıdan bakıldığında ne kadar manidardır!

Bir anlayışa göre de hadisimizdeki “iki kerim”, hac ve cihaddır. Çünkü hac, insanı yeniden doğmuş gibi günahlardan arındıran bir kurna, cihad da kendinden geçip Allah’ın adını yüceltmek için verilen en mukaddes mücadelenin adıdır.

Hadis alimlerimizden Heysemî, hadisi ilave bir metinle kaydeder:

“İnsanların en mutlusu, kul oğlu kul, en faziletlisi ise iki kerim arasındaki mümin olayazdı neredeyse.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/65.)

Mevlana da bu kulluğun sırrına ermiş olmalı ki, “Kul oldum, kul oldum, kul oldum” diye haykırmaktadır.

43
ÖLÜMÜN DOSTLARLA BİR BULUŞMA OLDUĞUNA İNANIR

“İki müminin ruhları öldükten sonra -dünyada iken birbirlerini hiç görmeyip tanımadıkları halde- bir gün bir gecelik mesafede birbirleriyle buluşurlar.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/572; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/147]

Bu manayı destekleyen başka bir hadiste de şöyle buyurulur: “Şüphesiz müminlerin ruhları, dünyada iken birbirlerini hiç görmemiş ve tanımamış olsa bile öldükten sonra bir günde buluşurlar.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/175.)

Dünya, imtihan yurdu olduğundan dâr-ı hikmettir. Burada her şey hikmet alaşımlıdır. Şeytanla nefsin çatışma arenasıdır burası. Kesret denizinde günahlar, insanları dünyevileştirir ve onu hep süflîliklere çeker. Ahiret ise böyle değildir. Orası dar-ı kudrettir. Allah, kudretiyle oraya özel farklı bir dünya yaratır. Orada nefsin bulanıklıkları yoktur, şehvet ve lezzet elbiseleri çıkmıştır üstümüzden; varlığımızın özü olan ruhumuz terk etmiştir bedenimizi ve bütün bağlardan sıyrılmıştır ölümle. Artık o yükselmiştir yükseklere ve dünyada yaptığı amellerine göre gezmektedir istediği her yerde. Böyle dolaşırken işitir ve görür dünya ahvalini. Ruhlar, “Bir dünyalı daha geldi.” haberini alınca hemen koşarlar ona, tanışırlar ve konuşurlar, “Nasıl bıraktın dünyayı?” diye sorarlar. Hiç tanımadığı bir insan bile olsa, mümin olmanın verdiği ortak payda ile hemen kaynaşırlar birbirleriyle. İnançsız ise, azapla meşguldür. O, günahlarının ağırlığından pervâz edememektedir. Dolayısıyla habersizdir her olup bitenden. ( Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/572-573.)

Evet, ruhlar aleminde ne kadar çok olsalar da , şartları dünya şartlarından farklı ve dünyanın zaman ve mekan fanusundan sıyrıldıkları için milyonlarca, milyarlarca müminin birbiriyle buluşmaları, tanışmaları demek ki çok kolay.

44
İMANI SAĞLAMDIR, ŞÜPHELER ONU SARSAMAZ

Mümin, mulhimdir.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/164]

Kenzu’l-ummal’in dipnotundaki bilgiden hareketle “mulhim” kelimesini, “Şüpheler karşısında vakkâf olan”, yani kendisini şaşırtmayıp böyle durumlarda gerekli tavrı takınabilen, şüphelerin kendisini abluka altına almasına engel olabilen, inancının gereğini her şart ve ortamda yerine getirip, imanını gür ve tok bir sesle seslendirebilen insan, manalarına anlayabiliriz.

Bir hadiste ifade edildiği gibi, “Haram ve helal bellidir. Bir de bunların arasında şüpheli meseleler vardır. İnsanların pek çoğu bunları bilmez.” İşte bu şüpheli meseleler, gerçekten tam inanmış mümin için başarıyla geçecek bir imtihandan ibarettir. İman, dudaklarından kalplerine inememiş kişiler için ise bu şüpheler, insanı sıradanlaştıran, akıntıya tutulup gitmesini sonuç veren ve kâhir ekseriyetin düşünce yapısına aldanmış birer mümin haline gelmelerine sebep olur.

Evet, gerçek mümin, kendi devrinin bütün meselelerini çok iyi idrak eden insandır. Olması gereken budur. Bazen haram, bütün çıplaklığıyla ve tabii ki bütün iticiliğiyle önümüzde durur ve onu iteriz ayağımızın ucuyla. Helal de, cennet esintisi gibi bütün çekiciliğiyle –bazen ilk basamakları nefsimizin mırıltılarına sebep teşkil edebilir- önümüzde durur ve biz de helal dairesinde gezmenin ve imanın lezzetini tadarız.

