- İrşatta Üslup ve Sözün Tesiri
- Ümit Kırıcı Olmamalı
- Konuşurken Hakperest Olmalı
- Keşke Çığlıkları
- Cehennem Azabına Denk Vicdan Azabı
***
İRŞATTA ÜSLUP VE SÖZÜN TESİRİ
°°°Önsöz°°°
Peygamberlerin en önemli işleri tebliğdir. Onlar hâl ve kâlleriyle (sözleriyle) bu işi yapmak zorunda oldukları gibi, Onların davetlerine icabet etmiş bulunan takipçilerinin görevi de, durum, imkân ve şartları da göz önüne alarak emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapmaktır.
Aksi halde hem toplum zamanla ülfet ve ünsiyet sebebiyle yozlaşır, hem de tebliğ gelecek nesillere ulaştırılmamış olur. Fakat bunun için mü’minde bulunması gereken bir irade ve kararlılığın yanında, emr-i bi’l-mârufun ne demek olduğunun, bunun usûl ve yönteminin de çok iyi bilinmesi gerekir.
Aşağıda, bu sorumluluğun hem tarifi yapılıyor, hem de usûl ve erkân adına önemli bilgiler veriliyor. Şöyle ki:
°°°°°°°°°°°
Kur’ân-ı Hakîm’in beyanları içinde “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” vazifesi, en hayırlı ümmet olmanın ayırt edici bir vasfıdır. Âl-i İmrân sûresinin,
كُـنْـتُمْ خَـيْـرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَـنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْـكَرِ
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, ma’rufu emreden, münkerden alıkoyan en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/110.) âyet-i kerimesi bu konuda bize hem bir müjde vermekte hem de o ulvî ve kudsî sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, inanan gönülleri muhatap alarak onlara diyor ki, sizler, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlar için çıkarılmış bir ümmetsiniz. Sizler, insanlığa insanî değerleri öğretmekle mükellefsiniz. Esasında bu duyguya, sırf kendi iradenizle uyanmış da değilsiniz. Allah (celle celâluhu), sizin kalblerinizi insanlık için açmış, sizi sahneye sürmüş ve takdir ettiği senaryoyu oynamaya muhatap hâle getirmiştir.
İşte ümmet-i Muhammed, Allah’ın kendilerine yüklediği bu emanete sahip çıkmak ve bu mükellefiyeti taçlandırabilmek için, ma’rufu (iyi olan şeyleri) insanlığın dikkatine sunup onun tahşidatını yapmalı ve münkere (kötü olan şeylere) karşı da onları uyarmalı, kötülüklerin akıbetini hatırlatarak onları bunlardan vazgeçirmenin yollarını aramalıdır. Esasen ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetlere faikiyeti de buna bağlıdır.
Ma’ruf ve Münker
Ma’ruf, dinin emrettiği, akl-ı selimin severek kabul ettiği, hiss-i selimin hoş gördüğü ve vicdanın da kapılarını açıp “buyur” ettiği şeydir. Âyet-i kerimede öncelikle “ma’rufu emretme”nin nazara verilmesi önemlidir. Buna göre, en başta inanan bir insan, söylediği sözün ma’ruf olmasına dikkat etmeli; kötülük ve çirkinlikleri dillendirmekten daha ziyade iyilik ve güzellikleri öne çıkarmalı; bu işi yaparken de üslubunu çok iyi ayarlamalı, ma’rufu kime, ne şekilde ve hangi üslupla sunacağını önceden çok iyi belirlemelidir.
Münker ise, dinin yasakladığı, akl-ı selimin zararlı kabul ettiği, hiss-i selimin nahoş gördüğü ve vicdanın da kapılarını kapatıp reddettiği şeydir. İşte mü’min, iyiliği teşvik etmekle beraber “münkeri de nehyetmek” suretiyle, insanların bir yanlışlığın mahkûmu olmalarına, akıntıya kapılıp bir meçhule sürüklenmelerine ve derin bir suda boğulmalarına mâni olmaya çalışmalıdır. Zulmün çirkin yüzünü göstererek zalimi zulmünden, fısk u fücurun iğrenç yüzünü göstererek fâsıkı fıskından ve küfrün korkunç yüzünü göstermek suretiyle de kâfiri küfründen alıkoymaya çalışmalıdır. Tabi sadece sözleriyle değil, en başta hâl ve tavırlarının diliyle, bohemlik, kötülük ve çirkinliğe karşı muhataplarının gönlünde tiksinti uyarmalı ve onları bu gibi hata ve günahlardan uzak tutmaya çalışmalıdır.
