Maneviyat bize dertlere katlanmayı değil onları katlamayı öğretir. Elbiselerin, örtülerin, eşyaların katlanma özelliği olmasaydı, evlere sığamazdı insan. Demirin ve diğer metallerin katlanma özelliği olmasaydı sanayi oluşmaz ve hayat devam edemezdi. Katlama özelliği kainatta var olmasaydı, şehirler kurulamaz, binalar yapılamaz, teknoloji oluşamazdı.
Kur’an göklerin ve yerin katlarından sıkça bahseder. Katlama hakikati kainatın her yerindedir. Bilim adamlarına göre insanda trilyonlarca DNA vardır. Tek bir hücredeki DNA’yı düz bir yüzeye yayarsak iki metre boyunda olduğunu görürüz. Tüm hücrelerimizdeki DNA’yı uç uca eklemiş olsaydık, 18 milyar kilometre uzunluğunda olacaktı. Yüz kez güneşe gidip gelmeyi ifade eden bu uzunluk, ilahi bir katlama sonucunda hücrelere yerleşmiş durumdadır. Katlama tecellisinin yaygınlığını idrak eden insan, yaşadığı musibetlerin uzanıp yayılmış halini değil, katlanmış ve dürülmüş halini bulmaya çalışır. Pablo Picasso’nun da içerisinde bulunduğu kübist akımın, resim sanatına getirdiği birçok yenilikten biri de bütünlük algısını alışılagelmişin dışında kurmalarıdır. Kübist bir ressam, lazım geldiğinde hiç çekinmeden bacağı başın yan tarafına çizmekte veya durum gerektiriyorsa kafayı ayakların yanına bir yere yerleştirmektedir. Bizim baş yukarıda ayak aşağıda olur düşüncemiz, gerçekten baş yukarıda ve ayak aşağıda olduğu için değil, algılarımıza öyle yerleşmiş olmasından ileri gelir. Yüzyıllar boyunca dünyayı, yalnızca bize öyle göründüğü için düz bir tepsi şeklinde tasavvur etmiş bir zihne, başın yukarıda ayakların aşağıda olduğu konusunda ne kadar güvenilebiliriz? Kübistler bir gitarı belirtmek için teller ve bir eğri çizdiler, yeterli oldu. Keman çizmek istediklerinde yalnızca üzerindeki delikleri çizdiler ve bu izleyicide eksiksiz bir keman algısına sebep oldu. Şişe için şişenin boynunu çizmekle yetindiler. Kimse bu bir şişe değildir, demedi.
Bu kübist mantıkla yaklaştığımızda bir soru ortaya çıkar: Yaşadığımız musibeti algılamaya musibetin bir parçası dahi yetiyorken, onun tamamını algılamaya neden çalışırız? Arabanın farı, vadideki karanlığın belki de milyonda birini aydınlatır ama arabanın ilerlemesi için bu yeterlidir. İlerlemek için bütün vadiyi aydınlatmaya çalışmak yerine, yalnız arabanın önündeki karanlıkla uğraşmak elbette daha ekonomik ve daha etkilidir. Kederinin yalnızca ilerlemeye vesile olacak kısmını çözmeye çalışan insan, ihtiyaç duyduğu gücün önceden kendisine verilmiş olduğunu fark edecektir.
Birleştirerek algılamak da ilahi bir lütuftur. Elimizdeki kalemi atom altı dünyasıyla birlikte bütün detaylarıyla görüyor olsaydık, bir harf dahi yazamazdık. Bir ormana bakarken tek tek bütün ağaçları görüyor olmak, nasıl bir azap olurdu? Bir kumsala baktığımızda, kum taneleri, kumsal bütünlüğü içe risinde değil, birer birer kum taneleri şeklinde algılanıyor olsaydı, kimse kumsala yaklaşmazdı. Denizi damlalar halinde, dağı kayalar halinde, ışığı fotonlar halinde görmeyip, birer bütünlük olarak algılamamız ne büyük nimettir. Hele karşımızdaki insanları bir bütünlük içerisinde değil de, organlar, hücreler ve parçalar halinde algılıyor olsaydık, kimse kimseye korkudan yaklaşamazdı. Algıda bütünleme nimeti bahşedilen insanoğlu, gider de yaşadığı musibeti parçalarına, atomlarına, organlarına, detaylarına ayırmaya çalışarak, çekilebilecek basit bir kederi, kaldıramayacağı büyüklüklere ulaştırır.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu