18. Kehf Sûresi
Mekke’de,müşriklerin İslâm’ın tebliğine olan tepkilerini tırmandırdıkları bir zamanda inmiştir. Mekkeli müşrikler,İslâm’ın tebliğini durdurmak için çeşitli yollar araştırıyor ve bu arada Kitap Ehli’yle, özellikle Medine’deki ve diğer çevre yerlerdeki Yahudilerle temasa geçip,onların öğrettikleri soruları Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a soruyorlardı.
Bu sûre, bir zaman imanlarını açıkça ilan ve şirki reddettiklerinden dolayı bir mağaraya sığınmak zorunda kalan ve Mağara Arkadaşları (Ashab-ı Kehf) olarak anılan gençlerin kıssası ile Hz.Musa’nın Hz.Hızır ile olan yolculuğu ve Hz.Zülkarneyn kıssalarını ihtiva etmektedir. Bunlardan başka Sûre’de biri bağlar sahibi iki kişi temsili de yer almaktadır.
Sanki bu sûre, İslâm’ın tebliğinde takip edilecek bir yol haritası çizmektedir.
Sûre, ismini 9’uncu âyette Ashab-ı Kehf tamlaması içinde geçen kehf (mağara) kelimesinden alır.110 âyettir.
Rahmân,Rahîm Allah’ın Adı’yla.
1. (İlk insandan bu yana , kim kime hangi sebeple hamdde, teşekkür ve senâda bulunmuşsa) hamdin tamamı Allah’a mahsustur ki,kulu (Muhammed)’e Kitabı indirdi ve onda hiçbir çarpıklık, tutarsızlık ve çelişkiye yol vermedi.
2. Her bakımdan dosdoğru bir kitap olarak indirdi; ta ki,(kâfir ve müşrikleri) Kendi nezdinde onlar için hazırladığı çok çetin bir azapla uyarsın ve imanlarının istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha dönük işler yapan mü’minlere ise onlar için çok güzel bir mükâfat (Cennet) olduğu müjdesini versin,
3. Hem de, orada ebedî kalmak üzere–
4. Ve, “Allah çocuk edindi!” diyenleri de uyarsın.*
[*] İslâm’ın ilk günlerinden beri Yahudi ve Hıristiyanların pek çoğu, Mekkeli müşrikleri İslâm’a karşı desteklediler. Önceki sûre,son âyetinde Allah’ın asla bir çocuk edinmediğini de ifade ile Tevhid’i vurgulayarak bitmişti; bu sûre de,aynı gerçeği tekrarlayarak başlamaktadır. Kur’ân, Allah’ın bir oğul, bir çocuk edinmediğini bilhassa belirtmekle,O’nun doğma,doğurma gibi, yaratılmışların özelliklerinden münezzeh bulunduğunu, ayrıca hem teslisi doktrin haline getiren Hıristiyanların iddia ettiği gibi Hz.İsa’nın,hem de zamanında bazı Yahudilerin ileri sürdüğü gibi Hz.Üzeyir’in –haşa– Allah’ın oğlu olabileceğini ve O’nun Mekkeli müşriklerin yakıştırdıkları gibi kızları olduğunu kesin bir dille reddetmektedir.
Müfessirler arasındaki genel görüş, biraz sonra kıssaları anlatılacak olan Mağara Arkadaşlarının (Ashab-ı Kehf) Hz.İsa’nın Tevhid üzerinde sabit takipçilerinden olduğu şeklindedir.Sûre’nin Cenab-ı Allah’ın asla çocuğu,oğlu olamayacağını ifade ile başlaması ve buna vurgu yapması,bu konuda bir ipucu,bir ima teşkil edebilir.
5. (“Allah çocuk edindi” iddiasında bulunanların) ne kendilerinin bu hususta dayandıkları kesin bir bilgi vardır, ne de aynı iddiayı taşıyan babalarının ve atalarının vardı. Ağızlarından çıkan o söz ne kadar da korkunç! * Onlar,başka değil,ancak yalan söylüyorlar.
[*] Âyette geçen ve aslında “babalar” demek olan, fakat “atalar” manâsına da gelen âbâ kelimesi, Kilise Babaları’na da atıfta bulunuyor olabilir.Çünkü âyet,Mekkeli müşriklerin Cenab-ı Allah’a kızlar isnat etmelerini redden daha çok, bunu da içine alacak şekilde,Allah’ın asla oğlu olamayacağını beyan buyurmaktadır.
Bilindiği gibi, Hıristiyanlığın inanç esaslarının temelinde Kilise Babaları’nın önemli yeri olduğu gibi, bilhassa Katolik Hıristiyanlık’ta Kilise’nin sözü muteberdir ve halk sadece Kilise’yi taklit eder. Bu bakımdan, Hıristiyanlık’ta iman dogmatik, yani araştırmadan, sormadan bağlanmadır. Meselâ, akla da ters olan teslis itikadı gibi inanç esasları, “bunlar bilmeye, akıl erdirmeye değil, inanca konudur; öyle ise, inanmak gerekir” şeklinde izah edilir.
Bu âyet, böyle bir anlayışı da reddetmekte,hiçbir kesin bilgiye dayanmayan babaların –bunlar Kilise Babaları da olsa– inançlarının körü körüne takip edilemeyeceğine vurgu yapmaktadır.
6. Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde,bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.*
[*] Bir peygamber, vazifesini hakkıyla yerine getirmekten başka bir şey düşünmez. Onun bütün hayatını kaplayan budur ve o, bu maksatla meşrû olan her yolu kullanır. Öyle peygamberler gelmiştir ki, arkalarından giden olmamış, Kur’ân’ın esefle belirttiği üzere, meselâ melekler, kavmini helâk için Hz. Lût’a (a.s.) geldiklerinde bir evden başka Müslüman bulmamış (Zâriyât Sûresi/36),fakat yine de her peygamber, ömrü noktalanıncaya kadar tebliğden bir an bile geri durmamıştır.
Allah’ın dinini tebliğ etmek, hiç şüphesiz ve belki bütün peygamberlerin üstünde olarak Allah Rasûlü’nün de hayatıydı. O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz kaldığı muameleler, işkenceler rahatsızlık veriyordu; O’na rahatsızlık veren, uykularını kaçıran, kendini helâk edecek noktaya getiren, Allah’ın dinini anlatmak ve insanların bu Din’e inanmasıydı. Çünkü bu Din’e inanılmalıydı; Allah, insanların Yaratıcısı, Rabbi ve Kendisine ibadet edilmesi gereken mutlak Ma’bûd’uydu; kaldı ki, insanların dünya ve bilhassa Âhiret selâmet ve saadetleri bu imanda yatıyordu. Bu bakımdan O, Mekke’de 13 yıl insanların peşinden koştu durdu; Hz. Ebû Bekir gibi hemen iman edenlere bir–iki defa gitmişse, imansızlıkta diretenlere, uğradığı hakaretlere rağmen belki elli defa, belki yüz defa gitti. Bundandir ki Cenab-ı Allah, O’ndaki bu hali Kur’ân’da yer yer iltifat edalı olarak tadil etmektedir.
7. Şurası bir gerçek ki Biz, yerin üzerinde bulunan her şeyi onun için insanları çekecek bir süs olarak var ettik; böylece içlerinde (kim o süse kapılacak ve) kim de (onları Allah yolunda değerlendirip şükrederek) güzel işlerde bulunacak diye insanları sınıyoruz.
8. Yine bir gerçek ki, onun üzerinde bulunan her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline de getirmekteyiz (ve insanlar için sınama dönemi bittiğinde, tamamını bu hale getireceğiz).
9. Yoksa sen,hepsi de hayret verici birer mucize olan âyetlerimiz içinde sadece Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i mi *hayret verici buluyorsun?
[*] Bazı âlimlere göre Rakîm, mağaranın bulunduğu köyün ismidir. Bazılarına göre ise,Mağara Arkadaşları’nın hatıralarına yazılan kitabenin adıdır.
10. O yiğit gençler* mağaraya sığınmış ve şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, katından bize hususî bir rahmet ver, bize yardım et, önümüzü aç ve şu işimizde doğru ve rızana uygun olan ne ise onu bize nasip eyle!”
[*] Burada kullanılan kelime fetâdır. Fetâ (genç) ve fütüvvet’in (gençlik) İslâm’da önemli bir yeri vardır. O, yaşça gençlik ifade etmesinin yanısıra ve bundan daha çok, bir gençte bulunması gereken enerji, hareketlilik, dönüştürücülük, kahramanlık, cömertlik, haya, doğruluk, sadakat, merhamet, ilim, tevazu ve takva gibi sıfatların tamamını kapsar.
O, ayrıca başkaları için yaşamanın da adıdır. Dolayısıyla fütüvvet, zulme, şirke, haksızlıklara karşı çıkmanın, ayrıca nefis, şeytan ve dünya sevgisi, mal sevgisi, şehvet, gereksiz ve yanlış yerde kullanılan öfke, bencillik gibi nefsanîliklere hakimiyetin, kısaca, Allah’a kullukla gerçek hürriyeti elde etmenin de unvanı olmuştur. (Daha geniş bilgi için bkn.Kalbin Zümrüt Tepeleri,1,“Fütüvvet”makalesi)
11. Bunun üzerine onları mağaranın içinde yıllarca sürecek derin bir uykuya yatırdık.
12. Sonra onları uyandırdık ki, mağarada ne kadar kaldıkları hakkında (iki gruba ayrılıp,) hangi grubun zamanı daha iyi kestirdiğini (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekleri*) ortaya çıkaralım.
[*] Bu gerçekler, dünya hayatının Âhiret’e göre bir gün veya daha az bir süreden ibaret olduğu, her yaştaki insanın dünyada bile geriye dönüp baktığında onu böyle algıladığı, ayrıca, dünya hayatının âdeta bir uykudan ibaret bulunduğu ve asıl hayatın Âhiret hayatı olup,Hz. Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi, insanların ölünce uyanacağı ve gerçeği açıkça göreceği, öldükten sonra dirilmenin kesin bir gerçek olup, bunun Allah’ın Kudreti için hiçbir zorluk teşkil etmeyeceği, insanların uykuya varır gibi ölüp uykudan uyanır gibi dirilecekleri gibi gerçeklerdir.
13. Şimdi, onların başından geçen ibretli hadiseyi sana bütün gerçekliğiyle anlatacağız. Onlar, Rabbilerine içten inanmış bir grup genç yiğitti ve Biz de, gerçeğe bağlılıklarını daha da arttırdık.
14. Kalblerine tam bir kuvvet ve metanet verdik.Nihayet,(içinde yaşadıkları toplumdaki şirke ve her türlü zulme) başkaldırıp dediler:“Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.Biz, asla ilâh diye O’ndan başka varlıklara yönelmeyiz. Aksi halde, gerçek dışı,pek saçma bir iddiada bulunmuş oluruz.
15. “Şu bizim halkımız ise tuttular, O’ndan başka ilâhlar edindiler. Yaptıkları doğru ise açık bir delil getirmeli değiller mi? Yoksa yalan uydurup, sonra da bunu Allah’a maledenden daha zalim kim olabilir?”
16. (Hadiseler tırmandı ve içinde yaşadıkları toplumu terketmek zorunda bırakıldılar. Ne yapmaları gerektiğini aralarında görüşüp şu sonuca vardılar): “Mademki onları ve onların Allah’ı bırakıp da taptıkları her şeyi terkettiniz, şimdi o mağaraya sığının da, Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, sizi koruyup gözetsin ve işinizi kolaylaştırsın.”
17. (Mağaraya girdiler ve derin bir uykuya daldılar.) Onlara baksaydın görürdün ki, güneş doğduğu zaman içinde bulundukları mağaranın sağından dolaşıyor, batarken sol taraftan onları makaslıyordu; onlar ise, mağaranın tam içinde geniş bir alanda idiler. Onların bu durumu, Allah’ın âyetlerindendir.* Allah kimi doğru yola iletirse doğru yolda olan sadece odur. Kimi de saptırırsa, artık onun için doğruyu gösterecek bir dost, bir sahip bulamazsın.
[*] Mağaranın pozisyonu sebebiyle Allah onları güneş ışığından, renklerini değişmeden ve elbiselerini solmaktan koruyordu. Mağarada çok uzun yıllar uykuda kalmış olmalarına rağmen, meselâ sakallarının ve tırnaklarının uzaması gibi, vücutlarında da bir değişiklik olmamıştı. Bu, ya onların ölüm benzeri ve metabolizmalarının âdeta durma noktasında bir uykuya vardırıldıklarını göstermektedir veya Allah (cc), mağaranın konumu, toprak yapısı gibi, ilimlerin üzerinde durması gereken faktörlerle vücutlarında da herhangi bir değişimin olmasına imkân tanımamıştır. Her halükârda, âyette buyrulduğu gibi bu, Allah’ın bir mucizesi, çok önemli bir âyeti, O’nun Kudreti’ne, ayrıca Âhiret’e çok önemli bir delildi.
18. Sen onları uyanık sanırdın, gerçekte ise uykuda idiler. Kendilerini kâh sağa, kâh sola çeviriyorduk. Köpekleri ise, mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi.Eğer durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve onlardan dolayı için korku ile dolardı.*/**
[*] Âyetten anlaşıldığına göre, gözleri açıktı.Vücutları ve elbiseleri çürümesin, ayrıca vücutları hayatiyetini de kaybetmesin diye Cenab-ı Allah onları sağa–sola çeviriyordu.Dışarıdan bir kimse, dağ başında böyle geniş bir mağarada gözü açık,sağa–sola dönerek uyuyan ve mağaranın ağzında da köpekleri yatan kişileri gördüğünde ürperir. Şu kadar ki, Ashab-ı Kehf’le ilgili olarak ürpertiyi artıracak belki daha başka faktörler de vardı. Çünkü âyet, onları görünce kaçmayı korkuya bağlamamakta ve kaçma ile korkuyu onların hallerine muttali olmanın iki neticesi olarak zikretmektedir.
[**] Kur’ân-ı Kerim’in destanlaştırdığı bu yiğit gençlerin kimler oldukları ve hadisenin nerede geçtiği konusunda farklı mütalâalar vardır. Bu konuda açıklamaya geçmeden önce hemen belirtelim ki, Kur’ân bir tarih kitabı değildir ve o, geçmişteki ibret dolu hadiseleri ana maksatları temelinde insanları irşad için ve irşada en yararlı olacak tarzda anlatır. Ayrıca, benzer hadiseler farklı yerlerde tekrarlanmış olabilir. Önemli olan, bu hadiselerden gereken dersi almaktır.
Merhum Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî gibi bazı müfessirler , Ashab-ı Kehf hakkında Kur’ân’ın anlattıklarıyla, Gregory of Tours’un Urduca tercümesi Miraculorum Libri adlı eserindeki ve M.S. 452’de doğan Hıristiyan papaz Sarug’lu James’in Sermons (Hutbeler) adlı kitabındaki anlatımları arasında büyük benzerlikler bulmaktadırlar. Papaz James’in anlatımına, büyük İslâm âlimi İbn Cerir et-Taberî tefsirinde, Edward Gibbon da The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğunun Gerilemesi ve Yıkılışı) adlı eserinde yer vermişlerdir. Buna göre hadise,Türkiye’nin batısında Efes’te meydana gelmiştir.Yaklaşık M.Ö. 11. yüzyılda kurulmuş olan Efes, daha sonra büyük bir liman şehri halini almıştı. Şehirde ana tanrı olarak ay tanrıçası Diana bulunuyordu. Romalılar,Anadolu’yu fethedince bu tanrıçayı kendi tanrıları içine dahil etmişlerdi.
Hz. İsa’nın mesajı Anadolu’da yayılınca, aristokrat veya idareci sınıftan yedi genç putlara tapmayı reddedip, Âlemlerin Rabbi olarak Allah’a inandılar. Zaman, Hıristiyanlara yaptığı büyük zulümlerle meşhur imparator Desius (249–251) dönemiydi.Müslüman müfessirler, bu imparatora Dakyanus derler. Gençler, imanlarını İmparator’un önünde de açıkça haykırdılar. İmparator, eski dinlerine dönmeleri için bu gençlere üç gün süre tanıdı. Fakat onlar, bir mağaraya sığınmayı tercih ettiler.(Aksi halde, ya eski dinlerine döndürülecekler veya öldürüleceklerdi.) Yolda, geri kalması için ne kadar çalıştılarsa da muvaffak olamadıkları bir köpek peşlerine takıldı ve onlarla birlikte mağaraya kadar geldi. Kendileri mağaraya girip uykuya vardıklarında, köpek de mağaranın ağzında, ön ayaklarını yayıp yatmış bulunuyordu.