Bâtılı Tasvirden Kaçınmalı
Ancak münkerin çirkin yüzünü göstermeye çalışırken onun güçlü, kuvvetli veya süslü gösterilmemesi gerekir. Yoksa hiç farkına varılmaksızın muhatapların zihninde münkere karşı bir temayül ve alâka uyandırılmış olabilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki uyarısını, “Bâtılı tasvir, safi zihinleri idlâl eder (bozar, karıştırır).” (Bediüzzaman, Mektubat, s.530 (Hakikat Çekirdekleri).) sözüyle dile getirir.
Evet, bazen insan, hak ve hakikati anlatacağım diye olumsuz şeyleri öyle resmeder ki, muhataplarda ona karşı bir merak veya imrenme duygusu uyarır. Bu yanlışlık, sadece söz ve konuşmayla da yapılmaz. Bir yerde vaaz u nasihatte bulunan veya konferans veren bir insan söylediği sözlerle safi zihinleri bulandırabileceği gibi, film veya dizi çeken birisi de ekrana taşıdığı görüntülerle aynı hataya düşebilir. Onlar, her ne kadar bâtılın, kamu vicdanında çirkin görünmesini hedeflemiş olsalar da hiç farkına varmadan iradesi zayıf kimselerde günahlara karşı imrenme duygusunu tetiklemiş olabilirler. Böylece, doğruyu ifade etmek ve doğru etrafında surlar oluşturmak maksadıyla yola çıkan insanlar, bilmeden başkalarını yanlış bir yola sürükleyebilirler. [Dert Mûsikisi/İrşatta Üslup ve Sözün Tesiri]
***
ÜMİT KIRICI OLMAMALI
°°°Önsöz°°°
Emr-i bi’l-ma’ruf, yâni iyiliğin ve güzelliğin emredilmesi her şeyden önce emir ve davet şeklinin de güzel olmasına bağlıdır. Bir güzelliğin takdim şekli çirkin olursa o güzellik gizlenir ve çirkinlik olarak algılanır. Bunun için kullanılan üslup ve ifadenin güzel olması gerektiği gibi, anlatılan konular da hep dinin güzellikleriyle ilgili olmalıdır.
Kötülüğün anlaşılması için önce iyiliğin anlatılması, çirkinliğin fark edilebilmesi için güzelliğin tanıtılması gerekir. Mümkün olduğu kadar insanlara ümit, müjde ve huzur veren hususlar dillendirilmelidir.
Bu konuda, hayatının tamamını bu işe adamış bulunan büyük mürşidin, bir ömürlük tecrübenin birikimi olan tavsiyelerinden bazıları şunlar:
°°°°°°°°°°°
Olumsuz şeyleri, kötülük ve çirkinlikleri, moral bozacak, kuvve-i mâneviyeyi kıracak şekilde tasvir etmeye kalktığınızda da münkerden nehiy emrine aykırı hareket etmiş olursunuz. Mesela yeri gelir, muzdarip bir ruh hâliyle, “Günümüzde insanlık gözyaşına mahrum gidiyor. Hiçbir devirde günümüzde olduğu kadar kuraklık yaşanmamıştır.
Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor. Onun izzeti, onuru, gururu ayaklar altında payimal olmuş. Onun saçıyla sakalıyla oynuyorlar. Fakat böyle acı bir tablo karşısında bile insanlar üzülmüyor, teessür duymuyorlar. Birkaç dakikalarını ayırıp iki damla gözyaşı dökme mevzuunda bile cimri mi cimri hareket ediyorlar.” dersiniz. Fakat bu tür mülâhazaları dillendirirken bir taraftan da, “Acaba bunları söylemekle hata mı ediyorum!” endişesini taşırsınız/taşımalısınız. Zira negatif bir durumu resmederken insan, hiç farkına varmadan muhataplarının kaldıramayacağı, onların kuvve-i mâneviyelerini sarsacak kasvetli bir atmosfer meydana getirmiş olabilir. İnsan, içinde bulunduğu zaman diliminin olumsuz havasını geçmişle kıyas ederken de benzer bir endişeyle gel-git yaşayabilir.
Mesela siz, Sultan Ahmet Han Hazretleri’nin;
“İftirakınla Efendim bende tâkat kalmadı.
Pâre pâre oldu bu dîl, aşkta muhabbet kalmadı.
Şol kadar ağlattı ben bîçareyi hükm-ü kaza,
Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”
şiirini hatırlar, Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) âşığı ve mecnunu o koca sultanlardan sonra saltanat delisi insanlara kalmanın ne kadar acı verici olduğunu düşünür, bu mülâhazalarınızı seslendirirsiniz. Hakikaten geçmişte yaşanan gül devrini bilen insanlar için, şu an yaşanan hazan mevsimi ne kadar acı, ne kadar ızdırap vericidir! Böyle bir ızdırabı duymama, geçmişle günümüz arasında böyle bir mukayese yapamama ise belki bundan daha ağır, daha iç acıtıcı bir hâldir! Fakat ne kadar sukût etmişiz ki, içine düştüğümüz derin çukurun, yaşadığımız bunalımın farkına bile varamıyoruz!
Evet, bütün bunlar bir hakikatin ifadesidir. Fakat Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla; bir insanın söylediği her söz doğru olmalı fakat her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir. (Bediüzzaman, Mektubât, s. 300 (Yirmi İkinci Mektup (Dördüncü Vecih).) Bazen doğru olduğuna inandığınız bir hakikati dile getirirsiniz. Fakat muhatapların idrak seviyesi, kalb ufku bu hakikati kaldırabilecek kıvamda değilse söz ve beyanlarınızla onları ümitsizliğe sevk etmiş, bir daha o güzellikler yaşanamayacakmış gibi yanlış bir kanaate itmiş olursunuz. İşte filmleriyle, dizileriyle, piyesleriyle, köşe yazılarıyla, vaaz u nasihatleriyle insanları negatif şeylerden sakındırmaya çalışan kimseler, bazen öyle kırılmalara sebebiyet verirler ki insanlar inkisar yaşamaya dururlar. Bu inkisarla da iradelerinin kolu-kanadı kırılır, ümitsizliğe düşerler.
Bu açıdan bir yerde konuşma yapacak insan, muhataplarının hissiyatını doğru okumalı, ele aldığı meseleyi uygun bir üslupla takdim etmeli ve karşı tarafta oluşabilecek muhtemel tepkileri de hesaba katmalıdır. Zira muhatapların neye karşı bağırlarını açacaklarını ve neye karşı reaksiyon göstereceklerini hesaba katmadan söylenen sözlerin, maksadın aksiyle netice vermesi muhtemeldir. Hâsılı, iyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırmada temkinli hareket edilmelidir. Ne bâtılın tasvir edilmesinde mübalâğaya girilmeli ne de hakkın ortaya konulmasında cimri davranılmalıdır. [Dert Mûsikisi/İrşatta Üslup ve Sözün Tesiri]
***
KONUŞURKEN HAKPEREST OLMALI
°°°Önsöz°°°
Şeytanın öncelikli hedefi, kişinin amellerini süsleyerek iyiyi kötü, güzeli çirkin, faydalıyı zaralı vb. göstermektir. Zaten insanın nefs-i emmâresi de bu konuda onun en büyük destekçisidir.
Bunda başarılı olamadığı zaman ise, aslında iyi, güzel ve faydalı olan amellerin içine fesat karıştırıp onların aslını bozmak ve değiştirmektir.
Genellikle onun sağdan yaklaşması, ya da bulduğu bir boşluktan içeriye sızması diyebileceğimiz bu durumun da çok değişik yolları ve şekilleri vardır. İşte bu konuda dikkat edilmesi ve düşülmemesi gereken o boşluklardan ve tuzaklardan bir kaçı:
°°°°°°°°°°°
Olumlu ve güzel şeyleri anlatayım derken de bazen çerçevenin dışına çıkabilirsiniz. Mesela ortaya konan güzel faaliyetleri mübalâğaya girerek anlatırsınız. Hâlbuki mübalâğa zımnî (üstü kapalı) yalandır. Yalanın ise zerresiyle dahi dine hizmet edilemez. Hem mübalâğa, güzel faaliyetlerdeki feyiz ve bereketin kesilmesinin de önemli bir sebebidir.