Ne var ki, hikmet yurdu olan bu dünyada her zaman helal ve haram bu kadar berrak şekilde ayrılmaz. Helal görüntüsü altında haramın gizli kolları; helale giden zenginliklere de haram ve şer gibi görünen hususlar perde olup inananların önünü kesebilir. Dolayısıyla gerçek mümin -diğer hadislerde de ifade edildiği gibi- bilgi ve basîret sahibidir. Eğer mümin, Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, hal ehli bir mümin ise, devrin en müşkil problemlerini bile kahve içme rahatlığında çözebilir. Zaten böyle inanmıyorsak gerçekten iman etmemiş, inandığımız değerlerin yetersizliğini iddia etmiş oluruz ki bu da en azından gaflettir.

Lügatlere baktığımızda, hadisimizde geçen “mülhim” kelimesi için, “lehimlemek, kırık bir şeyi birbirine yapıştırmak” ve “başkasına et yedirmek” gibi manalar da verildiğini görürüz. Müminin, yıkıcı değil, yapıcı olduğunu, müspet hareketin İslam’ın ruhu olduğunu yukarıdaki hadislerde görmüştük. Dolayısıyla bu anlam da hadisimizin tercümesi için uygundur. Vücudumuzun temel ihtiyaçlarından olan etin insanlara dağıtılması, ihtiyaç sahiplerinin, etin nimetlerinden (protein vs) istifadelendirilmesi de mümine yakışan bir tavırdır şüphesiz. Ancak yukarıdaki ilk yorum daha doğru olabilir. Allahu a’lem.

45
MÜ’MİN OLARAK ÖLMEK İÇİN MÜMİNCE YAŞAR

Mümin, ölürken alnı terler.” [Tirmizî, Cenâiz, 10; Nesai, Cenâiz, 5; İbn Mâce, Cenâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/350, 337.]

Hadiste ifade edilen müminin ölürken alnının terlemesi, onun imanının bir alametidir. Bir manaya göre mümine ölüm, alnının terlemesi kadar bir sıkıntı verir. Alın teri, müminin ölüm anında maruz kaldığı sıkıntıdan hasıl olur. Müminin üzerinde kalan günahlar bu sıkıntıyla atılır. Bir başka yorum: Alın teri hayadan hasıl olur. Şöyle ki mümin, günah işlemiş olmasına rağmen kendisine müjde gelince, Allah’a karşı mahcubiyetinden alnı terler. Bazıları, manası anlaşılmasa da müminin ölürken terlemesi onun imanına alamettir, demişlerdir. (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/329.)

Bu hadisin, genel ve herkes için mutlaka olması beklenen ve alnı terlemeyerek ölenin imanından şüphe duyulmasını gerektirecek şekilde anlaşılması doğru olmasa gerek. Zaten ölüm halleri farklı farklıdır. Kimi yatağında ailesinin yanıbaşında, kimi uykunun sessizliğinde, kimi savaş meydanlarında aldığı bir kılıç darbesiyle, kimi –Allah korusun- inleye inleye ruhunu teslim eder.

Aşağıdaki hadis de konumuza ışık tutuyor:

“Müminin (ölüm anında) ruhu kolay çıkar. Eşeğin ölümü gibi aniden ölmeyi de sevmem. Kafirin ruhu da, avurtlarından (adeta parçalayarak) çıkar.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/167.)

Ani ölüm, kişinin hiç beklemediği, ummadığı, henüz ölmeye pek niyetli görünmediği bir anda gelen ölümdür. Gözü açık gider, arkada kalır. Oysa mümin öyle olmamalı. Müminin ölümü rahat olmalı ama ani olmamalı. O her zaman ölümü bekliyor olmalı.

Evet, mümin, imanının verdiği rahatlıkla, herkesin korktuğu, ahiret basamaklarının ilki olan ölümle işte böyle, sadece alnı terleyecek kadar bir küçük sıkıntıyla tanışır. Çünkü ölüm, onun için bir kâbus değil, bir yok oluş değil; belki ahirete açılan bir kapı veya dünya odasından ahiret odasına geçişin adıdır. “Allahümme lâ tuhricnâ mine’d-dünya illâ maa’ş-şehâde ve’l-iman – Allahım, bizi bu dünyadan ancak iman ve şehitlik pâyesiyle şereflendirerek çıkar!” Amin.

46
BELA VE MUSİBETLERİ SABIR ve TEVEKKÜLLE KARŞILAR

Erkek olsun, kadın olsun mümin, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından bela eksik olmaz.” [ Tirmizî, Zühd, 57.]