Merhum Mevdûdî’nin Towards Understand-ing the Qur’an (Tefhîmü’l-Kur’ân) adlı tefsirinden yaptığımız bu iktibas,Kur’ân-ı Kerim’deki anlatıma yakındır. Mevdûdî, bu anlatımı ve mağaranın Efes’te olduğunu kabul etmektedir. Fakat bu kabulde Efes’teki mağara ve çevresinin Kur’ân’daki tarife uygun olmadığı gözden kaçmış gibidir.
17’nci âyet, mağaranın geniş bir içinin olduğunu açıkça ortaya koyduğu halde, Efes’teki mağaranın böyle bir iç yapısı yoktur.Ayrıca,Efes’teki mağaranın yönü Kur’ân’da anlatılan yönle de uyuşmamakta, bunun yanısıra,o mağaranın yanında, 21’inci âyette geleceği üzere, mescit veya herhangi bir mescit kalıntısı,ayrıca kitabe,mağarada mezarlar da bulunmamaktadır.
İranlı çağdaş müfessir allâme Tabâtabâî,Kur’ân-ı Kerim’deki anlatıma en uygun yer olarak, Suriye sınırları içinde ve Ürdün’ün başkenti Amman’ın 80 km yakınında bulunan Rajib köyünü kabul eder. Bu köyün yakınında 1963 yılında yapılan kazılarda Ashab-ı Kehf’in mağarası olduğuna inanılan bir mağara ortaya çıkarılmış ve bunun üzerine Refik Vefa el-Dücanî, bu mağara ve Ashab-ı Kehf hakkında İktişâfü Kehf-i Ehli’l-Kehf (Mağara Ehlinin Mağarasının Ortaya Çıkışı) adlı bir eser yazmıştır. İçinde yedi veya sekiz kadar görünen mezarların yer alması, duvarlarında Yunanca yazılara, kırmızıya boyanmış bir köpek resmine, etrafında Bizans İmparatoru I. Justinyanus (418–427) döneminden kalma olduğu ortaya çıkarılan paralara ve daha başka eserlere rastlanmış olması, yanında yer alan ve ilk İslâm fetihleri dönemine ait bir mescidin varlığının ve bu mescidin eski bir Bizans kilisesinin enkazı üzerine yapıldığının ortaya çıkarılması, Yakup el-Hamevî’nin Mu’cemü’l-Büldan’ında o civarda Rakîm adlı bir köyün bulunduğunun kaydedilmesi, bu mağaranın Ashab-ı Kehf’in mağarası olabileceği konusunda çok kuvvetli deliller olarak görülmektedir.
Bundan başka, Tabâtabâî, yine Mevdûdî’den farklı olarak, Ashab-ı Kehf’in mağaraya, İsa’ya kim inanırsa bir hain olarak öldürüleceğine dair bir emir yayınlayan imparator Trajan (98–117) zamanında sığındıklarını zikreder. Bu durumda, Müslüman müfessirlerin Dakyanus dedikleri kişi, bölgenin valisi olmalıdır.
İbn Kesir gibi bazı müfessirler ise,Ashab-ı Kehf’in Hz. İsa’dan önce yaşamış olabileceği üzerinde dururlar.Dünyada Ashab-ı Kehf’e ait olduğu iddia edilen çok sayıda mağara vardır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi,Kur’ân-ı Kerim hadiseleri anlatırken yer, zaman gibi ayrıntılara girmez ve hadiseleri bir ibret tablosu olarak evrenselleştirir.Ayrıca, yine yukarıda ifade edildiği üzere, benzer hadiseler tarihte pek çok yerde de yaşanmış olabilir.
19. İşte, onları nasıl uyuttu isek, (mağarada ne kadar kaldıkları hakkında) birbirlerine sorsunlar (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekler ortaya çıksın) diye öylece de uyandırdık.İçlerinden biri,“Bu (uyku) halinde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Bir kısmı,“Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdi.Diğerleri ise,“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dedi. “Şimdi siz onu bırakın da,içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin.En temizinden,helâl yiyecek arasın ve ondan bir miktar alıp getirsin.Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.
20. “Kesinlikle bilin ki, eğer yerinizi öğrenir de sizi ellerine geçirirlerse, ya sizi taşlayarak öldürürler, ya da kendi yol ve inançlarına döndürürler; bu takdirde de artık ebediyen felah bulmazsınız.”*
[*] Kur’ân-ı Kerim, hadiselere bizatihî hadiseler olarak, yani manâ-yı ismiyle bakmadığı için, şehirde neler olup bittiğinin ayrıntılarına girmez. Fakat kullanılan kelimelerden neler olup bittiği konusunda tahminlerde bulunabiliriz. Eğer hadise Hz. İsa’dan sonra vuku bulmuşsa, o dönemde, yani Ashab-ı Kehf’in uyandığı M.S. 5’inci asrın başlarında Hıristiyan Romalılar, ölümden sonraki hayat konusunda grup grup olmuşlardı ve aralarında çetin tartışmalar geçiyordu. İmparator II. Teodesius, Âhiret inancı konusunda halkı ikna edecek açık bir delil arıyordu ve bu konuda gerçekten samimi olup, Cenab-ı Allah’a içten dua etmişti. İşte bu şartlarda Allah (cc), Ashab-ı Kehf’i birkaç asır süren uykularından uyardı.
Nakledildiğine göre, şehre gönderilen zat ekmek almak için bir furuna vardı. Furuncu, elindeki gümüş sikkeyi görünce onun bir define bulduğunu düşündü ve ahaliyi o zatın başına üşüştürdü.Nihayet mesele Romalı valiye veya imparatora arzedildi. Genç adam, gördüklerinden ve yaşadıklarından şaşırmıştı. Halk, putperestliği bırakmıştı ve Allah’a inanıp ibadet ediyordu.Derken, mesele aydınlandı ve genç, arkasında bir kalabalıkla birlikte mağaraya döndü.Ve bu noktada Cenab-ı Allah (cc), mağarada yiğit gençlerin canlarını aldı ve oraya defnedildiler.
İslâmî bir hizmetin önemli kilometre taşlarının kıssalar halinde zikredildiği sûrenin bu ve önceki âyetinde en önemli husus, şirke başkaldırı ve imanla birlikte, vücuda girecek yiyeceklerin her bakımdan temiz ve helâl olmasına dikkat edilmesi gerektiğidir. Diğer önemli husus, faaliyetlerde telattufa dikkat etmek, yani dikkatli davranmak, lâtif hareket etmek, tedbiri elden bırakmamak, hem hareketi hem de ona gönül verenleri korumaktır. Şehidlik bir mü’min için çok önemli bir mertebe de olsa, İslâmî hizmete gönül verenler, ayakta ve hayatta kalmaya çalışmalıdırlar. Ayrıca, uluorta ve dikkatsiz davranma öldürülmekten çok daha öte bir tehlike olan küfür-şirk atmosferine, inanç ve hayat tarzına dönmeye sebep olabilir ki, Allah korusun, bu, ebedî helâk demektir.
21. Böylece, neticede Allah’ın (iman edip salih ameller işleyenleri galip kılacağıyla ilgili) va’dinin hak olduğunu ve Kıyamet’in vukuundan da asla şüphe edilmemesi gerektiğini iyice anlasınlar diye insanları onlardan haberdar ettik.* Vefatlarının ardından halk, onlar için ne yapmaları gerektiği konusunda tartışmaya durdular. Bazıları,“Onların hatırasına bir anıt dikin; biz durumlarını tam anlayamadık; onların Rabbi, hallerini çok daha iyi bilir.” dediler. Onlar için ne yapacakları konusunda görüşleri ağır basan (mü’minler) ise ittifakla, “Hayır, onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız.” diye karar aldılar.**
[*] Daha pek çok hikmetlerinin yanısıra, Ashab-ı Kehf vakası iki temel hikmete dayanıyordu. Bunlardan biri, Allah’ın iman edip salih ameller işleyenleri galip kılacağıyla ilgili va’diydi. Bu, ilk insan Hz. Âdem’den beri süregelen bir va’ddi ve Cenab-ı Allah (cc), bu va’dini sürekli yenilemiştir. Ashab-ı Kehf de, içinde bulundukları toplumdaki şirk ve zulümle birlikte mü’minlere yapılan işkencelerden duydukları ızdırap ile bu va’de inanmışlık içinde onun ne zaman gerçekleşeceği konusunda samimi duygular taşıyorlardı.
İkincisi ise, yukarıda 9’uncu notta ifade edildiği gibi, Hıristiyanlık Roma’da hakim olduktan sonra halk arasında Âhiret’e iman konusunda şüpheler başgöstermişti ve bu konuda büyük tartışmalar yaşanıyordu. Allah (c.c.),Kendi yolunda sahip oldukları mevki ve makamı terkederek, İmparator’un ve bütün halkın önünde Tevhid’i haykıran bu yiğitleri, bu gençleri Tevhid’in hakimiyeti ve Âhiret’in şüphe taşımayan bir gerçek olduğunu ispat konusunda çok önemli bir âyeti olarak istihdam buyurdu. Onlar, bu iki vazifeyi, misyonu yerine getirdikten sonra da ruhlarını kabzetti.
[**] Ashab-ı Kehf’in dirilmesiyle Âhiret inancının gerçekliği konusunda büyük bir delil ortaya çıkmışsa da, bazılarının bu açık gerçek karşısında bile şüphe duydukları, “Onların hatırasına bir anıt dikin; biz durumlarını tam anlayamadık; onların Rabbi, hallerini çok daha iyi bilir.” sözlerinden anlaşılmaktadır. Bu çok büyük ve açık mucize karşısında bile diretmişler, hattâ “onların Rabbi” diyerek, Allah’a iman konusunda bile âdeta gizli inkâr, en azından şüphe taşıdıklarını ortaya koymuşlardır.
22. (Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi,“Üç kişiydiler,dördüncüleri köpekleriydi.” diyecek; daha başkaları,“Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.” diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da,“Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.” diyecektir. (Rasûlüm,) de ki:“Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir.Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.”Dolayısıyla,onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimseyle münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma.*/**
[*] Âyet göstermektedir ki, bu sûrenin indiği sıralar Kitap Ehli arasında Ashab-ı Kehf’le ilgili bazı hikâyeler anlatılmakta idi. Onların çok anlamlı kıssasından ders almak yerine, sadece onların sayıları, mağarada ne kadar kaldıkları gibi ayrıntılar üzerinde tartışmalar yaşanıyordu.
“Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi; beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi; yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.” diyenler, Kitap Ehli’ne mensup olanlardı. Âyetin diyecekler şeklinde gelecek zaman kipi kullanması bizi şaşırtmamalıdır; çünkü bununla, Ashab-ı Kehf’in ruhlarının kabzedilmesinden sonra bu tür tartışmaların çıkacağı ve bunun devam edeceği ifade buyurulmaktadır. Kur’ân, bu konuda mü’minlere öncelikle bu hadiseden alınması gereken dersler üzerinde durmaları ve Ehl-i Kitaba onlar hakkında bir şey sormamaları gerektiği konusunda tembihte bulunmaktadır.
Bununla birlikte, dikkatle bakıldığında âyetlerin esasen kıssanın bazı ayrıntıları hakkında işarî bilgi vererek, merakları tatmin ettiği de görülmektedir. Çünkü kıssadan gereken dersi aldıktan ve kıssaya asıl bu noktada eğildikten sonra bu tür ayrıntıları araştırmak, elbette yasak değildir. 19’uncu âyet, Ashab-ı Kehf’in uyandıktan sonra mağarada ne kadar kaldıkları konusunda aralarında yaptıkları konuşmaları anlatırken bir kişiyi ve iki grubu anar. Andığı her iki grup için de kullandığı fiil çoğuldur ve Arapça’da çoğul en az üç kişi için kullanılır. Bu bakımdan, onların en az 7 kişi oldukları sonucuna varıyoruz.
22’nci âyette Bazıları da, “Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi” diyecektir ifadesinden sonra sükût edilmesi de, bir bakıma onların yedi kişi olduklarını tasdik eder gibidir.
[**] Kur’ân, Ashab-ı Kehf’in kıssasını anlatmakla ‘kozalite’ denilen ‘sebep-sonuç’ prensibi ve ‘tabiat kanunları’ denilen kanunların da asla mutlak olmadığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada zaman zaman ifade edildiği gibi, ‘tabiat kanunları’ denilen şeyler ve ‘sebep-sonuç prensibi’ gibi prensipler, Allah’ın icraatının unvanlarından ve dolayısıyla sadece birer niteleme veya isimlendirmeden ibarettir. O, dilediği zaman bu kanunları değiştirebilir veya onları geçersiz kılabilir. Fakat hikmetinin gereği olarak Cenab-ı Allah kâinatta sebep-sonuç prensibini ve ‘tabiat kanunları’ denilen kanunları izzet ve azametine perde yapmış, icraatının unvanları kılmıştır.
Bunun sebepleri konusunda şunları söyleyebiliriz:
Tabiat Kanunları ve Sebeplerin Gerisinde Yatan Hikmetler
•Kâinat zıtlarla örülmüştür ve insan bu zıtlar içinde imtihana çekilmekte, iradesini hayır mı şer mi yönünde kullanacağı konusunda denenmektedir. Bu imtihan, onun âhireti adına olduğu gibi, dünyadaki hayatı adınadır da. Ona irade verilmesi, zıtların varlığını ve böyle bir imtihanı gerektirmektedir; aksi halde irade abes olurdu. Ayrıca bu imtihan, insana verilmiş potansiyellerin gelişmesine, birer kabiliyet olarak ortaya çıkmasına ve irade doğru istikamette kullanıldığı sürece insanın terakkisine sebeptir. Eğer Cenab-ı Allah (c.c.) böyle yapmayıp da, bu dünyayı Âhiret gibi bir kudret yurdu haline getirse ve her şeyi görünür şekilde bizzat yapsaydı, icraatının önüne kanunlar ve sebepler perdesini çekmeseydi, bu takdirde insan varlığının da, ona irade ve birtakım potansiyeller verilmesinin de hiçbir manâsı olmazdı.
•Bir aynanın iki yüzü gibi, varlığın da önemli iki boyutu vardır: görünen maddî boyut ve görünmeyen manevî boyut. Maddî boyutta zıtlar hakimdir ve madde ile birlikte maddî varlıkların öz niteliklerinden, bir başka ifadeyle, İlâhî tecellileri tamamen alıp yansıtamamaktan kaynaklanan kusurlar, noksanlıklar söz konusudur. Dolayısıyla bu boyutta zahirî aklın güzel görmediği, insana hoş gelmeyen hadiseler, ölüm ve ayrılıklar gibi kabulü sabır isteyen vakalar cereyan eder. Eğer Cenab-ı Allah (cc), bu boyutta icraatına sebepleri ve kanunları perde yapmamış, meselâ can almaya Hz. Azrail ve yardımcılarını sebep kılmamış, onlarla insanlar arasına da ölüme sebep hastalıkları ve daha başka hadiseleri koymamış olsaydı, bu takdirde insanlar, hoşlarına gitmeyen her şeyden doğrudan Cenab-ı Allah’ı sorumlu tutarlar, bu ise, bilhassa Âhiret’te helâkleri demek olurdu.
•Eğer dünya kanunlar ve sebepler dünyası olmasa idi, insanın potansiyelleri gelişmez, ilim ve teknolojide bir adım ileri gidilemez, hayat katlanılmaz, hattâ yaşanmaz olurdu. Çünkü kanunlar ve sebepler, kâinata ve içindeki hadiselere bir süreklilik (istimrar) vermektedir. Yani biz, meselâ güneşin her gün dünyanın herhangi bir tarafında hangi saatte doğacağını bu kanunlara ve sebeplere bakarak bilebiliyoruz.
Güneş, içinde yaşadığımız yerde ve günde saat kaçta doğmuşsa, diyelim ki bir milyon yıl önce de aynı saatte doğmuştur ve –dünyanın ömrü varsa– bir milyon yıl sonra da aynı saatte doğacaktır. Böyle bir şey olmasa ve meselâ, güneşin yarın doğup doğmayacağından emin olmasa idik, herhalde hayat yaşanır olmaktan çıkardı. Bu, tek bir misaldir.
