Karia Suresi (101)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Kâria,
2. Nedir o kâria?
3. Kâriayı, o kapıları döven ve dehşetiyle kalplere çarpan o kıyâmet felaketini sen nereden bileceksin ki!
4. O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi şuraya buraya fırlatılırlar.
5. Dağlar atılmış rengârenk yünlere dönerler,
6. Artık kimin tartıları ağır basarsa,
7. Memnun kalacağı bir hayata girer.
8. Kimin tartıları da hafif gelirse
9. Onun barınağı da Hâviye olur.
10. Onun ne olduğunu bilir misin?
11. Hâviye, kızgın mı kızgın bir ateştir!

***

Kâria Sûresi, Mekke’de indirilmiş olup on bir âyettir.

Kıyâmetin bir sıfatı olan ve ilk âyetinde geçen kelime, sûreye isim olmuştur.

Bu sûrenin sadece ismi değil, aynı zamanda konusudur da. Çünkü sûrenin tamamı, kıyâmet ve onun dehşetli hallerinden, âhiret ve onun sıkıntılı durumlarından, orada meydana gelecek olan büyük olaylar ve korkulu hallerden ve iyilerle kötülerin akıbetlerinden bahseder.

Tefsîr

اَلْقَارِعَةُ
1. “Kâria”,

Kâria, قَرَعَ fiilinden türemiştir, o da; şiddetli bir ses çıkaracak derecede şiddetle dayanıp çarpmak, kapıyı çalmak ve dehşetten yürekleri hoplatan anlamındadır.

Kıyâmet, korkunç ve dehşetli halleri ile insanları çarptığı için buna “Kâria” denmiştir.

el-Kâria, el-Hâkka, et-Tâmme, es-Sâhha, el-Ğâşiye gibi Kur’ân’da zikredilen kıyâmetin isimlerindendir.

مَا الْقَارِعَةُ
2. “Nedir o kâria?”

Mâ, sorudur. Fakat bununla maksat gerçekten soru değil, “O ne dehşetli kâriadır?” meâlinde korkutmak içindir. Nitekim:

وَمَآ أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

3. “Kâriayı, o kapıları döven ve dehşetiyle kalplere çarpan o kıyâmet felaketini sen nereden bileceksin ki!”

Veya ne bildirdi sana, nedir o kâria (kıyâmet)? buyurulması da onun hakikati, insanların ilim dairesinin dışında, yani fiilen görülmedikçe şiddet ve dehşetinin büyüklüğünü hiç kimsenin hatta Peygamberin bile kendi aklıyla bilemeyeceğini hatırlatmak sûretiyle o korkutma te’kit ve takviye edilmiştir.

Zamir ile ifade edilmeyip de “kâria” isminin üç defa açıkça tekrar edilmesi de o korkutmayı anlatmak içindir.

Buna göre mânâ: Sakının kendinizi kâria var! Çok korkunç kâria, öyle ki onun ne büyük kâria olduğunu görmeyince kendi aklınızla bilemezsiniz, demek olur.

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ

4. “O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi şuraya buraya fırlatılırlar.”

Ferâş, ferâşe’nin çoğuludur. Geceleri ışık ve ateş etrafında çırpınıp uçarak kendisini ateş içine atan ve Farsça’da olduğu gibi dilimizde de pervane diye bilinen küçük kelebeklere denir.

Mebsûs, yayılmış demek olduğu için onların çok ve yayılmakla çırpınıp çırpınıp yayılış, dağılış ve seriliş hallerini özellikle ifade etmektedir.

Bazı müfessirlere göre bu durum, insanlar kabirlerinden korka korka çıktıkları zaman meydana gelir. Bu halleri ile onlar sanki oraya buraya dağılmış, şiddetli korku ve şaşkınlıktan dolayı dalga dalga birbirlerine giren kelebeklere benzerler. Çünkü âyette “yayılmış pervaneler” tabiri, bu zavallı hayvanların ateş çevresinde çırpınıp çırpınıp sonunda yanarak yere düşmesini, serilmesini ifâde edebilir.

Bundan, o günün dehşetinden dolayı insanların korkudan düşüp bayılacakları, şaşkın, bitkin bir halde bulunacakları anlaşılır. Bu, Yüce Mahkeme’ye çağıracak olan Sûr’un, ilk sesinin, ruhlarda uyandıracağı korkuyu anlatmaktadır. O davet borusunu duyanlar -pek azı hâriç- bayılır, yere serilirler. İkinci sesi duyunca da uyanıp Mahkeme alanına koşarlar.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ

5. “Dağlar atılmış rengârenk yünlere dönerler.”