Bu konuda şu hadisi de hatırlayalım:

“Mümin, (hatalara keffâret olması ve derecesinin artması hikmetine binaen nefsinde ve malında) musibete maruz kalır.” ( Hakim, Müstedrek, 1/58; 4/251; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/142.) (Hakim’in rivayetinde “el-Mü’minu, mükefferün”, Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâlu’l-ummal’da ise “yükefferü” şeklinde gelir.)

Müminin nazarında dünya bir imtihan yurdudur. Her imtihan, ilk geldiğinde ve dış görünüşünde biraz sert, nâhoş ve itici görünebilir. Ancak biz, neticesi itibariyle baktığımızda, canlı kalmamıza sebep, kokuşup gitmemize mani, günahlarımıza keffaret olması gibi yönleriyle Rabbimizden gelen gaybî bir terbiye eli gibi görürüz bela ve musibetleri. Musibet ve belaların da çeşitleri ve insanlara gelişleri farklı farklıdır. Herkesin hassasiyeti ve performansı farklı olduğu gibi bela ve musibetlere verdiği tepki de farklıdır. Bela ve musibetlerin geliş keyfiyeti de bizim için ayrı bir imtihandır. Bir hadis aliminin başından geçen aşağıdaki vak’a konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

Mısır sokaklarında eski, perişan ve kir-pas içinde elbiseleriyle yağ satan bir inançsız, “Dünya, müminin cehennemi, kafirin ise cennetidir.”162162 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/410. hadisinin manasını, tertemiz ve kaliteli elbiseleriyle atının üstünde ihtişamla gezen devrin büyük alimi İbn Hacer el-Askalânî’ye sorar. “Sizin Peygamberiniz böyle böyle diyormuş, şu hale bak, ben bu perişan halimle ne biçim cennetteyim, sen bu ihtişamlı halinle hangi cehennemdesin?” Büyük alim İbn Hacer, hemen cevabını verir: “Benim gideceğim yere göre burası adeta cehennemdir, senin gideceğin yere göre ise burası cennettir.” Bunun üzerine o zat hemen müslüman olur. ( Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/410-411.)

Kimi insan vardır, bir karıncanın ayak altında ezilişinden iki büklüm olur, sonbaharda düşen yapraklar ciğerine kan damlatır, kimi insan da vardır ki yağmur altında ıslanmaz, perişan olmuş, katliama maruz kalmış insanları izlerken içinde herhangi bir üzüntü hissetmez. Dolayısıyla imtihanların, belaların geliş keyfiyetleri de birer imtihandır. Ancak hadise bakıp da mümini, hep sıkıntıda, hep bela ve musibetlere maruz, işkence gören bir insan şeklinde anlamamalı. Hayata bir bütün halinde bakıp, bela ve musibetleri de Allah’ın, insanlara güç yetiremeyecekleri yükü sırtlarına yüklememesi prensibine göre değerlendirmeliyiz. Zaten “bela”, imtihan manasındadır. Bir sınamadır.

“Musibet” de isabet eden, başa gelen şeye denir ki başımıza gelenler, kendi elimizle yapıp ettiklerimizden başkası değildir haddizatında.

Hem unutmamalı ki,
“Allah, mümin kulunun bedenine belayı (musibeti) sultan (hakim) eylemez.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/144.)

Musibetler mutlaka bir gün diner. Yeter ki, musibet ve bela ile gelen mesajı alıp Allah’a teveccüh etmesini bilelim.

Abdullah bin Mesud, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e

Ey Allah’ın Resûlü! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz, der. Allah Resûlü de ona:
“Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ızdırap çekmekteyim” buyurdular.
Herhalde bu iki kat sevap kazanmanız içindir, dedim. O da:
“Evet, öyledir. Allah ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahlarını ağaç yaprakları gibi döker, buyurdular.” (Buhârî, Merdâ, 3, 13, 16; Müslim, Birr, 45.)

Bu konuda şu hadisleri de zikredelim:

“Mümin, (hulika müftenen) imtihana namzet olarak yaratılmıştır.” ( İbn Esir, en-Nihâye, 3/410. “İnsan, dininin gücü ölçüsünde bela ve musibetlere maruz kalır.”167167 Tirmizî, Zühd, 57; İbn Mâce, Fiten, 23.)

“Allah, çok imtihana maruz kalıp (bütün bunları) çokça tevbe ile geçen kulunu sever.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/80.)

Şair ne güzel söyler:

“Herkese bir dert mukarrer bu âlemde
Dertsiz yaşamış var mı gürûh-u ukalâdan (aklı olan)”

Kaynak:

  • -Peygamberimizin Dilinden Müminlerin Özellikleri/Rehber Yayınları.
  • -Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
  • -Riyâzüssâlihîn
Bu yazı 91 kez okundu