İşte, kanunlar ve sebepler perdesinin yol açtığı süreklilik hayatı yaşanılır kıldığı gibi, insan bu kanunları ve sebepleri keşfetmekle ilimler alanında büyük mesafeler kat etmekte ve bu mesafeler teknolojik gelişmelere kapı açmaktadır. Bu ise, yeryüzündeki insan varlığının, onun yeryüzünde halife olmasının gereklerindendir, hilâfetin fonksiyonlarındandır.
•Cenab-ı Allah (c.c.), her bakımdan mutlak ve sonsuz bir varlık sahibidir. Güzelliği sonsuz ve mutlak, bunun gibi, bütün isimleri de mutlak kemaldedir. Eğer O, isim ve sıfatlarını kanunlar ve sebepler perdesi olmadan doğrudan tecelli ettirseydi, onlara katiyen dayanamaz, dayanmak şöyle dursun, onların içinde boğulur ve onları da göremez, bilemez, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ı tanıyamazdık.
Kendi nûrunun içinde kendi nûruna mağlûp velînin bunun ötesinde nur göremeyip, kendini en büyük velî zannetmesi gibi, Allah’ın sonsuz kemalâtı içinde boğulan insanın O’nu da tanıması elbette mümkün olmazdı. Cenab-ı Allah’ın varlığı her gerçekten daha açık bir gerçek olduğu halde, bazıları O’nu göremeyişimizi O’nu inkâra mazeret yapmaktadır.
Varlık bizim gördüğümüzden ibaret olmadığı gibi, O’nu göremeyişimizin sebeplerinden birinin de O’nun varlığının tecellisinin yoğunluğu olduğu söylenir. Deliller, O’nu ve varlığını tanıma adına bu yoğunluğa bir bakıma perde çekmekte, bir nevi sebep ve kanun fonksiyonu görmekte, bizzat kendileri de kanunlar ve sebepler perdesinden derlenmektedir.
23. Yapmaya niyet ettiğin herhangi bir hususta da “Yarın şunu yapacağım.” deme.
24. “İnşâallah (Allah dilerse, izin verirse) yapacağım” de.* O’nu hatırdan çıkardığın (veya O’nu anman gereken herhangi bir durumda unuttuğun takdirde) hemen O’nu hatırlayıp an ve “Umarım ki Rabbim, bu konuda beni doğruya en yakın olanı yapmaya, hem de daha kısa bir zaman içinde muvaffak kılar.” de.**
[*] İnsan için şüphesiz gelecekle ilgili planlar yapması yasak değil, hattâ bazı durumlarda gerekli ise de, onun bu planlarında muvaffak olup olamayacağı tamamen Allah’ın takdir, Meşiet ve hikmetine bağlıdır. Çünkü insan, kendisinin meydana getirmediği bir çevrede yaşamaktadır ve onu sınırlayan pek çok mecburî şartlar vardır. O, bilip hesaba katabildiği bütün şartlar içinde planlar da yapsa, yine bir an sonrasına çıkıp çıkmayacağını, buna ömrünün yetip yetmeyeceğini veya bütün planlarını alt-üst edecek bir hadisenin meydana gelip gelmeyeceğini asla bilemez. Cenab-ı Allah ise her şeyi bilir; bütünlüğü içinde de bilir, ferdî cüzleriyle de bilir.
Ayrıca, insanın her istediğini yapmaya mutlak gücü bulunmadığı gibi, onun bazı planları hakkında hayırlı olmayacağından Cenab-ı Allah (cc), onların gerçekleşmesine onun hayrına olarak imkân tanımayabilir.Bu sebeple, insan için de hayırlı olan,Cenab-ı Allah’ın Meşiet ve hikmetine uygun olandır.Dolayısıyla insan, gelecekle ilgili her işi ve planı için inşâallah demeyi ihmal etmemelidir.
[**] Âyetin bu ikinci kısmı, birinci kısmıyla münasebet içinde olmanın yanısıra, daha geniş bir çerçevede, sözgelimi aşağıdaki âyetlerle de bir arada değerlendirilmelidir: Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! (Haşr Sûresi/19)
Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar: eğer onlara şeytandan bir sinyal ilişecek olsa hemen kendilerini toparlar ve Allah’ı hatırlarlar; ve artık basiretleri tam yerindedir. (A’râf Sûresi/201)
Rabbini sabah ve akşam içten içe, yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan ve kendinin işitebileceği bir sesle zikret ve sakın gafillerden olma. (A’râf Sûresi/205)
25. Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar; buna dokuz yıl daha eklediler.*
[*] Bu âyetten, İbn Kesir ve Tabâtabâî gibi müfessirler, güneş yılına göre 300, ay yılına göre 309 yıl anlarken, Fahr-i Râzî gibi müfessirler, ek 9 yılın farklı önemde yıllar olabileceği görüşündedir. Elmalılı Hamdi Yazır, ek 9 yılın Ashab-ı Kehf’le ilgili olarak mağaranın yanına mescit yapılmasını savunanların diğerlerine galip gelme yılları olabileceği düşüncesindedir.
26. De ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir. Göklerin ve yerin bütün bilinmeyenlerinin gerçek bilgisine sahip olan O’dur.* O, öyle iyi görür, öyle iyi işitir ki! Bütün varlıkların O’ndan başka bir sahibi, mutlak hakim ve yöneticisi yoktur ve O, hakimiyetinin icrasına hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ortak etmez.
[*] Merhum Mevdûdî, müfessirlerin büyük çoğunluğunun kabulünün aksine olarak, İbn Abbas’tan da nakille, 25’inci âyette Ashab-ı Kehf’in mağarada 300 (309) yıl kaldığının anlatılmasını, başkalarının sözlerinin nakli olarak görür. Bu görüşüne bu âyetteki (Rasûlüm,) de ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir.” cümlesini delil olarak da zikreder. Fakat Ashab-ı Kehf’in sayısıyla ilgili söylentileri anan 22’nci âyette, kendisinden sonra aynı şekilde (Rasûlüm,) de ki:
“Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir.” cümlesi gelmiş olmasına rağmen, onların sayısının yedi olduğunu, hem de Kur’ân’ın bunu reddetmediği kaydını düşerek kabul eder (Towards Understanding the Qur’an,5:99,not 22).
Merhum Mevdûdî’yi, Ashab-ı Kehf’in mağarada 300 (309) yıl değil, 196 yıl kaldıkları düşüncesine götüren, onun Tours’lu Gregory ve Sarug’lu James’in yazdıklarının doğru olduğunu kabul etmesidir. Oysa Kur’ân, bu konuda Rasûlüllah’a, özellikle ayrıntılarla ilgili olarak Ehl-i Kitap’tan bir şey sormamasını ve Kendisi’ne vahyedileni başkalarına anlatıp öğretmesini buyurmaktadır. Bizzat Mevdûdî, Sarug’lu James’in anlattıklarını kitabında nakleden Edward Gibbon’un, bu kitapta yazılanlarla Kur’ân-ı Kerim’in anlattıkları arasındaki birkaç küçük çelişkiden dolayı Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ı –haşa– cahillikle suçlamasına cevap olarak şu çok güzel ve gerçekçi değerlendirmeyi de yapar:
“Bu kitap, olay bittikten 30–40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından yazılmıştır. Gibbon, bu olayın ağızdan ağıza yayılırken nasıl değiştiğini göz önünde bulundurmamaktadır. Bu sebeple bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklikten dolayı Kur’ân’ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum, ancak dinî düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen kâfirlerin tutumu olabilir.”
Yukarıda notta ifade edildiği gibi, merhum Tabâtabâî, Ashab-ı Kehf’in mağaraya M.S. 112’de imparator Trajan zamanında sığındıklarını yazar. O da, müfessirlerin büyük çoğunluğu gibi, Mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve buna dokuz yıl eklediler âyetinden sonra gelen âyetteki (Rasûlüm,) de ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir.” cümlesinin teyit ifade ettiğini ve güneş yılı itibariyle 300 yıl, ay yılı itibariyle 309 yıl kaldıklarını belirtir.
Her şeye rağmen, bu konuda nihaî söz, “İlim, ancak Allah’ın katındadır ve gerçeği en doğru şekliyle O bilir.” olmalıdır. Çünkü Göklerin ve yerin bütün bilinmeyenlerinin gerçek bilgisine sahip olan O’dur.
27. Sen, Rabbinin Kitabı’ndan sana vahyedileni oku ve anlat. O’nun kelimelerini değiştirebilecek ve değiştirme yetkisine sahip hiçbir güç yoktur ve O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.
28. Sadece O’nun rızasına erme ve Cemâline kavuşma dileğiyle sabah ve ikindi-akşam saatlerinde Rabbilerine ibadet ve dua eden mü’minlerle birlikte olmakta sebat göster; dünya hayatının süsü ve çekiciliği adına (tebliğinin kabul görmesi gibi) bir arzu ile gözün onlardan başkalarına çevrilmesin ve kalbini Bizi anmaktan gafil bıraktığımız, heva ve hevesine uyan ve işi hep aşırılık olan kimselerin sözlerine bakma.
29. De ki: “Gerçek, Rabbiniz tarafından gönderilmiş olan (bu Kur’ân)dır. Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. Doğrusu, şirk ve inkârla en büyük yanlışı işleyen ve böylece bizzat kendi nefislerine en büyük zulmü reva görenlere duvar gibi yükselen alevleri kendilerini çepeçevre saracak bir Ateş hazırladık. Susuzluktan feryat ile su istediklerinde onlara yüzleri haşlayan erimiş maden gibi su verilir. Ne fena bir içecek! Ve (o Ateş,) oturup yaslanmak için ne fena bir koltuk!
30. Buna karşılık, iman edip imanlarının istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha dönük işler yapanlara gelince, hiç şüphe edilmesin ki Biz, güzel iş yapan hiç kimsenin mükâfatını zayi etmeyiz.
31. Onlar için sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri vardır; ayaklarının altından ırmaklar akar. Orada altın bileziklerle süslenirler; en güzel ipekten, mücevherlerle bezeli yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerindedirler. * Ne hoş bir mükâfat! Ve oturup yaslanmak için ne güzel bir koltuk!
[*] Krallar, hükümdarlar, bilezikler takar ve en güzel ipekten murassa elbiseler giyerlerdi. İnsanların dünya mutluluğu adına en çok özendikleri de, bu saray refahıdır.
Âyet, Cennet’in lezzetlerini, insanların gözündeki ve hayal edebilecekleri en büyük refah ve mutluluk olduğundan, buna kıyas etmektedir. Fakat bu, Cennet’te de dünyadaki mukabillerinin ancak bu şekilde tarif edilebileceği mutluluk sebep ve vasıtaları olmayacak demek değildir.
32. Onlara şöyle bir temsil getir: İki kişi var; onlardan birine iki üzüm bağı lütfettik, bağların etrafını hurma ağaçlarıyla donattık ve iki bağın arasında da ekin tarlası var ettik.
33. Her iki bağ da (hurma ağaçları ve ekinle birlikte) ürününü verdi, hem de hiç eksiksiz; ve o iki bağın arasında bir de ırmak akıttık.
34. Bağ sahibi için ürünler eksiksiz hazırdı. Arkadaşıyla konuşma esnasında ona, “Ben” dedi, “servetçe senden daha ilerideyim; maiyyet, çoluk-çocuk bakımından da senden daha güçlüyüm.”
35. Derken bahçesine vardı; sahip kılındığı servet ve nüfusun şımarıklığı içinde bütün bunları kendinden biliyor ve böylece kendine yazık ediyordu. “Sanmam ki,” diye devam etti, “bu bağ bozulup yok olsun.
36. “Sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da zannetmiyorum. Kopsa bile, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, hiç şüphem yok, bundan daha iyi bir âkıbetle karşılaşırım.”*
[*] Âyetler, ehl-i dünyadan bilhassa bazılarının çok tipik bir tavrını resmetmektedir. Onlar, dünyada sahip oldukları her şeyi kendilerinden ve sadece kendilerine ait bilir ve fakir, muhtaç gibi kimseleri ondan faydalandırmak istemezler. Sahip oldukları dünyalıkla o kadar şımarıktırlar ki, Allah’ın da –haşa– her istediklerini yapmaya âmâde sadece kendi Rabbileri olduğunu zanneder ve kendilerini böyle bir inançla aldatmayı tercih ederler. Âhiret’e inanmak istemezler, ama Âhiret gelecekse Cennet’i de ancak kendilerine lâyık görürler. Bunlar, kendini beğenmiş, içi boş, mağrur ve kompleksli tiplerdir.
37. Söz arasında arkadaşı ona, “Ne o?” dedi, “Yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da (baba ve anneye ait) sıvıların bir(kaç) damlasından yaratan ve bilâhare seni mükemmel bir insan şekline koyan Zat hakkında mı böyle küfre varan sözler sarfediyor, (kendini, sebepleri O’nun Kudreti’nin yerine koyuyor)sun?
38. “Sen ne dersen de, bil ki O Allah’tır benim Rabbim. Ben, Rabbim için hiçbir ortak tanımam. (O’dur yaratan, büyüten, besleyen ve sahip olduğumuz her şeyi bize veren).
39. “Bağına girdiğinde, ‘Mâşaallah; bütün güç ve kuvvet ancak Allah’ındır!” demen gerekmez miydi? Sonra beni, malca da evlâtça da senden geride görüyorsun, hiç mesele değil ki!
40. “Bakarsın Rabbim bana senin bağından–bahçenden daha iyisini verir; senin bağ–bahçene ise gökten bir âfet indirir de o, kupkuru toprağa dönüşüverir.
41. “Veya suyu yere geçer de, artık ondan ümidini büsbütün kesersin.”
42. Ve çok geçmeden o kişinin bütün bağı, bahçesi, ekinleri kül oluverdi. Çökmüş asma çardaklarının başında, yaptığı onca masrafa yanıp ellerini oğuşturuyor ve “Keşke” diyordu, “Rabbime (hükmünde, iradesinde, kudretinde, Rabb oluşunda, malikiyetinde) hiçbir ortak tanımasaydım!”
43. (Herkes gibi) onun da Allah’tan başka (O’nun izni dışında ve O’na karşı) kendisine yardım edecek bir topluluğu olamazdı, olmadı ve kendi gücü de kendisini kurtarmaya yetmedi.
44. (Her zaman olduğu gibi) böyle felâket anlarında da yardım, (ancak kudreti, iradesi, ilmi ve izzetiyle gerçek tedbir ve hakimiyet sahibi olan) Allah’tandır. O’dur mükâfatın gerçekten hayırlı ve güzel olanını da, gerçekten hayırlı ve güzel âkıbeti de nasip eden.
45. Onlara dünya hayatını şöyle bir misalle anlat: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz bir su gibidir; onunla yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir ve sarmaş dolaş olur; sonra da çok geçmeden kurur ve rüzgârların savurduğu çerçöp haline gelir. Allah’ın gücü her şeyi yapmaya hakkıyla yeter.*
[*] Ashab-ı Kehf’in kıssasından sonra gelen biri bağlar sahibi iki adam misali, iki açıdan önemlidir. İlk olarak, ihlâs, diğergâmlık (başkaları için yaşama), fedakârlık ve Allah’a tevekküle dayanan iman hareketi, maddî açıdan kendi bağlılarının infaklarıyla yükselir.
Bunlar büyük servet sahibi olmasa bile, hareketin devamını rahat bir hayata her zaman tercih ederler. Hareket, genellikle bilhassa iktidar ve servet sahiplerinin sert muhalefetiyle karşılaşır. Rahat bir hayattan başka bir şey düşünmeyen bu kesimler, kendi üstlerinde kazanmalarına, harcamalarına karışacak bir güç istemez ve dolayısıyla iman hareketine, İlâhî Din’e karşı çıkarlar. Rahat hayatları kendi gözlerinde o kadar önemli ve büyüktür ki,ayrıca Cennet için çalışmayı düşünmez, Cennet’i dünyada ister ve dolayısıyla Âhiret’e de inanmaz, inanmak istemezler.
Bahçe sahipleri temsilinin dikkat çektiği ikinci nokta, bir iman hareketine herhangi bir seviye ve merhalede gönül verenler ve özellikle onun çilesini çekmemiş olanlar içinde de zamanla durumlarını değiştirenler, dünyanın tadını tadıp dünyaya yönelenler çıkabilir.