Olumlu şeylerden bahsederken, bazen de meydana gelen güzelliklerin kaynağı kendinizmiş gibi onlardan nefsinize pay çıkarırsınız. Hâlbuki bahsettiğiniz meselenin % 99,9’u Allah’a (celle celâluhu) aittir. İnsan iradesine düşen hisse ise binde birdir. Bunu inkar etmiyoruz. Aksi takdirde Cebriye’nin düşmüş olduğu hataya düşer ve hiç farkına varmadan mutlak bir determinizme kaymış oluruz. Fakat güzel şeyleri resmeden ve başkalarına sunan bir insan, o işin bir kahramanı gibi davranır ve hayalen bile olsa kendine bir pay ayırırsa hayalini şirk esintileriyle kirletmiş olur. Bu kirli hayal, bir gün gelir onun tasavvurlarına toslar ve orada bir kırılmaya sebebiyet verir. Arkasından taakkulâtına dokunur ve aklında bir kısım çatlamalar oluşmasına yol açar. Neticede böyle bir insan, önce şirkin en masum (!) şekli olan “biz, biz” demeye başlar, arkasından da en galizi olan “ben, ben” demeye durur.
Nasihate Kendi Nefsinden Başlamalı
Öte yandan, nasihatin muhataplarda olumlu bir tesir bırakabilmesi bizzat söyleyen tarafından onun yaşanmasına bağlıdır. Zira Cenâb-ı Hak, Hazreti İsa’ya hitaben,
يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي
“Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et. O, bu nasihati tuttuktan sonra ancak insanlara nasihatte bulun. Yoksa Ben’den utan.” buyurmuştur. (Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.) Allah, burada insanın kendi nefsine kabul ettiremediği bir şeyi başkalarına söylemesinin Kendisine karşı bir saygısızlık olduğunu ifade buyurmuştur. Söylediklerinin on katını yaşayan Hazreti Mesih (aleyhisselâm) gibi ulü’l-azm bir peygambere karşı Allah (celle celâluhu) tarafından böyle bir uyarı yapıldığı düşünülürse, diğer insanların bu konuda ne kadar dikkatli olmaları gerektiği daha iyi anlaşılır.
Şekilden kurtulamama, formalitelerden sıyrılamama ve sureti bırakıp mânâya geçememe de söylediğimiz sözlerin muhataplarda tesirsiz kalmasına sebebiyet veren başka bir husustur. Eğer bir buçuk milyara yakın İslâm dünyası içinde on milyon insan, İslâm’ı asr-ı saadet Müslümanları gibi yaşasaydı, insanlık âleminin çehresi şimdi çok farklı olurdu. Ama her şeye rağmen olana da hamdolsun. Zira Cenâb-ı Hak, لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّــكُمْ “Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım.” (İbrahim sûresi, 14/7.) buyuruyor.
Ya Rab! Verdiğin nimetleri görmezlikten gelmemize fırsat verme, bizi onlardan mahrum bırakma! Kalblerimize inşirah ver ve bizi hakiki insan eyle! Bizlere her zaman şükürle gürleyen, haşyetle ürperen, acz u fakr şuuruyla yalvarıp yakaran gönüller ihsan eyle!.. [Dert Mûsikisi/İrşatta Üslup ve Sözün Tesiri]
***
KEŞKE ÇIĞLIKLARI
°°°Önsöz°°°
Her ne kadar bir hadis-i şerifte öldükten sonra keşke demeyecek insan olmadığı, olmayacağı bildirilmiş olsa bile, ahirette denilecek olan bu keşkeler herkes için aynı pişmanlığı ve azabı gerektirmez. En büyük pişmanlığı şüphesiz ki iman etmeyenler yaşar.
Sonra iman etmiş olup da onun gereği olan amel-i sâlihi ihmal etmiş bulunanlar.
Sonra da, daha fazla sâlih amel, ibadet, hayır ve hasenat yapmak imkânı varken bunu yapmayanların pişmanlığı.
İşte aşağıda, orada bu keşkelerden kurtulmanın yolları şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Bir mü’min, dünya ve ukbasını keşke nedametleriyle kirletmek istemiyorsa, en başta Allah’ı (celle celâluhu) bilmeli, O’nun yolunda yürümeli, O’na ulaşma gayreti içinde olmalı ve O’nun lütfettiği bütün imkânları yine O’nun yolunda rantabl olarak değerlendirmeye çalışmalıdır. Bu hedefe ulaşabilmek için ise hayatını hep basiret üzere yaşamalı, temkini hiçbir zaman elden bırakmamalı, hâdiseleri hep doğru okumaya çalışmalı, sorumluluğunun ve konumunun gereklerinin de her zaman farkında olmalıdır.