Dağlar öyle olunca insanların ne hale geleceği artık kıyas olunabilirse olunsun.

İhn, yün, özellikle çeşitli renkte yün, demektir.

Menfûş ise, didilmiş, atılmış yani parçaları parmakla birbirinden ayrılıp dağılmakta veya hallaçla atılmakta bulunan demektir ki, zerre zerre uçuştuğu haldir. Zira dağlar önce ufalanacak, sonra korkunç kum yığını olacak, sonra bulut gibi geçerek “atılmış renkli yün” gibi olacak. Sonra da serap olacaktır. Dağların renkli yüne benzetilmesi, görünürde çeşitli renkte olmasındandır. Kimi beyaz, kimi kırmızı, kimi siyah görünür. Bunun için atılan dağlar, renkli yüne benzetilmiştir.

Buraya kadar, insanları bayıltıp yere seren, dağları savuran, arzı dümdüz eden, yeni bir âlemin başlangıcı olan kıyâmet kopmasının birinci safhasından bahsedildi.

Bu âyetten itibaren diriliş sonrası ikinci safha gelmektedir ki; insanlar kabirlerden kaldırılıp Yüce Dîvana sevk edilirler. Dünyada yaptıkları işler, Yüce Mahkeme’nin âdalet terazisinde tartılır.

Tartıları ağır gelen, yani işlerinde bir değer bulunan, iyilikleri kötülüklerinden çok olan kimseler, Cennet’te hoş bir hayat içerisinde olurlar.

Tartıları hafif, yani dünyada değersiz âdî işler yapmış olan, kötülükleri ağır basan insanların annesi de Hâviye’dir. Onların yeri Cehennem çukurudur.

فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ

6. “Artık kimin tartıları ağır basarsa,”

Mevâzîn kelimesi, “mîzân”ın çoğuludur.
Mîzân, tartı âleti, eşyanın veznini, yani ağırlık nispetini ölçmeye mahsus olan terazi demektir. Bununla birlikte sadece ağırlığa mahsus olmayıp, adâlet ve hukuk gibi mânevî olan herhangi bir nispeti mukayese ile tayin için de mecaz olarak kullanılır. Yine bilinmektedir ki, bir mizanın ağır gelmesi, ağır basması, onunla tartılanın ağırlığıyla orantılıdır.

Kıyâmet günü, hak olduğunda şüphe olmayan amellerin tartılması da, o amelleri tartmaya uygun bir tartının bulunmasını gerektirir. Fakat insanların iyi ve kötü amellerini, sevap ve günahlarını tartacak bu terazinin/tartı aletinin nasıl bir şey olduğuna bizim aklımız anlamaktan uzaktır. Onun için âlimlerimiz demişlerdir ki, tartı ve terazinin hakikat olduğuna iman etmek gerekmekle beraber, şöyle veya böyle bir şey olduğuna iman etmek şart değildir. O halde, amellerin âhirette tartılacağını inkâr etmek küfür olsa da, o tartı aletinin şöyle veya böyle olacağını inkar etmek, küfrü gerektirmez.

Bazı müfessirlere göre bu âyetlerdeki terazi ile, âhirette Allah’ın şaşmaz adâleti anlatılmaktadır. Çünkü insanlar adâleti terazi ile sembolize ederler. (Nitekim Hukuk Fakültelerinin sembolü de genellikle terazidir.) Hâkimin adâleti, iki kefesi dengede duran teraziye benzetilir. Bundan dolayı Kur’ân’ın anlattığı âhiret ahvâlini bizim bildiğimiz şeylerle karşılaştırmak ve bu teraziyi de böyle dünyâ terazisi şeklinde düşünmek hatâlı olur.

Âyette ve hadislerde (*) ifâde edilen mîzan (terazi) -doğrusunu Allah bilir- İlâhî Adâleti sembolize eden mecazî ifâdeler olabilir.

(*) “Dile kolay, terazide ağır, Allah’a sevgili olan iki kelime vardır ki şunlardır:

كَلِمَتَانِ حَبِيبَتَانِ إلَى الرَحْمَنِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِى الْمِيزَانِ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ

(Buhârî, Eymân 19, Daavât 66, Tevhîd 58; Müslim, Daavât 31; Tirmizî, Daavât 59; İbn-i Mâce, Edeb 56; Müsned, II, 232)

Böyle “mevâzîn”i (tartıları) ağır basan, güzel amelleri üstün gelen kısım:

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ

7. “Memnun kalacağı bir hayata girer.”