Bu kesimler, Allah’a inansalar bile güçlerini, servetlerini, kabiliyetlerini ve kazanma,başarılı olma sebeplerini kendilerinden bilerek, nefislerini âdeta O’na ortak tanır,şükrü de unutur ve yavaş yavaş rahat hayat tek varlık gayeleri haline gelir.
Bunlar, neticede Âhiret’i de unuturlar. Kendilerine Cennet hatırlatıldığında yaşadıkları hayatı Cennet’le bir tutar, daha da kötüsü, Cennet’in de kendilerine ait olduğunu iddia etmeye giderler. Bu, esas itibariyle iman temeli üzerinde yükselen medeniyetin çöküşe geçmeye başladığının işaretidir. Bu bakımdan Kur’ân, biri bağlar sahibi iki kişi temsilini getirerek, hem mü’minleri kendilerini ve toplumu ıslah yolunda infaka çağırırken, hem de onları ve iman hareketini medeniyet noktasına getirmiş mü’minleri dünyanın çekiciliğinin sebep olabileceği bozulma, çürüme, kokuşma karşısında ikaz buyurmaktadır.
46. Mal mülk, evlât… bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Ama (mal ve evlâdı dünya itibariyle değil de, Din ve Âhiret hesabına değerlendirme dahil,) Allah yolunda ve ıslaha yönelik olarak işlenmiş doğru ve yararlı işler ise, Rabbinin katında hem getirecekleri ‘gelir’, hem de kendilerine ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.
47. Unutmayın ki, gün gelir dağları yürütürüz ve yerin dümdüz hale geldiğini görürsün. İşte, (herkes gibi, Âhiret’e inanmayan) şu inkârcıları da diriltip Mahşer Yeri’nde topladık; içlerinden tek bir kişiyi bile geride bırakmadık.
48. Hepsi, (dünyada iken hakimiyetini kabul etmek istemedikleri ve Kendisine ortaklar tanıdıkları) Rabbinin huzuruna sıra sıra arz olundu.“İşte, en başta sizi nasıl yaratmışsak, aynen öyle (dünyevî bütün mal, evlât, makam, isim ve statüden soyunmuş olarak) Bize geldiniz. Size asla böyle bir randevu vermediğimizi iddia ediyordunuz değil mi?”
49. Herkesin hesap defteri de önüne kondu. O zaman, dünyada iken işi gücü günah hasadından ibaret olanların defterlerdeki kayıtlardan dolayı korktuklarını görürsün; “Vah bize!” derler, “bu nasıl bir defter ki, küçük büyük hiçbir işi, hiç bir sözü dışarıda bırakmadan, ne yapmış, ne söylemişsek bir bir kaydetmiş!” İşledikleri her şeyi önlerinde buldular. Rabbin kimseye zulmetmez.
50. Hatırlayın ki meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmiştik de, hepsi hemen secdeye kapanmış, fakat (kendisine de emredildiği halde) İblis secde etmemişti.O, cinlerdendi ve Rabbisinin emrinden dışarı çıkmıştı.* Böyle iken siz,Beni bırakıp da, size düşman oldukları halde onu ve soyunu dost, işlerinizi havale edeceğiniz vekil ve başınızda veli mi edineceksiniz? Zalimler için ne de fena bir tercih!
[*] Âyetten anlaşılıyor ki İblis, (yeryüzüne indirildikten sonra şeytan,) meleklerden değildi. Kur’ân’ın açıkça ifade buyurduğu gibi, melekler günahsızdır ve Allah kendilerine ne emrederse onu yerine getirirler (Nahl Sûresi/49–50; Tahrim Sûresi/6). İblis ise cinlerdendi; insan gibi irade sahibiydi ve sorumluydu.
Bu ve İblis’le ilgili açık gerçeklere rağmen, merhum Muhammed Esed’in, hepsi de sorgulanabilecek daha pek çok şahsî görüşünün yanısıra, şeytanın isyan, küfür ve insanları saptırma gayretini sadece sembolik, sanki kendisine verilmiş bir misyon, bir fonksiyon olarak değerlendirmesini anlamak mümkün değildir. O, şeytanla ilgili bütün âyetleri maalesef bu temel görüşü açısından, bazen de şeytanı insandaki fena dürtüler olarak ele almakta, dolayısıyla pek çok âyet bu yanlış anlayışa kurban gitmektedir.
Cenab-ı Allah’ın meleklere Hz. Âdem’e secde emrini verdiği yerde neden İblis’e de aynı emri verdiği konusunda şunu söyleyebiliriz: Meleklerin Âdem’e secdesi, O’nun üstünlüğünü ve yeryüzü hilâfetine liyakatini kabul ve itiraf ifadesiydi. Ayrıca, melekler arasında yeryüzü hayatı ve varlıklarıyla görevli pek çokları olduğu gibi, bizzat insanlarla ve her bir insanla görevli olanları da vardır.
Bunlar, insanı koruyup gözetmenin yanısıra, bilhassa mü’minlere belli işlerde, meselâ savaşlarda yardımcı da olurlar. Bu bakımdan, meleklerin secdesi onların bu vazifelerine de bir işaretti. Şeytan ise, cinlerden olarak, esasen bir yeryüzü varlığıydı ve onun da insanın üstünlüğünü kabul etmesi gerekiyordu; çünkü ona karşı vazifeleri olacaktı.
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Batn-ı Nahle’de cinlerden biat alırken, onlarla insanlar arasındaki münasebetler konusunda da bazı şartlar koşmuş, meselâ ümmetine zararlı hayvanlar şeklinde görünmemelerini istemiştir.
Buna karşılık ümmetini de, “Evinizde haşereden bir hayvan gördüğünüz zaman, ona üç defa ‘Allah için git!’ deyin. Giderse, cin dostlarınızdandır; gitmezse, haşeredendir.” ikazında bulunmuştur.
Cinler de, “Eğer ümmetin herhangi (haram olmayan) bir işe başlarken besmele çekerse ve yemek kaplarını açık bırakmazlarsa, biz onların yiyeceklerine de, içeceklerine de dokunmayız.” demişlerdir.
Bir başka hadis-i şerifte de, “İhtiyaç giderdiğinizde kemik ve tezekle temizlenmeyin, çünkü onlar, cin kardeşlerinizin yiyecekleridir.” buyurulmaktadır. (Tirmizî,“Taharet”,14; Buharî, “Menakıbü’l-Ensar”,32;Müslim,“Selâm”,139)
Bütün bunlar gösteriyor ki, yeryüzündeki hayatın bir özelliği olarak, cinlerle insanlar arasında önemli münasebetler vardır. İşte bu yüzden, şeytana da insana tâbi olması emredilmiş, fakat o reddetmiştir. İnsanın yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanın bir boyutu, hattâ bir bakıma Allah’a açık emrine isyanına bir ceza da olarak kendisine Kıyamet’e kadar süre tanınmış ve insanlara fısıldayarak sapmalarına sebep olma kabiliyeti verilmiştir.
Âyet, şeytanın soyundan da bahsetmektedir. Bu, şeytanın karısı ve çocukları olduğu manâsına gelebileceği gibi, bunun yanı sıra, İsrâ Sûresi 64’üncü âyette buyurulduğu üzere o, insanların çocuklarına da ortak olur. Yani, bazı insanlar şeytanlaşırlar. Görünüşte insan da olsalar, iç yapıları ve karakterleri itibariyle artık birer şeytandırlar. Âyet, bu iki manâyı da kastediyor olabilir.
51. (O İblis’i, soyunu ve inkârcıları) göklerin ve yerin yaratılmasında hazır bulundurmadım ve şahitler kılmadım; bizzat kendi yaratılışlarında da hazır bulundurmadım ve şahitler kılmadım. İnsanları saptıranları hiçbir zaman yardımcı da edinmedim.*
[*] İblis ve soyunun, şeytanların insanlar tarafından velî edinilmeye ne hakları var ki, onlar bizzat Allah tarafından yaratılmış ve O’na muhtaç varlıklar olup, kendilerine bile mâlik değildirler. İnsan ve cin şeytanlarının, kendisine bile malik olmayan, hayatında, aile, çevre, dünyaya gelme ve ölüm yer ve zamanını tercihte, renginde, fiziğinde bile en küçük bir payı ve tesiri bulunmayan varlıkların, aynen kendileri gibi olan başkaları üzerinde mutlak hakimiyet kurmaya ne hakları olabilir?
52. Gün gelecek ve Allah, (şeytanları ve daha başkalarını velî edinen, böylece Allah’a şirk koşan o müşriklere), “Çağırın bakalım Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz o varlıkları!” diyecektir. İşte çağırdılar, fakat onlar, çağrılarına cevap verip de yanlarına gelmedi. Biz, aralarına aşılmaz bir uçurum koyduk.
53. Dünya hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçlular Ateş’i gördüler ve artık iyice kanaatleri geldi ki, orayı boylayacaklar. Etrafı yokladılar, fakat ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamadılar.
54. Biz, insanlar için bu Kur’ân’da farklı farklı yönleriyle her türden delil getirdik, misaller verdik, benzetme ve temsillerde bulunduk. Ne var ki insan, (bu delilleri reddetmesinin bir sebebi olarak) kavga ve münakaşaya pek düşkündür.
55. Kendilerine dupduru hidayet kaynağı (Kitap ve Peygamber) geldiği halde insanları inanmaktan ve Rabbilerinin mağfiretini dilemekten alıkoyan (bir sebep de), kendilerinden önce yaşayıp gitmiş inkârcı toplumlar gibi davranmaları, inkâr edip, peygamberlerinden alaylı alaylı kendisiyle tehdit edildikleri azabın gelmesini istemeleri ve bu azabın başlarına gelivermesidir.
56. Halbuki Biz, rasûlleri (azap taşıyıcılar olarak değil, iman edip salih amellerde bulunanlar için) müjdeleyiciler ve (her türlü dalâlet yollarına karşı ve bu dalâlet yollarında gidenleri) uyarıcılar olarak göndeririz. Küfürde ısrar edenler ise, bâtıla dayanarak hakkı reddetmek ve ortadan kaldırmak için kavga verir, bütün âyetlerimizi ve kendisine karşı uyarıldıkları azabı, helâki sadece alay konusu yaparlar.
57. Kendisine Rabbisinin (Kur’ân’daki, kâinattaki ve insan hayatındaki) âyetleri hatırlatılıp onlarla öğüt verildiği halde onlara sırtını dönen ve bizzat kendi elleriyle kendi geleceği adına gönderdiği günahları unutup umursamayandan daha zalim kim olabilir? Biz, onların kalblerinin üzerine (bütün bu tavırlarından, günahlarından oluşan ve) Kur’ân’ı anlamalarına engel perdeler çektik ve kulaklarının içine de (âyetleri, nasihatları duymalarına mani) ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da, artık onlar ebediyen hidayete gelmezler.
58. Senin mağfireti pek bol Rabbin, sonsuz merhamet sahibidir. Eğer işledikleri her suç sebebiyle onları cezalandıracak olsaydı, onlara azabı hemen gönderirdi. Fakat onlar için tanınmış bir süre vardır ki, (eğer bu süre içinde de ıslah olmazlarsa,) artık Allah’ın cezasından kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamazlar.
59. İşte, (kıssalarını anlattığımız ve ticaret yollarınızın üzerine düşen) memleketler! Hepsinin ahalisi zulümde (şirk, isyan ve haksızlıkta) ısrar edince hepsini helâk ettik. Şüphesiz onların her biri için de (yıkıma uğramadan evvel yollarını düzeltirler mi diye) bir süre tayin buyurmuştuk.
60. Bir zaman Musa, genç ve faziletli arkadaşına, “Durup dinlenmeden iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar gidecek, gerekirse senelerce yürümeye devam edeceğim!” demişti.
61. Derken, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, yanlarına azık olarak almış bulundukları pişmiş balığı orada unuttular. Balık, denizde kendine bir yol bulup kaybolmuştu bile.
62. Kararlaştırdıkları yeri farkına varmadan geçip bir müddet gittikten sonra Musa arkadaşına, “Şu kahvaltımızı getir artık,” dedi, “gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.”
63. “Şu işe bak!” dedi arkadaşı, “O kayanın yanında mola verdiğimizde ben balığı unutmuşum. Onu sana hatırlatmama ancak şeytan mani oldu. O, tuhaf bir şekilde denizde kendine bir yol bulup kaybolmuştu.”
64. Musa, “İşte bu idi aradığımız!” dedi. Hemen izleri üzerinde gerisin geriye döndüler,
65. Kayanın yanına vardıklarında seçkin kullarımızdan öyle has bir kul buldular ki, O’na katımızdan hususî bir nimet bahşetmiş ve nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik.*
[*] Hz. Musa’nın bu yolculuğu ve kayanın yanında bulduğu seçkin kulla arkadaşlığı, pek çok yoruma mevzu olmuştur. Bilindiği gibi Hz. Musa (a.s.), Cenab-ı Allah’ın (c.c.) insanlar için kendisine hidayet kaynağı bir kitap (Şeriat) verdiği beş büyük rasûlden biridir (Şûrâ Sûresi/42: 13).
Rasûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’in beyan buyurduğu üzere, ümmetinden biri Hz. Musa’ya, Cenab-ı Allah’ın kulları içinde O’ndan daha fazla ilim verdiği bir kul bulunup bulunmadığını sorar. Cenab-ı Allah da (c.c.) Hz. Musa’ya (a.s.), kendisine katından hususî bir rahmet, nimet ve ilim bahşettiği bir kulunu haber verir.
Bu kulun ilmi, herkesin sahip olabileceği türden bir ilim değildi. O sıralarda o ilim Hz. Musa’ya da verilmemişti. Allah Rasûlü (s.a.s.), bu kulun isminin Hadr (Hazr) veya Hıdr (Hızır) olduğunu buyurmaktadır (Buhari, “Kitabü’t-Tefsir”, 18).
Hadr, “yeşil” manâsına gelir ve sonsuz hayat ifade eder.
Bakara Sûresi’nin mealini verirken, Bediüzzaman hazretlerinden nakledildiği gibi, insanî hayatın beş mertebesi vardır.Bunlardan ikinci mertebede olan Hz. Hızır (a.s.), bizim hayatımızın yeme-içme gibi gereklerine mahkûm değildir. Aynı anda pek çok yerde bulunabilir.
İşte, pişirilmiş balığın dirilip denizde kaybolup gitmesi, Hz. Hızır’ın özel misyonunu anlama bakımından önemlidir; yani o, yukarıda ifade edildiği gibi, sürekli hayat veya hayatiyeti, diriliği temsil etmektedir.
Varlık, görünen maddî âlemle sınırlı değildir. Onun ötesinde, karşılıklı aynalardaki iç içe görüntüler gibi, birbirinden daha şeffaf âlemler veya varlık boyutları vardır. Her ne kadar Hz. Musa ve arkadaşının yer üzerinde bir noktaya kadar seyahat ettiğini kabul etsek bile, bu yolculuğun temelde manevî bir boyutu söz konusudur ve o, bir bakıma Cenab-ı Allah’a yolculuğu (seyr u sülûk) andırmaktadır.
Dolayısıyla, onların ulaşıp Hz. Hızır’la buluştukları nokta, maddî ve manevî dünyaların kesişme noktası gibidir. Balığın dirilmesi, artık Hz. Hızır’ın sahasına girildiğine bir işarettir ve bu sahada her şey bir yönüyle ebedî diridir.
Böyle bir yere veya noktaya yolculuk da, gerçekten yorucudur. Hz. Musa’nın Hz. Hızır’a verilen hususî ilimden haberdar olması için böyle bir yolculuğu yapması gerekiyordu.
Yine hadis-i şeriflerde, Hz. Musa’nın yanındaki yol arkadaşı yiğit gencin, Hz. Musa’dan sonra kendisine peygamberlik verilecek olan Hz. Yuşa (a.s.) olduğu belirtilmektedir.
66. Musa, dedi ki: “Bir hususta doğruya ulaşabilmem maksadıyla, size öğretilen ilimden bana da öğretmeniz için size tâbi olabilir miyim?”
67. “İyi de” dedi (ilm-i ledün sahibi zat [Hızır]), “sen, benimle beraberliğe asla katlanamazsın.
68. “Haklarında bütün yönleriyle bilgi sahibi olmadığın meseleler karşısında nasıl katlanabilirsin ki?”*
[*] Âyetler, Hz. Hızır’ın sahip bulunduğu ilmin, en azından o âna kadar Hz. Musa’ya verilmediğini ifade etmektedir. Hz. Musa (a.s.), misyonu hidayete ermeleri ve Allah’ın hükümlerine göre bir hayat sürmeleri için kavmine rehberlik yapmak olan bir rasûldü. Bir başka ifadeyle O, yeryüzünde yaşayan ve hidayetlerinden sorumlu bulunduğu farklı karakter ve anlayış seviyelerindeki insanlara rehberlik etmekle mükellefti. Allah rızası istikametinde böyle bir rehberlik misyonların en büyüğüdür ve bunun için gerekli olan bilgi de, en önemli ve en değerli bilgidir.
Hz. Hızır’a gelince, peygamber mi velî mi olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Cenab-ı Allah’ın O’na olan nimetlerinden bahsederken Kendisi hakkında Biz zamirini kullanması (seçkin kullarımızdan öyle has bir kul buldular ki, O’na katımızdan hususi bir nimet bahşetmiş ve nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik: âyet 65), Hz. Hızır’ın da bizzat yaptıklarını izah ederken aynı zamiri tercih etmesi (âyet 81) ve yaptıklarını Allah’a atfetmesi (âyet 82), O’nun hususî bir sahada hususî bir misyonla görevli bir mürsel (gönderilmiş, görevlendirilmiş zat) olduğu konusunda ipucu teşkil edebilir.
O, gelecek âyetlerde takip edeceğimiz üzere, insanların tamamını, hattâ büyük çoğunluğunu ilgilendirmeyen ve öğrenmeleri de mecbur olmayan bazı hususî meselelerde bilgi sahibiydi. Dolayısıyla, bu bilgisinden dolayı o Hz. Musa’dan daha büyük değildi.
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu konuya şöyle ışık tutmaktadır: “Hızır, Musa’ya şöyle dedi: ‘Ben, sende olmayan bir tür bilgiye sahibim, sen de bende olmayan bir tür bilgiye sahipsin’.” (Buhari, “Kitabü’t-Tefsir”, 18)
69. “İnşâallah” diye cevap verdi Musa, “beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.”
70. “Pekalâ” dedi (Hızır), “Madem bana tâbi oluyorsun, o halde, her ne olursa olsun ben onun hakkında sana söz açmadıkça bana soru sorma.”
71. Böylece birlikte yola koyuldular.* Nihayet bir gemiye bindiler ve (Hızır) gemiyi deliverdi. Musa, dayanamayıp sordu: “Ne yaptın öyle? İçindeki yolcuları suda boğmak için mi deldin gemiyi? Çok kötü bir iş yaptın gerçekten!”
[*] İlgi çekicidir ki, yeni başlayan bu yolculukta artık Hz. Musa’nın genç arkadaşı yoktur.Bu yolculuğu bütünüyle ve Hz. Hızır’ın sahip bulunduğu ilim çerçevesinde ele alacak olursak, onun içinde yaşadığımız şu maddî âlemde geçmediğini düşünebiliriz.Pek çok insan uyanıkken, başkalarının uykuda gördükleri cinsten, yani rüya cinsinden hadiseleri yaşar ki, buna müşahede diyoruz.
Rüyalardakine benzer şekilde ruh, Misal Âlemi’ne girer ve burada bazı tecrübeler yaşar, bazı gerçeklere muttali olur. Bu hal, sâdık rüyalara benzerse de, rüya uykuda iken görülmesine karşılık, müşahede uyanıkken cereyan eder.
Rüyalar gibi, maddî âlem ölçüleri içinde o da çok kısa sürebilir. Bu Âlem-i Misâl yolculuğunu yapan birinin yanında, maddî dünyada o anda başkaları da bulunsa bile, bunlar o yolculuktan habersizdirler. Bu sebeple, Hz. Musa ile Hz. Hızır bu esrarengiz yolculuğu birlikte yaparlarken, Hz. Musa’nın daha önceki genç yol arkadaşı bu yolculukta bulunmamıştır.
Cenab-ı Allah (c.c.), manevî yönden büyük mertebe sahibi olmayan mü’minlere de müşahede bahşedebilir. Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın (a.s.) yolculuğu sadece ruhî bir müşahede olmanın da ötesinde, Hz. Musa’nın bedeninin o anda ruha yakın, belki ruhun kılıfının sahip olduğu bir şeffafiyet kazanmasıyla, ruh-beden birlikte gerçekleşmiş olması akla daha yakındır. Bu açıdan da, bu yolculukla Peygamber Efendimiz’in miracı ve Hz. İsa’nın semaya kaldırılması arasında benzerlikler vardır.
Şu kadar ki bu yolculuk, Hz. Musa dünyada iken belli bir boyutta gerçekleşmiş, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) miracı ise, varlığın bütün boyutlarında cereyan etmiş ve O, insanların hidayeti ve İslâm nimetinin tamamlanması adına yeni hükümlerle dünyaya dönmeyi tercih buyurmuştur. Hz. İsa (a.s.) ise, rasûl olarak artık yeryüzündeki misyonu bittiğinden, ruhu ve şeffafiyet kazanmış bedeniyle birlikte semaya kaldırılmış, denebilir ki O’nun vefatı böyle gerçekleşmiştir ve O, kaldırıldığı bu semada sakin bulunmaktadır. (Her şeyi hakkıyla bilen ancak Allah’tır.)
72. “Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi (Hızır).
73. “Ne olur,” dedi Musa, “unuttuğum bir şeyden dolayı beni sorguya çekme ve şu işimde bana güçlük çıkarma.”
74. Tekrar yola koyuldular. Nihayet yeni yetme bir gence rastladılar; (Hızır,) bu defa da onu öldürüverdi. “Ne yaptın?” dedi Musa, “Kimseyi öldürmemiş masum bir cana mı kıydın? Doğrusu, görülmemiş derecede kötü bir iş yaptın!”
75. (Hızır) yine, “Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi.
76. Musa, “Eğer” dedi, “bundan sonra sana yaptığın bir işten dolayı bir daha soru soracak olursam, artık benimle arkadaşlığı bırakabilirsin. Senden bir daha özür dileyebilecek durumda değilim.”
77. Bir defa daha yola koyuldular. Bu sefer, vara vara bir beldeye vardılar. Halktan yemek istedilerse de, ahali onları misafir etmekten kaçındı. (Hızır) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördü ve onu derhal tamir etti. “Eğer dileseydin,” dedi Musa, “yaptığının karşılığında bir ücret alabilirdin.”
78. “Artık bu noktada yollarımız ayrılıyor.” dedi (Hızır). “Şimdi sana, tahammül edemediğin meselelerin içyüzlerini tek tek anlatacağım.
79. “Önce gemiden başlayalım. O, geçimlerini denizden sağlayan birtakım fakirlere aitti. İstedim ki, onda bir kusur meydana getireyim. Çünkü önlerinde her sağlam gemiyi gasbeden zalim bir kral vardı.
80. “Öldürdüğüm delikanlıya gelince: Onun ebeveyni mü’min insanlardı. Fakat o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.
81. “Bu sebeple, o ebeveynin Rabbilerinden diledik ki, o çocuğa bedel kendilerine daha temiz, daha hayırlı, onlara karşı daha merhametli ve daha itaatkâr bir çocuk lutfetsin.
82. “Gelelim duvara: O, şehirde iki yetim çocuğa aitti; altında da o çocuklara ait gömülü bir hazine bulunuyordu; (merhum) babaları ise salih bir zattı. Rabbin diledi ki, çocuklar yetişkinlik çağına gelsinler ve Rabbinden bir nimet olarak kendilerine ait o hazineyi çıkarsınlar. Ben, yaptıklarımın hiç birisini kendi görüşümle yapmadım. İşte, tahammül edemediğin meselelerin iç yüzü”!*/**
[*] Hayatta meydana gelen veya kişinin yaşadığı her hadisenin insanlara ait görünür bir sebebi ve manâsının yanısıra, bir de görünmez, Cenab-ı Allah’ın küllî hikmetinin gerektirdiği ve Kader’e bakan asıl sebebi ve manâsı vardır.
Kader ve İlâhî Hikmet, her hadiseye, hem Hz. Âdem’den Kıyamet’e kadar bütün bir insanlık tarihinin bütünlüğü içinde ve onlarla alâkası bulunan bir parça (cüz’î) olarak, hem de bizatihî kendisi olarak (cüz) bakar.
Ve Kader, asla zulmetmez; mutlaka adalet eder; çok defa da bu adalet, rahmet buutlu, rahmet yörüngelidir. Hayatta herkes, bilhassa başına gelen kötülükler açısından hak ettiğini veya müstahak olduğunu bulur.
Bununla birlikte Cenab-ı Allah (c.c.), asla cezalandırmakta acele etmez; her şeyden önce, kullarının pek çok hatalarından geçer; cezayı hak eden suçlar karşılığında da tevbe etsinler ve yollarını düzeltsinler diye kullarına süre tanır. Ama her şeye rağmen bir kula ceza vermişse bu, artık o kulun o cezayı mutlaka hak ettiğinden dolayıdır.
Bediüzzaman hazretleri, “Bir mahkeme seni işlemediğin bir suçtan dolayı cezalandırabilir ve zulmeder; fakat bu ceza, işlediğin ama gizli kalmış bir başka suçundan dolayıdır; dolayısıyla aldığın ceza, Kader açısından mutlak adalettir.” der.
Hz. Musa ile Hz. Hızır arasında geçenlerden anlıyoruz ki, Hz. Hızır’ın misyonu, eşya ve hadiselerin görünmeyen iç yüzüyle, yani kaderî boyutuyla ilgilidir. Fakat biz dünyada görünür sebeplere bakarak hükmederiz; tabiî ki bu hiçbir zaman, meselenin gerçeği araştırılmayacak demek değildir. Ama geleceğe, gelecekle ilgili beklentilere veya tahminlere bakarak hüküm vermeyiz. Hattâ hadisenin gelecekte alacağı şekille alâkalı güçlü tahminlerimiz ve bilgilerimiz olsa bile, yine de bu, hukukî kararlarımızda gerekçe teşkil etmez.
Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s.) Hz. Hızır’a itiraz ederken Şeriat açısından haklıdır ve her defasında ikaz edilmesine rağmen her üç hadisede de hemen İTİRAZ ETMESİ, O’nun hakperestliğini gösterir. Bu sebeple, önceki notta da ifade edildiği gibi, söz konusu hadiselerin bu maddî dünyada cereyan ettiği tartışmaya açık bir husustur.
Allah (c.c.), bu tecrübeyle Hz. Musa’ya Kader’in mahiyetini, hadiselerin gerçek manâsını, te’vilini ve kaderî boyutunu öğretmeyi dilemiş olsa gerektir.
[**] Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf kıssası ve biri bağlar sahibi iki kişi temsilinden sonra Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın esrarengiz yolculuğuna yer vermekle, iman hareketinde Hızır çeşmesinden de hayat suyu içmenin, yani imanda derinleşme, kalbî safiyete ulaşma, eşya ve hadiselerin ledünnüne, iç yüzüne, gerçek manâsına nüfuz edebilmenin önemini hatırlatmış olmaktadır.
83. (Ey Rasûlüm!) Sana bir de Zülkarneyn *’den soruyorlar. “Size O’nun hakkında da bir bahis açayım” de.
[*] Hz. Zülkarneyn’in kimliği hakkında farklı mütalâalar vardır. O’nun Pers İmparatoru Büyük Daryus (M.Ö. 549–485, hükümdarlık yılları: 521–485) olduğunu söyleyenler vardır.
Gerçekten, Tevhid’e içten inanmış, önemli kanunlar yapıp, köleliğe karşı mücadele etmiş ve “insan hakları”na büyük önem vermiş, İsrail Oğulları’nın Babil sürgününden sonra Kudüs’te Ma’bed’i yeniden yapmalarına müsaade etmiş, doğuda Maveraünnehir’e, hattâ bazılarına göre Çin’e kadar, kuzeyde Kafkasya ve Ermenistan dağlarına, hattâ Sibirya’ya kadar uzanıp buralarda yaşayan vahşî-çapulcu kabileleri kontrol altına almış, batıda Mısır’a ve Balkanlara kadar sefer yapıp Tuna’yı geçmiş bulunan Daryus’un hayatı ve yaptıkları, Hz. Zülkarneyn’in Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan hayatına ve misyonuna büyük benzerlikler arzetmektedir. Ama bunlardan hareketle Hz. Zülkarneyn’in Daryus olduğu sonucuna varamayız. Fakat önemli olan, O’nun gerçekte kim olduğu değil, Kur’ân’ın O’nun hakkında anlattıklarının bize verdiği derstir.
Hz. Hızır gibi, Hz. Zülkarnenyn’in de bir peygamber mi yoksa bir velî mi olduğu hususu da tartışmalıdır. Ama O’na olan konuşmasını naklederken Cenab-ı Allah’ın Kendisi hakkında yine Biz zamirini kullanması, Hz. Zülkarneyn’in de Hz. Hızır gibi, en azından belli sahada misyon sahibi gönderilmiş, görevlendirilmiş bir zat olduğunu akla getirmektedir. İlâhî vahyin bilhassa “deme, söyleme” fiiliyle ifadesi, daha çok risaleti çağrıştırır.
Vahiy, bazen de ilham manâsına, hayvanlar hakkında ise, daha çok baştan verilmiş bilgi, yönlendirme, sevk-i İlâhî manâsına kullanılır. Meselâ arıya vahyetme, bu son manâdadır (Nahl Sûresi/16: 68).
Peygamber olmayan Hz. Musa’nın annesine gelen vahiy (Kasas Sûresi/28: 7) ilham manâsınadır.
Hz. Zülkarneyn konusunda kesin olan bir şey varsa, O’nun en azından, Hz. Ali efendimizin buyurduğu gibi, Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kul (Yazır, 5: 3279), ayrıca, kendi zamanındaki devletlerarası dengede söz sahibi, tamamen adaletle hükmeden çok büyük bir devlet adamı ve komutan olduğudur.
84. Biz, O’na yeryüzünde sağlam bir iktidar verdik ve O’nu hedeflerine ulaşmada (akıl, ilim, kuvvet, servet ve idarecilik gibi) her türlü imkânla donattık.
85. Gün geldi, gerekli imkânla donanmış olarak batı yönünde sefere çıktı.
86. Nihayet, güneşin battığı yere ulaştı ve onu kızgın, kara ve çamurlu bir gözede batıyor gördü.* Orada bir halk buldu. “Ey Zülkarneyn,” dedik, “bakalım onlara nasıl muamele edeceksin; (gücüne dayanarak) cezalandırma yolunu mu seçeceksin, yoksa onlara güzel mi davranacaksın.”*
[*] Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. Zülkarneyn’i seyahatinin batı ucunda bulduğu topluluğa istediği gibi davranma konusunda serbest bırakmış değildir. Denebilir ki bu, O’nun idrak ve basiret ufkunu, bir de elindeki gücü nasıl kullanacağını bir nevi sınama mahiyetindedir.
Âyette güzel davranma fiilinin nesnesi bulunmasına mukabil, cezalandırma fiilinin nesnesi yoktur. Bu da, o topluluğun hepsinin cezayı hak etmiş zalimler olmadığını göstermektedir.
Hz. Zülkarneyn’in bundan sonraki âyette gelecek kararı, O’nun söz konusu sınamadan başarıyla geçtiğini ve gerçekten iman, akıl, şuur, basiret, adalet, merhamet ve takvayı bir araya getirmiş bir cihangir olduğunu göstermektedir.
Güneşin battığı yer ve aşağıda 90’ıncı âyette gelecek olan güneşin doğduğu yer ifadeleri, Zülkarneyn’in doğu ve batı istikametinde çok uzun seferler yaptığını da ifade etmektedir.
87. Zülkarneyn, dedi: “Kim her bakımdan zalim kesilirse, biz onu cezalandıracağız; sonra böylesi, Rabbisinin huzuruna çıkarılır ve O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular.
88. “Ama iman edip, imanı istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha dönük işler yapana gelince, onun için ise karşılığın en güzeli vardır. Ona kolaylık gösterir, kendisini zor işlere koşmayız.”
89. Sonra, gerekli imkânla donanmış olarak yeni bir yol tuttu.
90. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaştı ve onun kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper, ev, örtü nasip etmediğimiz bir halkın üzerine doğduğunu gördü.
91. Zülkarneyn’in haşmet ve saltanatına karşılık onların durumu böyle idi. Andolsun Biz, Zülkarneyn’in maddî ve manevî yönden nelere sahip olduğunu biliyorduk; (dolayısıyla, O’nun böyle bir kavme karşı nasıl davranacağı da belli idi.)*
[*] Son âyetler, Hz. Zülkarneyn’in doğu istikametinde de ilerlediğini ve bu istikamette de ulaşabileceği son noktaya ulaştığını ortaya koymaktadır. Zülkarneyn’in ulaştığı bu nokta, ihtimal o zamanki medenî dünyanın doğu ucuydu ve artık bundan ötede yaşayan kavim bina yapma, elbise dikme gibi zenaatlara bile vakıf olmayan bir kavim idi.
Allah (c.c.), Hz. Zülkarneyn’in bu topluluğa nasıl davrandığını açıkça bildirmiyorsa da, bunu Zülkarneyn’in maddî ve manevî haşmetini nazara vererek akıllara havale etmektedir. Herhalde, Hz. Zülkarneyn bu topluluğu Hak Din’e davet etmiştir. Eğer bu topluluk Hak Din’i kabul edip, hayatlarına hayat yapmışsa, bu takdirde olup bitenleri Hak Din olan İslâm’ın insanları dönüştürücü gücüne bakarak tahmin edebiliriz. Birtakım 19’uncu asır batılı tarihçi ve gözlemcilerinin bile, İslâm’ın kendisini kabul eden Afrika kabileleri üzerindeki etkisiyle ilgili tesbitleri bunu ortaya koymaya yeter:
İslâm’ın kendisini kabul eden zenci kabileler üzerindeki tesiri pek açıktır. Çoktanrıcılık hemen ortadan kalkmakta ve büyücülük, getirdiği kötülüklerle birlikte zamanla kaybolmaktadır. Yerliler, tarihlerinde ilk defa olarak giyinmekte ve pejmürdelik ve dağınıklık, yerini tertip ve temizliğe bırakmaktadır. Misafirperverlik, dinî bir vazife olmakta ve sarhoşluk artık istisnaî bir hal almaktadır. Saflık ve doğruluk, yüce faziletler olarak kabul edilip gitgide yaygınlaşmaktadır. Tembellik gidip, yerine çalışkanlık gelmektedir.
Suçlar, artık kabile reisinin kaprislerine göre değil, yazılı kanunlara göre değerlendirilmektedir. Cami, tüm sosyal faaliyetlerin merkezi olmakta ve zencinin gözünde mimarisi ile en önemli yeri almaktadır. Edebiyat için olduğu gibi, Kur’ân tefsiri ve ilimlerle felsefe için de büyük bir susuzluk baş göstermektedir.” (Waitz’den B. Smith, Muhammad and Muhammadanism, 42–43, nakl. İzzetî, 111–112, 117–118, 231)
Aynı konuda, Isaac Taylor, 19’uncu asrın sonlarında Church Congress of England (İngiltere Klise Kongresi)nde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
Muhammedîlik (İslâm için yanlış bir ifade–AÜ) kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslâm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet haline gelir. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik, yerini kanuna bırakır.
Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur.
İslâm, bâtıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir..
İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hakimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vazeder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır.
Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hakimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan şarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlık’tan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed’in itikadına bağlanması bir mucize, belki bir insandan ziyade, aklın mucizesidir. (a.g.e., 235–237)
92. Zülkarneyn, bunun da ardından, gerekli imkânlarla donanmış olarak yeni bir sefere çıktı.
93. Nihayet, karşılıklı iki büyük set gibi yükselen dağların arasına vardığında, onların önünde hiç söz anlamayacak kadar konuşma bilmeyen bir topluluk buldu.
94. “Ey Zülkarneyn,” dediler, “Ye’cuc ve Me’cuc,* bu bölgede sürekli olarak bozgunculuk yapıp durmaktadır. Sana vergi versek de, bizimle onların arasına aşamayacakları bir set inşa etsen”?
[*] Ye’cuc ve Me’cuc, Kitab-ı Mukaddes’te de geçer ve İngilizce’de Gog ve Magog olarak anılır (Tekvin, 10: 2; Tarihler, 1: 5; Hezekiel, 38: 2, 39: 6; Yuhanna İncili, 20: 8). Onlar, büyük ihtimal kuzey veya kuzey–doğu Asya steplerinde yaşayan vahşî ve çapulcu topluluklardı. Medenî dünyaya doğru sürekli akınlar yapıyor ve yollarına düşen ilkel toplulukları da çiğneyip geçiyorlardı.
12’nci asrın sonlarından itibaren, arkalarında çok büyük yıkımlar bırakarak İslâm dünyasını Filistin’e kadar çiğneyip geçen ve Orta Avrupa’ya kadar yayılan Moğolları hem Müslümanlar, hem de Avrupalılar Ye’cuc ve Me’cuc olarak görmüşlerdir.
Kur’ân-ı Kerim, Zülkarneyn’in yaptığı seddin yıkılacağını ve Ye’cuc ile Me’cuc’un medenî dünyayı bir defa daha istilâ edeceğini haber verir (Kehf Sûresi/18: 98; Enbiyâ Sûresi/21: 96).
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’dan gelen rivayetlerde bu istilânın Kıyamet alâmetlerinden olduğu beyan buyurulur.
Bediüzzaman hazretleri, çekirgelerin bazı yıllarda büyük sürüler halinde ortaya çıkıp ekinleri yiyip bitirmesi gibi, Ye’cuc ve Me’cuc’un da medenî dünyayı defalarca istilâ edip, sonra kabuklarına çekilen, fakat yok olmayan vahşî topluluklar olduklarını ifade eder.(Şualar, “Beşinci Şua”)
95. Zülkarneyn, şöyle cevap verdi: “Rabbimin bana bahşettiği imkânlar, sizin vereceğiniz vergiye ihtiyaç bırakmayacak kadar çok ve yeterli, benim için de daha hayırlıdır. Fakat siz bana iş gücünüzle yardımcı olun da, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.
96. “Haydi bana demir kütleleri getirin!” Zülkarneyn, iki dağın arasını dağların dik yamaçlarıyla aynı seviyeye gelinceye kadar doldurdu. Sonra, “Şimdi ateş yakın ve körükleyin!” dedi. Demir yığınlarını âdeta ateş haline getirince de, “Şimdi de bana erimiş bakır getirin de, şunun üzerine dökeyim!” diye emretti.
97. Artık Ye’cuc ve Me’cuc ne o setti aşabildi, ne de onda bir delik açabildi.
98. Zülkarneyn, “Bu” dedi, “Rabbimin bir rahmeti, bir lütfudur. Şu kadar ki, Rabbimin tayin buyurduğu vakit gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va’di haktır ve mutlaka gerçekleşir.”
99. O gün bütün insanları, deniz dalgaları gibi birbirine girip çarpışmaya ve dehşetli bir herc ü merç yaşamaya terkederiz;* artık Sûr’a da üfürülür de, onların hepsini bir araya toplarız.
[*] Âyetler, Hz. Zülkarneyn’in medenî dünya içinde doğu, batı ve kuzey veya kuzey–doğu istikametinde büyük fetihler yapıp, deniz, çöller ve dağ sıraları gibi ‘tabiî’ sınırlara kadar ilerlediğini açıkça ifade buyurmaktadır. Kur’ân, Ashab-ı Kehf kıssası ve biri bağlar sahibi iki kişi temsilinden sonra gelen Hz. Musa’nın Hz. Hızır’la olan seyahatinin ardından Hz. Zülkarneyn’i anmakla, bu kıssalara bir nokta koyar.
Bundan daha önemli olan ise, iman hareketinin, mükemmel ve salih insanlarca temsil edilmesi gerektiğidir. Onu özellikle Allah Rasûlü’nden sonra temsil edenler ve edecekler, her bakımdan doğru, güvenilir ve Allah Rasûlü’nün misyonuna, şüphesiz peygamberlik dışında, tam vâris kimseler olmak mevkiindedirler.
Hz. Zülkarneyn’in yaptığı set hakkında da farklı görüşler mevcuttur.
Bazıları, onu Hazar Denizi ile Karadeniz arasında aramış, bazıları Maveraünnehir’le Moğollar ülkesi arasında, Buhara yakınında Demir Kapı olarak görmüş, daha başka bazıları da Çin Setti olarak değerlendirmişlerdir.
Burada önemli olan, Ye’cuc ve Me’cuc’un, yani vahşî, çapulcu ve istilâcı kavimlerin medenî dünyaya saldırılarına karşı bir zaman bir settin yapılmış olmasıdır.
Eğer bu kavimlerin son saldırısı, 13’üncü asrın ilk yarısında İslâm dünyasını ve Orta Avrupa’ya kadar da Avrupa’yı çiğneyen Moğol akınları değilse –ki, âyetlerden (Kehf Sûresi/18: 99; Enbiyâ Sûresi/21: 96) ve ilgili bazı hadislerden olmadığı anlaşılıyor– medenî dünya, gelecekte tarihin en büyük yıkımına şahit olacak demektir.
Eğer 94’üncü âyette geçen set kelimesinin manevî bir çağrışımı da varsa, yani, en azından işarî olarak Kur’ân manevî bir setten de söz ediyorsa, bu takdirde, bu son yıkımdan önce manevî bir settin yapılmış olacağını da söyleyebiliriz.
Bazı hadis-i şeriflerde, her Cuma Kehf Sûresi’nin başından ve sonundan 10 âyet okuyanın Deccal şerrinden emin olacağı buyurulur. Öyle anlaşılıyor ki, bu sûrede anlatılan kıssaların Âhir Zaman’da dünya ölçeğinde cereyan edecek hadiselerle çok yakın münasebeti vardır.
100. O gün de Cehennem’i bütün dehşetiyle kâfirlerin önüne koyarız.
101. O kâfirler ki, gözleri Benim Kitabıma ve Benimle ilgili her şeye karşı perdelidir ve onların sesine kulak vermeye de asla tahammülleri yoktur.
102. Yoksa o küfredenler, Beni bırakıp da kullarımdan bir kısmını kendilerini sahiplenip koruyacak velîler edinmelerinin geçerli olacağını mı zannediyorlar? Doğrusu Biz, Cehennem’i (böyle itikat eden) kâfirler için bir konak olarak hazırlamış bulunuyoruz.”
103. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi?
104. “Onlar, (dünya hayatını yegâne hayat edinen ve) dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (özellikle âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.”*
[*] Bu âyet, çok büyük bir tehdit ve pek çok ikaz ihtiva etmektedir.
Her şeyden önce şu bilinmelidir ki, bir insanın yaptığının güzel olduğunu düşünmesi, onun güzel olduğu manâsına gelmez. Güzel olan, Allah katında makbul olup, dolayısıyla O’nun güzel gördüğü ve güzelliğini ilan ettiğidir. Bu sebeple, güzel işler yapmak ve yaptığını güzel yapmak ilme, yani hangi işin ve onu ne şekilde yapmanın Allah’ın rızasına uygunluğunu bilmeye dayanır.
Bu da, ya her tercihte, her işte, tutulan her yolda iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bilme ve ayırt edebilme ilim, basiret, feraset ve kabiliyetine sahip olmaya, ya da bunlara sahip bir rehbere tâbi olmaya bağlıdır.
Âyetin ilk bölümü pek çok hususa parmak basmakta ve pek çok ikaz ihtiva etmektedir. Kısaca:
•Kâfirler ve müşrikler, dünya hayatında, dünya hayatı adına birtakım güzel şeyler yapabilirler. Fakat bu yaptıklarının Âhiret’te de geçerli olması imana bağlıdır. Dolayısıyla iman olmadıkça ne yaparlarsa yapsınlar, dünyadaki güzel işlerinin Âhiret’te onlara hiç bir faydası olmayacaktır.
•Allah yolunda çalışan, inancında, muamelelerinde samimi, sözü ile özü birbirine uyan ve “kurşundan dökülmüş duvar” gibi birbirlerine tutkun mü’minler var oldukça, inkârcılar ne yaparlarsa yapsınlar, bütün yaptıkları sonunda boşa gidecektir.
•Tarihte inanmayanların üstün oldukları zaman parçaları bulunabilir; fakat bunlar geçicidir ve nihaî âkıbet, Âhiret’te mutlaka, ama dünyada da yine mü’minlere aittir.
105. Onlar, Rabbilerinin (Kitap’ta, kâinatta ve hayattaki bütün) âyetlerini ve bir gün O’nunla buluşacaklarını inkârda diretmişler ve bu yüzden bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Allah katında kabul görmüş, dolayısıyla tartıya girecek hiç bir amelleri olmadığından,) Kıyamet Günü onlar için Terazi bile koymayız.
106. İşte, küfretmeleri ve âyetlerimle birlikte rasûllerimi de alaya almaları sebebiyle cezaları olan Cehennem.
107. Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince: konak olarak onlar için ise Firdevs cennetleri vardır.
108. Orada sonsuzca kalırlar ve usanç duyup da, oradan başka tarafa geçmek (yer değiştirmek) gibi bir istek ve arayışları olmaz.
109. De ki: “Rabbimin (bütün İsimleri’nin ve Sıfatları’nın tecellileri ve O’nun icraatı olan) kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hattâ onlara bir o kadar daha ilâve etseydik, bütün bu denizler biterdi de, Rabbimin kelimeleri yazmakla tükenmezdi.”
110. De ki: “Ben, başka değil, ancak sizin gibi bir beşerim. Şu farkla ki bana, ‘İlâhınız, ancak tek ilâhtır.’ diye vahyolunuyor. Artık kim Rabbisiyle buluşacağını umuyor ve bekliyorsa, doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapsın ve Rabbisine ibadette hiç bir şeyi O’na ortak koşmasın.”
[ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal]
**
KEHF SÛRESİNDEKİ SIRLI KISSALAR
□ASHAB-I KEHF
□Hz. MUSA ve YUŞA b. NUN’UN SEYAHATİ
□ZÜLKARNEYN – YE’CÜC ve ME’CÜC:
1. ASHAB-I KEHF
2. Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati
3. Zülkarneyn
&&&&&
SORU: Kehf sûresinde anlatılan kıssalar birbirleriyle irtibatlı mıdır? Bu kıssaların günümüze bakan yönleri nelerdir?
CEVAP: Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan birkaç vak’a var:
Bunlar sırasıyla,
Ashab-ı Kehf,
Hz. Musa ile Yuşa b. Nun’un seyahati
ve Hz. Musa’nın Hızır’la yolculuğu,
sonra Zülkarneyn ve buna bağlı olarak da Ye’cüc ve Me’cüc meselesi…
Biz önce bu dört hususu kısaca özetleyelim. Ardından da aralarındaki bağlantıyı ve bu kıssaların günümüze bakan yönlerini arz etmeye çalışalım.
ASHAB-I KEHF:
Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanan toplumu terk ederek yaşadıkları şehirden ayrılıp bir mağaraya sığınan, hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan yarım düzine genç mü’minlerdir.
Sayıları kesin olmamakla beraber, Kur’ân’ın onlardan bahsederken فِتْيَةٌ deyip cem-i kıllet sığasıyla zikretmesinden bunların sayısının on rakamından az olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cem-i kılletin son hududu, dokuzdur.
Bu gençler, şerir bir idareye karşı, fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih ederek bir mağaraya çekilmişlerdir. Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak uzun süre bir uykuya dalmışlar. Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onların bir daha kurtulmamaları için onları mağaraya mahkûm etmişlerdi. Onların uyanıp sonra da ölmelerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh hâline gelmişti. [Bkz.: Kehf sûresi, 18/9-26.]
Hz. MUSA ve YUŞA b. NUN’UN SEYAHATİ:
Hz. Musa, uzun bir seyahate çıkar. Yanına, o gün için henüz genç yaşta olan Yuşa b. Nun’u da alır. (Her iki hâdisede de fetâ (genç) vardır.) Hz. Musa, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi de araştırmak üzere yanındaki fetâsıyla bir sahili takip edip gider. YOLCULUK esnasında bir kayanın dibinde biraz istirahat ederken tam o esnada yanlarında taşıdıkları zembilin içindeki ölü balık canlanır ve denize dalıverir. Ancak bu hâdiseyi gören Yuşa b. Nun’dur.
Biraz daha yürürler. Hz. Musa, ona kahve altını getirmesini söyleyince Yuşa, olan hâdiseyi hatırlar ve durumu Hz. Musa’ya bildirir. Aslında Hızır’la buluşulacak yer, ölü balığın hayat bulduğu yerdir. Hemen geriye dönerler. Orada Hızır’la buluşurlar.