“Eyvah! Keşke Falanı Dost Edinmeseydim!”
Kur’ân-ı Kerim, farklı âyet-i kerimelerde, ahirette bütün bütün kaybeden bedbahtların nedametlerini nazara vermiştir. Mesela bir yerde, onlar bu pişmanlıklarını, يَا لَيْتَن۪ى كُنْتُ تُرَاباً “Ah keşke toprak olsaydım!” (Nebe sûresi, 78/40.) sözleriyle dile getireceklerdir. Dünyada işledikleri zulüm ve günahların cezasıyla karşılaşan kâfirler, “Keşke taş, toprak olsaydık da maruz kaldığımız bu azaba maruz kalmasaydık!” diyeceklerdir.
Başka bir âyet-i kerimede, burada kendi çizgisini kaybederek başkalarının arkasına takılıp gidenlerin “keşke”lerine yer verilmiştir:
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً
“İşte o gün zalim, parmaklarını ısırır ve nedametle şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!’” (Furkan sûresi, 25/27-28.) Eğer insan, ahirette böyle sızlanmak istemiyorsa burada şuurlu yaşamalı, kimin arkasından gideceğini iyi tayin etmeli ve Allah’ın, insanları şaşkınlıklardan kurtarmak üzere gönderdiği resûllerin yolundan ayrılmamalıdır.
Aslında Allah, insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamıştır. O, varlığının aynası ve ziyası olan enbiya-i izam, asfiya-i kiram ve evliya-i fihâm ile yolumuza hep ışık tutmuştur. Ancak insan, dünyada bu pîşuva ve pişdarları görmezlikten gelir de onların izini takip etmez ve izsizliğinin kurbanı olursa yolunu kaybeder, dalâlet çukuruna yuvarlanır. Buradaki çukur da orada Cehennem gayyasına dönüşür ve “keşke”lerle inler durur.
Zalimlerin “Keşke, keşke!..” Feryatları
Başka bir âyette ise defterlerin dağıtıldığı hesap gününde bazı insanların yine “keşke” diyecekleri ifade edilmiştir.
فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ
“Defterleri sağ taraflarından verilenler, yani hesabını iyi verenler: İşte alın, okuyun kitabımı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum!” (Hâkka sûresi, 69/19-20.) sözleriyle mesrur olurlarken;
وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ مَا أَغْنَىٰ عَنِّي مَالِيَهْ هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ
“Defterleri sol taraflarından verilenler ise: Âh keşke, bana bu kitabım verilmeseydi! Keşke hesabımı da hiç bilmeseydim! Ve keşke, ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı. Güç ve hâkimiyetim yok olup gitti!” (Hâkka sûresi, 69/25-29.) diyecek ve hasretle inleyeceklerdir.
Burada sağlam bir duruş sergilemiş, müspet hareketi kendisine ilke edinmiş ve hep sağ salim hareket etmiş olanlara, ahirette kitapları sağ taraftan verilecek de onlar sevinç ve beşaşet izhar edeceklerdir. Kitapları sol taraftan verilenler ise işledikleri bütün mide bulandırıcı günahlarının orada yazılı olduğunu göreceklerdir. Burada harama nazar edip harama kulak kabarttıklarından, harama doğru yürüyüp harama el uzattıklarından ve hukuk tanımadıklarından, o gün, işledikleri bütün bu günahlarının bir defterde yazılı olduğunu görecekler de şiddetle pişman olup “Keşke!” diyeceklerdir. Daha Cehennem’e girmeden, işledikleri günahların hicabıyla iki büklüm olacaklardır.
İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın ahsen-i takvime mazhar yarattığı, melekler için bir kıblenümâ kıldığı ve özel bir donanımla dünyaya gönderdiği bu âbide varlık, üç-beş günlük dünya, üç-beş günlük makam, mansıp, saltanat arzusu için bu tür rezaletlere dalmamalı, insanlığını kirletmemelidir. Çünkü o, Allah’ın kendisine bahşettiği bu konumu muhafaza edemezse,
اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ
“Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf sûresi, 7/179.) tokadını yiyebilir, en sefil varlıklardan bile daha aşağılara yuvarlanabilir. İnsana verilen paye ne kadar yüksekse, düşüşe geçtiği zaman da onun o nispette derin bir çukura düşme ihtimali vardır. Nitekim Hazreti Pîr, ihlâs/hillet kulesinin başından aşağıya düşen bir insanın, düz bir zemine değil, derin bir çukura düşme ihtimalinin bulunduğunu ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a).)
Aynı şekilde, “bi hasebi’l-mağrem el-mağnem” (elde edilen ganimet, altına girilen risk ölçüsünde artar veya azalır) kaidesine göre bir insan Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarıyla ne kadar çok serfiraz ise, riski o nispette fazla demektir. Evet o, Cenâb-ı Hakk’ın, başından aşağı boşalttığı nimetlere nankörlük edip kadrini, kıymetini bilmediği zaman derin bir çukura düşebilir. [Dert Mûsikisi/Keşke Çığlıkları]
***
CEHENNEM AZABINA DENK VİCDAN AZABI
°°°Önsöz°°°
Sırtında, başkalarına ait emanet yükü taşıyanların keşkeleri çok daha büyük olur. Onlar, sadece kendi günahlarının keşkesini değil, üzerine aldıkları kul haklarının keşkelerini de yaşarlar.
Özellikle insanların idaresini, yönetimini üzerine almış bulunanların bunu çok iyi düşünmeleri gerekir. Üstelik ahiret azabı sadece cismanî, bedenî bir azap değildir. Orada gözlerden, akıllardan ve vicdanlardan perdeler kalktığı için, bazılarının çekeceği vicdan azabı cehennem azabından bile fazla olabilir.
Bu konumdaki insanların nelere dikkat etmeleri, kimleri örnek almaları gerektiği de işte şöyle izah ediliyor:
°°°°°°°°°°°
İşlediği günahlarla kendi konum ve insanî mahiyetine saygısızlık yapan, Allah’ın enisi olmaya namzet olarak yaratılmasına rağmen şeytana enis ü celis olan, vazifesinin şuuruna varamayan, kendisine yakışmayan işler yapan ve böylece mazhar olduğu donanımlarını kirleten insan, “Keşke benim hakkımda yokluk kararı verilseydi de, bütün bunları görmeseydim, duymasaydım!” diyecek ve daha sû-i akıbete maruz kalmadan, defterinde yazılı olan şeyler karşısında derin bir vicdan azabı duyacaktır.
Ahirette böyle bir pişmanlığa maruz kalmak istemeyen, dünyada çok hakperest olmalı, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun Râşid Halifelerini kendisine rehber edinmeli, onlar gibi yaşamaya çalışmalıdır. Onlar, devletin zirvesinde oldukları zaman bile sıcak döşeklerde yatmamış, yalılar ve villalar peşinde koşmamış, dünya mâmelekine perestiş etmemişlerdir. Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), ruhunun ufkuna yürüdüğünde, mübarek eşlerinin maişetini temin etmek üzere aldığı borç para karşılığında zırhı bir Yahudi’de rehin olduğu gibi, (Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1.) O’nun izini takip eden Hulefa-i Râşidîn de dâr-ı bekaya irtihal ederken geriye bir şey bırakmamışlardır. Âdeta onlar bize, dünyadan nasıl gidilmesi gerektiğini göstermişlerdir. Onlar gibi yaşayan insanlar, nedamet duyacakları işler yapmayacakları için ötede de “keşke” demeyeceklerdir.
Ömür, Kumar Masasında Atılan Zar Değildir
“Yâdında mı doğduğun günler?
Sen ağlar idin, gülerdi hep âlem…
Bir öyle ömür geçir ki, olsun,
Mevtin sana hande, halka matem…”
Evet, insan, “keşke” dememek için öyle bir hayat yaşamalı ki; kendisi ölümüne üzülmesin, bilakis başkaları onun göçüp gitmesi karşısında hüzün duysun. Çocuk dünyaya geldiği zaman ağlar ama yakınları bir çocuğumuz oldu diye sevinirler. Öyle yaşamalı ki, ölüp gittiği zaman, hem iç inşirahıyla karşılayacağı bir âleme göçtüğü, hem de ruhunun ufkuna yürüdüğü için sevinsin. Eğer matem tutulacaksa, başkaları tutsun; gözyaşı dökülecekse başkaları döksün. Doğumda sevinenler, bu defa ağlamaya dursun. İşte böyle yaşayanlar hiç keşke dememişlerdir, demeyeceklerdir. Ömür sermayesini kumar masasında atılan bir zar gibi gören ve onu fuzuli harcayanlar ise, dünyada da ukbada da keşke diyerek hep kıvranıp duracaklardır.
Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmışlar, “keşke”ye kapalı yaşamalıdırlar. “Keşke” onların bugünlerine de, yarınlarına da, ahiretlerine de girmemelidir. Onlar, sahip oldukları ömür sermayesini öyle değerlendirmelidirler ki, göçüp gittiklerinde mazhar olacakları uhrevî nimetlerle sevinsinler, âlem de onların yokluğu karşısında gözyaşı döksün, seneler, asırlar sonra bile arkadan gelen nesiller tarafından hep bir yâd-ı cemil olarak anılsınlar. Zira Kur’ân-ı Kerim,
وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَـنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ى قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
“Onlardan sonra gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz, bizi ve imanda bizi geçen, bizden önce gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi yarlıga ve iman edenlere karşı kalblerimizde en ufak bir gıll ü gış bırakma !” (24 Haşir sûresi, 59/10.) şeklinde beyanlarıyla bize bu ufku gösteriyor. Nitekim biz, bugün geriye dönüp baktığımızda,
– “Allah’ım, Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan ve Hazreti Ali’den bin defa razı ol! Onlar, bize ne müthiş bir miras bırakmışlar! Sonsuz merhametinle kendilerine ihsan etmiş olduğun lütufları öyle bir değerlendirmişler ki, onları yedi veren, yetmiş veren başaklar hâline getirmişler.” diyor, onları hayırla yâd ediyoruz. Öte yandan, hak hukuk tanımayan, milletin malını gasp eden, helâl-haram demeden eline geçirdiğini yiyen kimseler ise arkadan gelenler tarafından lânetle anılacak ve;
“Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur!” sözleriyle yâd edileceklerdir.
Bu açıdan insan, ötede mahcup duruma düşeceği ve utancından yerin dibine geçmek isteyeceği işler yapmamalı; her zaman tertemiz yaşamalı, tertemiz hâlde ötelere yürümelidir. Özellikle gelecek nesillere ulaştırma adına omuzlarında büyük bir emanet taşıyan insanlar, dünyanın değil Allah’ın talibi olmalı, eteklerini dünyanın levsiyatıyla kirletmemeli ve “Allah’ım, beni Sensizliğe mahkûm etme!” demelidir. Onlar, hep bu mülâhazayla yaşamalı ve bu mülâhazayla ölmelidirler. Zaten güzel bir sözde de ifade edildiği üzere bir insan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşr edilir ve nasıl haşr olunursa ötede gideceği yere öyle gider. (Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431.)
“Unutma, Ölüm Çıkıp Gelir Bir Gün Ansızın”
Hazreti Pîr, bir yerde, “Eyvah! Aldandık. Şu dünya hayatını sabit zannettik. O zan sebebiyle de bütün bütün zayi ettik. Evet şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider…” (Bediüzzaman, Sözler s.227 (On Yedinci Söz, İkinci Makam).) sözleriyle dünyanın fani ve zâil yönüne dikkat çekerken, başka bir yerde ise;
“Fânîyim, fânî olanı istemem!
Âcizim âciz olanı istemem!
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem!
İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim!
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim!
Hiç-ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim!” (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s. 235 (On Yedinci Söz, İkinci Makam) ifadeleriyle bir taraftan insanın büyük şeylere talip olması gerektiğini, diğer yandan da ehl-i dünyanın gözünde büyüttüklerinin kayda değer şeyler olmadığını vurgulamıştır. Allah bizi bu kutluların yolundan ayırmasın! Çünkü onların yolu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur.
- Münebbihât’ın başında geçen bir şiiri hatırlatarak konuyu noktalamış olalım:
“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı!
Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!
Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın?
Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!
Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın!
Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.
Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belalarından sabra sığın!
Bilesin ki ecel gelmeden gelmez ölüm!”
(İbn Hacer, el-Münebbihât s.4)
[Dert Mûsikisi/Keşke Çığlıkları]