Artık o bir hoşnut geçimdir. Râzî (razı olacağı) bir hayat, hoşnut bir geçim ve yaşayış içindedir. Yani öyle güzel bir hayat ve geçim ki, güzel amelleriyle ona sebep olan kimseyi sadece râzı ve hoşnut etmekle kalmaz, aynı zamanda onu, “Ey huzura ermiş nefis, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön, (iyi) kullarım arasına gir, Cennetime gir.” (Fecr, 89/27-30) âyeti delâletince nefs-i râdiyye (razı olan nefis) makamından, nefs-i mardıyye (kendisinden razı olunan nefis) makamına yükselterek ebedî olarak mesut edecek ve ondan asla ayrılmak istemeyecek şekilde kendisini bütün hoşnutlukla sarar, ebedî bir rızâ ve hoşnutluğa ait muhiti içinde ihâta eder, kuşatır, donatır.

Aslında tartıları ağır basanlar dünyada da genellikle mutlu bir hayat yaşarlar. Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmakla başta vicdanen rahat olurlar. Ayrıca bedenen de birçok hastalıktan korunmuş olurlar. Âhirete ve hesaba inandıkları için de; hem ölümden korkmazlar, hem de kimseye haksızlık yapmaz, böylece dünyevî ceza ve onur kırıcı neticelerden de kurtulurlar.

Tartıları hafif gelenler ise; bu dünyada mesut bir hayat yaşıyor görünseler de, aslında mesut değillerdir. Çünkü başta Allah’a ve âhirete inanmadıkları için vicdânen rahat olamazlar. Çünkü ölüm korkusu, yokluk korkusu, sevdiklerinin her gün birer birer vefat ederek gitmesi, bir gün onların da çok sevdikleri dünyadan gidecek olmaları ruhlarını her gün kemirmektedir.

Ayrıca Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmedikleri için rûhî ve bedenî birçok rahatsızlıklara dûçar kalırlar. Böylece Cehennem hayatını daha dünyada iken yaşarlar.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ

8. “Kimin tartıları da hafif gelirse”,

Yani sevabı olmayan yahut günahları ağır basıp da sevapları hafif gelen kısımdan olan kimse ise:

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ

9. “Onun barınağı da Hâviye olur.”

Yani varacağı yeri, yatağı, kucağına sığınacağı anavatanı hâviyedir. Barınacak yeri kalmayacak, artık hâviye denilen Cehennem uçurumunun kucağına atılacaktır.

Diğer bir mânâ ile tepe takla, taşları bile eriten o korkunç Cehennem’in dibine atılacaktır.

Anne, çocuğun barınağı ve korku anında sığınacağı yer olduğu için, Yüce Allah Cehennem’e “Ümmühü” yani “Onun annesi” demiştir. Bu durumda çocuklar annelerine sığındığı ve anneleri tarafından korunduğu gibi Cehennem ateşi de o suçluları barındırır; anne çocuklara kucak açtığı gibi Cehennem ateşi de onlara kucak açar.

Bazı müfessirlere göre: “Hâviye” Cehennem’in isimlerinden bir isimdir. Son derece derin bir çukur olduğu için ona bu isim verilmiştir.

وَمَآ أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ

10. “Onun ne olduğunu bilir misin?”

Yani, Hâviye’nin ne olduğunu sana ne bildirdi? Sen onun ne korkunç bir şey olduğunu nereden bileceksin? demektir. Âyetteki bu soru, Hâviye’nin büyük ve korkunç olduğunu gösteren bir sorudur.

نَارٌ حَامِيَةٌ
11. “Haviye, kızgın mı kızgın bir ateştir!”

حَامِيَةٌ Hâmiye, ısının şiddeti mânâsına “hâmî”den, kızgın, şiddetli ve kızışkan bir ateş demektir.

Ateş zaten kızgın demek iken, “nâr” denildikten sonra bir de “hâmiye” (kızgın) diye bir özelliğinden bahsedilmesi, diğer ateşlerin buna oranla sanki “hâmiye” (kızgın) değil, soğukmuşlar gibi hafif kalacaklarına işaret eden bir kuvvetlendirmedir.

Kaynak:

Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları

Bu yazı 52 kez okundu