DAHA SONRA herkesin malumu olan seyahat başlar.
Hızır’ın gemiyi delmesi, bir çocuğu öldürmesi ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir etmesi bu macerada karşılaşılan hâdiselerdir. Ancak Hz. Musa ona soru sormamaya baştan razı olmasına rağmen her defasında, yapılan işin hikmetini sorar ve üçüncü soruda da Hızır’la yolları ayrılır. [Bkz.: Kehf sûresi, 18/60-82.]
ZÜLKARNEYN – YE’CÜC ve ME’CÜC:
İKİ BOYNUZLU, iki yönlü veya iki buudlu insan mânâsına gelen Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır. Ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir. (Bu vak’aların üçünde de zâhir ve bâtın meselesi iç içedir.)
ZÜLKARNEYN, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar. Önce Bahr-i Muhit’e daha sonra da meşrık tarafına gider. Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır. Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır. Burada dillerini anlamadığı bir cemaat, ona Ye’cüc ve Me’cüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar. O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar. Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler.
Ye’cüc-Me’cüc hâdisesi, ÇOK GENİŞ ALANLI bir herc ü merci sembolize eden hâdisedir. O gün Zülkarneyn’in yaptığı sed, onların etrafı istilasına mâni olmak içindir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın tayin ettiği vakit geldiğinde bu sed yıkılacak ve her tarafı Ye’cüc-Me’cüc istila edecektir.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/83-98.]
* * *
Kehf sûresinde anlatılan bu hâdiselerin hemen hepsi vüzuhu içinde hafî gibidir.
Bir bakıma topyekün beşerin serencâmesinin yine beşerin enzârına arz edilmesi itibarıyla vak’aların kahramanları âdeta belirsizleştirilmiş, ifadeler fizikî mülâhazalar çerçevesinde ele alınsa da metafizik edalıdır.
Değişik renklerle vak’aya/vak’alara öyle bir ton verilmiştir ki, kahramanlar birer sırlı ve sihirli varlıklar görünümü arz etmektedir. İfadeler onları hep buğulu gösterir. İnsan, onları seyrederken tayin ve teşhislerinde zorlanır. Zannediyorum bu tür konularda esas olan da budur.
Çünkü anlatılanlar, bütün bir insanlığın macerasıdır.
Şu kadar ki, Kur’ân’ın anlattığı vak’alar, bizim senaryolarımız gibi hayalî değildir; onlar, hakikatin ta kendisidir. Bu vak’aları, peygamberler ve salih insanların şahsında sahnelendiren Hz. Allah (celle celâluhu), Kelâm-ı Kadim’i ile de İBRET ALINMASI maksadıyla, ayn-ı hakikat olarak Peygamberine bildirmiş, anlatmış ve yaşanan o hâdiseleri ölümsüz birer ifade hâline getirmiştir. Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir.
Haklarında bu kadarcık dahi olsa malumat verdikten sonra şimdi de bu hâdiseleri az dahi olsa sırasıyla açmaya çalışalım:
1. ASHAB-I KEHF
Ashab-ı Kehf’e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı, bu kişilerden bahsetmektedir. Âyet, mealen EFENDİMİZ’E HİTAP SADEDİNDE şöyle demektedir: “Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?” [Kehf sûresi, 18/9.]
Bu âyetten başlayarak, Kur’ân‑ı Kerim, 26. âyete kadar bize Ashab-ı Kehf’in serencamesini anlatır; anlatır ama Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında net bir bilgi vermez. Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alâkalı bilgi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın ilmine havale edilmektedir.
Konuyla alâkalı âyette onlar hakkında şöyle denir:
“İnsanların kimi, ‘Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.’ diyecekler. Bazıları da, ‘Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.’ diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.’ ” [Kehf sûresi, 18/22.]
Ashab-ı Kehf’e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik. Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülâhazaya dayanmaktadır:
RAKÎM, kitâbe demektir. Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarada, onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır. Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir. BAZILARI bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir. DİĞER bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir. NETİCE OLARAK, Rakîm’in ne olduğu kesin ve net değildir. Bu mütalâalar Ashab-ı Kehf’le Rakîm’in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.
Ashab-ı Kehf’in bulundukları yer de ihtilaflıdır. Bazıları Şam’da, bazıları Endülüs’te, bazıları Tarsus’ta ve bazıları ise Efes’te olduğunu söyleyegelmişlerdir. Endülüs’ün yetiştirdiği büyük müfessir EBÛ HAYYAN, tefsirinde konuyla alâkalı, Gırnata’ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder. İBN ATİYYE de Sole’de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.
İBNÜ’L-ESİR ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir:
Hıristiyanlık bozulur. Krallar sefahate dalar. Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur. Bu, çok cebbar ve zalim bir insandır. Allah’ın birliğine inanan insanlara imha planını uygulamak ister. Bu düşünce ile, ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular. Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir. Dakyanus onları da öldürmek ister. Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir. Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.
Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner. Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner. Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler. O esnada Cenâb-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir. Hepsi de uyuyup kalırlar. (Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklopedisi’nde de aynı şekilde yer almaktadır. Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)
Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe hâlinde yazıp mağaraya koyarlar. Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir.
İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir’den ibarettir.
Aradan uzun bir zaman geçer. Kur’ân-ı Kerim’e göre bu müddet, kamerî takvime göre 310, güneş takvimine göre 300 senedir. Kur’ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafîliğine aynı âyetle işaret etmektedir. Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır. Ancak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler. Halk, onlara muttali olduğu için Cenâb-ı Hak Ashab-ı Kehf’in ruhlarını kabzeder ve ölürler.
Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hulâsası budur. Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz; istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur’ân’da anlatılması hikmetlerinden bazıları tebellür etsin. Yoksa sadece maziye ait bir vak’anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen –hâşâ– bir durum söz konusu olacaktır. Kur’an gibi, mucize bir kitap, bu tür mülâhazalardan münezzeh ve müberradır.
BU KISSANIN, her devrin insanına olduğu gibi BU DEVRİN İNSANINA da ANLATTIĞI/ANLATACAĞI çok şey vardır. Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini tasrih edip açıklamamıştır. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan’da; Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen yerler vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. Bu, sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.
Meselâ Hz. Musa’nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz. Mesih’in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir. Ancak biz, bugünkü tarihî malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz. İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir. Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır. Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur. Yani gönlünü Allah’a vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır. Zaten Kur’ân‑ı Kerim’de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir.
Kur’ân, onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:
Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler, dedikten sonra ilave eder:
Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine rabıta verdik. Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hâle geldiler. Onlar, küfür, tuğyan ve dalâlet karşısında gayet fütursuz idiler. Rahatlıkla, ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellîlerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler. Öyle ki kaba kuvvetin temsilcileri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler. Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir. Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa.. bu başkaldırışlarında Hakk’ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır. Her zaman, “Sizin ve bizim Rabbimiz, semavat ve arzın Rabbidir. Biz O’ndan başkasına el açıp yalvarmayız.”[Bkz.: Kehf sûresi, 18/13-14.] hakikatiyle soluklanırlar.
Aslında işte böyle bir FÜTÜVVET TOPLULUĞU, onların içinden çıktıkları milletin bekâsının garantisidir. Onun içindir ki Hz. Ömer, “Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur.” buyurur. Bunun mânâsı, içinde FÜTÜVVET TOPLULUĞU OLMAYAN BİR MİLLET, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkûmdur, demektir. BÖYLESİNE zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murabıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır.
Evet, işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz. İSA DEVRİNDE BAŞLAYAN FÜTÜVVET HAREKETİ tam 310 sene devam etmiş; yani HIRİSTİYANLIK BU KADAR SENE GİZLİ ve EL ALTINDAN YAYILMIŞ ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.
Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlara rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder akıbetleri olmuş ve bu mâkus tali’ değişeceği ana kadar da GÖRMEDİKLERİ ZULÜM ve ÇEKMEDİKLERİ ÇİLE kalmamıştır. İHTİMAL UHDUD ASHABI’NIN zulmü de işte BU DÖNEME rastlar:
Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü’minlerde dininden dönen olmaz. Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir. Bir ara tereddüt geçirir. Herhâlde kendisinin yanması umurunda değildir; ama “Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?” diye düşünmektedir. İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: “Ana durma at kendini!” der. Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir…
FÜTÜVVET CEMAATİ, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen YİĞİTLER TOPLULUĞUDUR. UHDUD ASHABI, bunca KATLİAMA rağmen yine KARŞILARINDA KIYAM EDİP duran bir gençlik buluyorlardı. Onlar ÇARMIHA geriliyor, YAKILIYOR, fakat asla DİNLERİNDEN TAVİZ VERMİYORLARDI. Demir testerelerle KESİLİYOR, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı. Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı. Zaten, asırlar sonra Habbab b. Eret’in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi?
Evet, ONLAR KENDİLERİNE DÜŞENİ HAKKIYLA YAPMIŞLARDI; Saadet Asrı’nda da bu vazife Allah Resûlü’nün arkadaşlarına düşmüştü. Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz.” Acele etmeye hiç gerek yoktu. Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olacaktı. Ne var ki, SABIR İSTEYEN BÖYLE BİR MESELEDE diş sıkıp sabretmek gerekecekti.. evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.
Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün:
Bugüne kadar kendimi daima mü’minlerin en mücrimi görmüşümdür. Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum. Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. –Hafizanallah– böyle bir şey olsa ben yine: “Çalışır, tekrar çoğalırız.” der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları.. işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet Asrı’nı dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslâm âlemini kan gölü hâline getirmişlerdir.
Evet, o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa –elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir– bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbim’e ŞÖYLE NİYAZ ETTİĞİMİ İTİRAF ETMELİYİM:
“Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!” Âmin.
Konuya tekrar dönecek olursak, Hz. Mesih’in ümmeti fütüvvet hareketini tam 310 sene devam ettirmiştir. Bu hareket TABANDAN GELEN BİR ZORLAMA OLDUĞU İÇİN neticede Kostantin, Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan etmek MECBURİYETİNDE KALMIŞTIR. GERÇİ bu, HIRİSTİYANLIK ÜZERİNDE KONTROLÜ ELDE TUTMAK İÇİN yapılan bir kabulleniştir, ama yine de bir mânâda önemlidir. EĞER O GÜNÜN HIRİSTİYANLARI, Kostantin’in bu OYUNUNA GELMEYİP KENDİLERİ OLARAK VAZİYET EDECEKLERİ ana kadar dişlerini sıkabilselerdi, ihtimal DİNLERİNİ BİR SÜRE DAHA KORUYABİLİRLERDİ. ŞUNU HATIRDAN ÇIKARMAMAK GEREKİR Kİ, günümüzün inanan kesimine karşı oynanan veya ileride OYNANACAK OLAN KABULLENME TAKTİKLERİ de, dünün o inananlarına oynanandan FARKLI DEĞİLDİR. Öyleyse GÜNÜMÜZÜN İNANANLARI dünden ibret alıp kat’iyen şunun-bunun oyununa gelmemelidirler. HIRİSTİYANLIĞIN RESMÎ DİN OLARAK KABUL EDİLİŞİ, Hıristiyanlara indirilen bir rehavet darbesi olmuştur. Bu devreden sonra Hıristiyanların bir kısmı eski gerilimlerini kaybedip kelepir sevdasına düşmüşlerdir. Tabiî ki bu düşüş, sona doğru gidişi hızlandırmıştır. Dün, uğruna canlarını verdikleri hakikatlere karşı bu rehavet döneminde ihtimal, kıllarını dahi kıpırdatamamışlardır.
Evet, mağaraya çekilme, toplumdan kaçma şeklinde düşünülmemelidir.
O sadece bir gerilime geçme devresidir ki, başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün büyükler hep böyle bir dönemden geçmişlerdir. EFENDİMİZ, Hira dağında bir mağaraya çekilmiş..
İmam Gazzâlî belli bir devreyi mağarada yaşamış.. ASRIN ÇİLEKEŞİ mağaralarda gerilim devresini tamamlamış ve bir bakıma memleket hapishaneleri ve sürgün yerleri onun için hep bir çilehane olmuştur. Zaten TASAVVUF EHLİNİN hemen hepsi de böyle bir gerilime geçiş devresini şart koşmuş ve her fert kendi ihtiyacı nispetinde bir çile devresinden geçmiştir. HEM HER ZAMAN toplumu irşada hazırlama için günahlardan teberri ile böyle bir uzlet devri geçirme büyüklerce kaçınılmaz görülmüştür.. evet, Ashab-ı Kehf’i anlatmanın bu hususlara da işareti söz konusu. Allah Resûlü, işin başında böyle bir fütüvvet topluluğu meydana getirmiş, kendisi de “Baş Fetâ” olarak onların başına geçmiştir. Zaten sûre-i Kehf’de Ashab-ı Kehf’in anlatılmasından evvel Efendimiz’e ait bazı hususların anlatılmasının hikmetlerinden biri de işte bu hususa işarettir. O devrede de işi gençler üzerine alıp götürmüşlerdir.
300 küsur sene yine fütüvvet hareketi devam etmiş, ondan sonraki zamanda İslâm âleminin başına zalim ve cebbar melikler musallat olmuşlardır. Bu dönemde Müslümanlar, eski safvet ve duruluklarını kaybetmişlerdir. Daha sonra yeniden bir varoluş devresi yaşanmış ve İslâm, eski ihtişamlı günlerine kavuşmuştur. Bu ihtişam devresini de bir yıkılış, onu da yine bir varoluş devresi takip etmiş; derken Karlofça Anlaşması yeni bir yıkılışın başlangıcı olmuştur. ŞİMDİ İSE DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA İslâm adına gösterilen gayretlerin SEMERE VERECEĞİ GÜNLERE bir YÜRÜYÜŞ VAR. MAĞARADA KALMA MÜDDETİ tamamlandıktan sonra BAHAR ve GÜL DEVRİ bütün debdebesiyle TÜLLENİYOR GİBİ …
Ancak inanan insanların mağaradan çıkışları da yine belli usûl ve prensipler dahilinde olmalıdır ki, Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı âyetlerde bu hususlara da işaretler var. İsterseniz kısaca bu hususları da özetleyelim:
BİRİNCİSİ, mağaranın şekli ve saklanma keyfiyeti hakkında söylenen hususlardır.
Bu şekil ve keyfiyet, yaşanan devrin şartlarına uygun olmalıdır. Çünkü mülhit cephenin taharri ve araştırma tekniği her devirde farklılık arz etmektedir. Ancak hangi devirde olursa olsun değişmeyen bir ortak çizgi vardır ki, o da, düşmanlığa kilitlenmişlerin muttali olmasına fırsat verilmemelidir. Çünkü onlar muttali olurlarsa akla hayale gelmedik zulümler mukadder olur. Onların en basit teklifleri ise inanan kimseye dininden dönme teklifidir; mü’min, ya bu teklifi kabul edip ebedî hasarete dûçâr olacak ya da cemiyet içinde rezil olmayı kabul edecektir. Esasen her iki teklif de inananların aleyhinedir.
BİRİNCİSİ mü’minin ebedî hayatını, ikincisi ise hizmet hayatını tehdit etmektedir. Bu tehditlerden salim kalmanın bir tek yolu vardır; o da hasımların eline düşmemektir. Binaenaleyh, ulvî düşünceler ve yüce ideallerle donatılmış olan fütüvvet davasına gönül vermiş yiğitler böyle bir yola koyulurken, iç ve dış kaynaklı husumetin sürekli takibinde olduklarını hatırdan çıkarmamaları gerekmektedir.
İKİNCİSİ, her zaman husumetin tabiatı, şiddeti ve sebep olabileceği menfilikler hesaba katılmalıdır. KUVVET bir hakikattir ve onun da bir hikmet-i vücudu vardır.. evet, Cenâb-ı Hak, güç ve KUVVETİ YARATIRKEN BİR HİKMETE MEBNİ YARATMIŞTIR; öyleyse onu yok kabul edemeyiz.
Nasıl yok kabul edebiliriz ki, bazen o, hakka dahi galebe çalmaktadır. Hâlbuki ESAS GALEBE, hakkın hakkıdır. Ne acıdır ki, günümüzde çok defa kuvvet, hakka galebe çalmaktadır. Bu da kuvvetin bir yaratılış hikmetinin olduğunu göstermektedir.
Bu bir realitedir ve inkâr etmenin de kimseye bir faydası yoktur. ONUN İÇİN bir kere daha ifade ediyorum ki, hasım kuvvetin gücünü ve hakka galebe çalma durumunu daima göz önünde bulundurmalıdır. Aksine hareket edenler her zaman maksatlarının aksiyle tokat yerler.
ÜÇÜNCÜSÜ, telattuf meselesidir.
Başka bir vesileyle de bu husus üzerinde durduğumdan burada tekrarını zait görüyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki telattuf, inanan insanın, kendisini, yaşadığı cemiyette yadırganmadan kabul ettirmesidir. Zaten cemiyetin her kesiminin, inanan insanlara hava kadar ihtiyacı vardır. Telattuf, işte bu mânâda olmalıdır. Cemiyet hep onun mefkûresini teneffüs etmeli ve mevsimi geldiğinde herkes anlamalı ki, onlar onu boğmak ve öldürmek isterken, o onlara hayat üflüyormuş. Böyle olursa BİR GÜN GELİR İÇLERİNDEN BUNU İDRAK EDENLER onlara yaptıklarına PİŞMAN OLUR, af dilerler. Af dilemeseler de mü’minler onları bağışlar. Çünkü mü’min, rikkat insanıdır. Mahzun her çehre, onu yürekten ağlatır.
Şimdi de ikinci vak’a olan Hz. Musa ve Yuşa b. Nun hâdisesine gelelim:
2. Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati
Yuşa b. Nun, bir nebidir. Hz. Musa’dan sonra Amelikalılara karşı yapılan savaşları onun komuta ettiği söylenmektedir. Gerçi biz, bizzat Kur’ân’ın naklettiği üzere Calut’u Hz. Davud’un öldürdüğünü biliyoruz ve bu kesindir.[Bkz.: Bakara sûresi, 2/251.] Ancak Hz. Yuşa’ın (aleyhisselâm) kendi döneminde nasıl bir unvanla o savaşlara iştirak ettiğini bilmiyoruz.
Hz. Musa, bir münacatında kendisinden daha bilgili bir insan olup olmadığını Cenâb-ı Hakk’a sorar. Gayesi tefahur değil, sadece o kişiden istifade etmektir. (Meseleyi bu şekilde değerlendirmek, nebiye karşı saygılı davranma hususunda bana daha muvafık geliyor.)
Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya, böyle bir kişi olduğunu ve onu görmek için de “Mecmaü’l-Bahreyn”e kadar gitmesini vahyeder. Hz. Musa da emre icabet ederek yanına fetâsını alır ve yola koyulur.
Bu genç, tefsircilerin ittifakıyla Yuşa b. Nun’dur. Yolda büyük bir kayanın yanına varırlar. Orada bir müddet istirahat edilir. Bu arada zembillerindeki ölü balık birden canlanır ve denize dalıverir; derken gözden kaybolur.
Demek ki, bulundukları o yerde mânevî ve ayrı bir atmosferin mevcudiyeti söz konusuydu. Orada Cenâb-ı Hak, apaçık Hayy ismiyle mütecellî idi. Aslında makam-ı Hızıriyet, bütünüyle canlılıktır. Aynı durum Hz. Cibril’de de vardır. Onun için kendisinin ve atının bastığı her yerin yeşerdiği ve geçtiği yolların yemyeşil olduğu kanaati çok yaygındır. Tabiî ki bunlar, harikulâde ve tabiatüstü hâdiselerdir. İHTİMAL işte o atmosfer içine girince, Hayy isminin fevkalâde tecellîsiyle balık birden canlanır ve suya dalıverir.
Âyette bahsi geçen “sahr-kaya” nerededir? Bu kaya hangi kayadır? Hakkında kesin bilgi yoktur. Zaten böyle de olmalıdır. Zira meçhuliyet bütün bu vak’aların umumî karakteridir. Bazılarının bu kayayı Hz. Davud’un altına girip ibadet ettiği Mescid-i Aksa’da bulunan bir kaya olarak nakletmeleri ise kesin değildir. Bizce, bilinmeyen bir kaya olması umumî mânâya daha uygun düşmektedir.
Hz. Musa ile Yuşa b. Nun (aleyhimesselâm) bir müddet yürürler. Kendilerinde bir yorgunluk ve açlık hissettiklerinde Hz. Musa’nın teklifiyle yemek yemeye karar verirler. O esnada Hz. Yuşa unuttuğu bir meseleyi hatırlayıverir; balığın canlanıp denize atlayıp gittiğini. Daha sonra oranın bir buluşma yeri olduğunu anlayıp geriye dönerler. Hızır’ı (aleyhisselâm) orada duruyor görürler. Kur’ân, onu, kendisine “Ledün ilmi” verilen bir kul olarak anlatır.[Bkz.: Kehf sûresi, 18/65.]
Hz. Musa, durumunu ona açar ve kendisine tâbi olmak istediğini söyler. Ancak Hızır (aleyhisselâm), Hz. Musa’nın kendisiyle yolculuk yapmaya tahammül edemeyeceğini hatırlatır. Efendimiz’den şerefsüdur olan hadislerde bu hâdise ile alâkalı tafsilat şöyledir: Hz. Musa’ya hitaben Hızır şöyle der:
“Allah sana bir ilim vermiştir. Onu ben bilemem. Bana verdiği ilmi de sen bilemezsin.”
Sonra da denize gagasını daldırıp çıkaran bir kuşu gösterir ve şöyle der:
“Yâ Musa! Senin ve benim bildiklerim, Cenâb-ı Hakk’ın ilmine nisbeten, şu kuşun gagasına bulaşan su ile koca okyanusun nispeti gibidir.”
Yolculuk sırasında Hz. Hızır gemiyi arızalı hâle getirir, bir çocuğu öldürür ve kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı da düzeltir. Bunlar işin zâhirine göre hep hatadır, bu itibarla da her defasında Hz. Musa’nın itirazı olur. Ancak ayrılacakları sıradadır ki, Hızır, bu vak’aların İÇ YÜZÜNÜ ANLATIR:
Gemi salih insanlara aittir. Hâlbuki zalim bir kral, gördüğü sağlam ve dayanıklı gemilere el koymaktadır. Onu kusurlu kılmakla, gasbolmaktan kurtarmıştır. Öldürülen çocuk şakidir. Anası, babası ise salih insanlardır. Eğer o yaşasaydı ana ve babasını da baştan çıkaracaktı. İşin ledünniyatında onu öldüren Hızır’dır (aleyhisselâm). Ancak zâhire göre o, yine kendi tuğyanı içinde bir hâdiseyle ölmüştür. Duvar yıkılsaydı, o hane sahibinin yetim kalan çocuklarına ait bir hazine ortaya çıkacak ve bu hazine yağmalanacaktı. Onlar büyüyünceye kadar duvar yıkılmayacak bir hâl alınca çocuklara ait bu hazine korunmuş olur.
Bu yolculuk, HER ZAMAN ve DEVİRDE yapılması gereken bir yolculuktur.
İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. İşte Hz. Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir.
Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr u sülûkun remzidir. Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir. Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır. Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır. GEMİ DE AYRI BİR SEMBOLDÜR. Her devrin zalim ve cebbar insanlarınca gasbedilmek istenen sefineler, kırık dökük ve mukassi gösterilmekle kurtarılabileceğine bu hâdiseyle işarette bulunulmuştur. Tabiî ki burada sefineyi ben de mecazî mânâda kullanmış oldum. Zira bu prensip bütün devirlerde kullanılabilecek bir usûldür ve hükmü kıyamete kadar bâkidir.
Ayrıca bu üç hâdisenin müşterek olarak anlattığı şöyle bir nükte daha vardır:
Mantık ve rasyonalizm, kalbe ve ruha teslim olmak zorundadır. Burada masum gibi görünen çocuk öldürülüyor, yıkılması gereken duvar tamir ediliyor ve teşekkür edilmesi gereken yerde iyi insanların gemisi deliniyor. Böylece anlıyoruz ki, akıl, ledünden açılmış bir pencere karşısında her zaman yeterli olmayabiliyor. Onun için esas olan, dinin ruhuna teslim olmaktır. İnsan, dünya ve mâfîhâdan tecerrüt edip tam soyunmadıkça ledünnî hakikatleri alabilme melekesini de elde edemez. Onun için, kalben dünyadan uzaklaşıp, ukbâya yaklaştırıcı bir seyre ihtiyaç vardır. İki denizin birleşmesi (Mecmaü’l-Bahreyn) ise, tefsirlerde ismi geçen birçok denizin birbiriyle birleştiği yerlerden ziyade, her ikisi de bir sahanın denizi durumunda olan ve birisi zâhir ilminin diğeri de bâtın ilminin denizi sayılan Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir araya gelmesidir ki, mecaz olarak iki denizin birleşmesi olarak tabir edilmiştir. Bu da işarî bir yorum.
Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’da ise tamamen lâhût âlemine bir teveccüh ve im’an-ı nazar söz konusudur. Orada insan, nâsûtîliğini bırakır, lâhûtî bir hüviyet alır ve derinleştikçe derinleşir. Bu aynı zamanda bir büyük davayı omuzlamaya ehil hâle gelmek demektir ki, cihanın fethi bu tekevvünü takip eder.. ve Zülkarneyn olmak için de evvelâ böyle bir terbiyeden geçmek lâzımdır. Ciddî bir tecerrüt, uzlet ve halveti olmamış, iradî veya gayri iradî böyle bir çile devrini doldurmamış insanların “vâsıl” olmaları elbette mümkün değildir. İşte bu merhale, bir çeşit katedilmelidir ki, Hızır’la buluşma yoluna girilebilsin. Zülkarneyn olabilmek için de bu ikinci merhaleden geçmek gerekir. Dünden bugüne bunu iradesiyle yapanlar yapmış, bazıları da iradesi dışında bu yola sevk edilmiştir.
Düşünün ki ASRIN ÇİLEKEŞİ, seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey tatma imkânı bulamamıştır. Evet, o ömrünü ya harp meydanlarında ya esaret zindanlarında ya memleket mahkemelerinde ya hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiştir. Bu da onun için gayri iradî bir Ashab‑ı Kehf hâline gelme ve ardından gidenlere de bu mevzuda tam bir örnektir. Allah’a ulaşma istikametinde yürünen yolun muktezası budur. Ateşten hendeklerin içine girmeden, su yerine zehir içmeden, birkaç defa cendereden geçmeden, Yunus’un ifadesini az değiştirerek söyleyeyim, “Sen vâsıl olamazsın.” Gönüller sultanlığına açılan kapı buradan başlamaktadır.
Söğüt’te kurt hâlinde beklemek, kanatlanmak, kelebek olmak, daha sonra dört bir yana pervaz edip kanat çırpmak ve “Kostantiniye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır!” hakikatini temsil edebilecek kıvama gelmek için birkaç asır beklemek, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur ve bu, bütün Müslümanlar için geçerlidir.
3. Zülkarneyn
Zülkarneyn hâdisesine gelince, bu isim Kur’ân’da bizzat zikredilir. “Sana Zülkarneyn’i sorarlar.”[Kehf sûresi, 18/83.] âyeti bunu ifade etmektedir. Ancak isim zikredilmekle birlikte, Zülkarneyn’in kimliği yine kapalı kalmaktadır ki, bu vak’ada da diğer hâdiselerdeki gibi meçhuliyet devam etmektedir. Ona Topal Filip’in (Philippos) oğlu Büyük İskender diyenler vardır.
Hâlbuki Zülkarneyn, Hz. İbrahim devrinde yaşamıştır. Hatta bazı rivayetler, Hz. İbrahim ile Zülkarneyn’in görüşmelerinden bahsetmektedir. Bu itibarla milattan 300 sene kadar önce yaşamış olan Büyük İskender asla Zülkarneyn olamaz. Zülkarneyn’in Himyer’den olması ihtimal dahilindedir. Çünkü Yemen lisanında isimlerin başına “Zülmenar”, “Zülyesar” vs. gibi “zü” getirilmesi âdeti vardır. Durum böyle olunca şark ve garptan maksat, baştan sona Afrika olabilir. Zülkarneyn’in oradan Çin’e uzanmış olması da mümkündür. Yukarıda söylediğimiz gibi yine ışıklar bulanık ve yine teşhis tam değildir.
Acaba bu Zülkarneyn kimdir?
Hz. Ali’den gelen bir rivayette, Zülkarneyn’in salih bir insan olduğu söylenmektedir. Peygamberliği ise şüphelidir. Durum böyle olunca da, böyle biri, kat’iyen gittiği yere sefahat götüren sarhoş ve ayyaş İskender olamaz. Hem Hz. İbrahim gibi ulülazm bir peygamber, İskender gibi birine sarılıp onu bağrına basmaz. Bir kere daha tekrar edelim; ZÜLKARNEYN’İN kim olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir husus varsa, o da onun, bir hakikatin temsilcisi olduğudur. Zaten bizim için mühim olan da böyle bir hakikatin keşfidir.
ZÜLKARNEYN, sebeplerle çepeçevre kuşatılmış ve kendisine Cenâb-ı Hak tarafından “müknet” verilmiş bir insandır.
▪︎Onu, hiçbir hâdise sarsamaz.
▪︎O, hayatın bütün ünitelerinde tam bir salahiyet sahibidir.
▪︎İçtimaî hayatı bütün teferruatıyla bilir.
▪︎Onun iktisadî hayatı ve askerî hayatı da, en az bunlar kadar ileridir.
▪︎Ve o aynı zamanda, bir ibadet insanıdır.
▪︎Bu yönüyle de tam bir zâhiddir.
▪︎Bütün sebepler seferber edilmiş ve onun emrine verilmiştir.
▪︎Binaenaleyh yerinde irşad ekipleri çıkarır, onları yürütür, yerinde de cihanı fethetmek için hem şarka hem garba seferler tertip eder.
Evvelâ batıya gider, güneşin battığı yere ulaşır. Burası öyle bir yerdir ki, onun artık bir adım daha atması mümkün değildir. Çünkü bir ihtimal o Atlas Okyanusu’na ulaşmıştır. Burada Zülkarneyn, güneşin bulanık bir balçık içinde battığını görür. Belki de bu görüntü, denizin buharlaşmasından meydana gelen bir görüntüdür veya bu tasvirin hakikati tamamen Kur’ân’ın bakış ve değerlendiriş ufkuna aittir.. evet, semalar ötesinden vahiy yoluyla gelen Kur’ân, o âlemden görünen manzarasıyla böyle bir tablo tasvir etmektedir. Semanın yüzünde küçük bir göz gibi duran güneş, yeryüzünün gözü durumunda olan okyanusa batarken gök ehli tarafından, Kur’ân’ın tasvir ettiği şekilde görünür. Onun içindir ki, Kur’ân bu tabloyu anlatırken فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ demiştir.
Daha sonra o, şarka azm-i râh eder. DÜNYANIN ŞARKINI DA FETHETME NİYETİNDEDİR. Fakat bütün seferlerinde SEBEPLERE RİAYET EDEREK HAREKET EDER. Burada bir topluluk görür ki, bunlar âdeta üryandırlar. Bu üslûp, ya bulundukları yerin çoraklığını ya da üzerlerine elbise dahi giymeyen kavmin bedeviyetini işaretlemektedir. Derken Zülkarneyn’in yolculuğu, bir seddin bulunduğu yere kadar devam eder. Orada bir kavim görür ki, bunlar ya ibtidaî bir dille konuşuyorlardır veya dilleri ibtidaî değil de fakat Zülkarneyn bu dili tam bilmemektedir. Onlar, Zülkarneyn’e müracaat ederek Ye’cüc ve Me’cüc istilasına karşı kendilerini korumasını ve bunun için de ona haraç vermeye hazır olduklarını arz ederler. Zülkarneyn, haracı kabul etmez. Ama seddi kendi imkânlarıyla yapacağı sözünü verir onlara.
Yukarıdaki hâdisede, Hz. Musa ile Hızır’ın buluştukları denizin neresi olduğunu bilmediğimiz gibi bu seddin de nerede olduğunu bilmemekteyiz. Meçhuliyet burada da devam etmektedir. Zira bu hâdiseler, sadece bir devreye ve bir mahalle mahsus hâdiseler değildir. Her devirde ve her yerde olması mümkün hâdiselerdir ve kahramanları da belli şahıslara münhasır olmamalıdır. Belki bu kahramanlar, dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiştir. Hz. Âdem’den beri devam eden ve kıyamete kadar da devam edecek olan her türlü şuurlu bir araya gelmeler bu hakikatin bir parçasıdır ve Cenâb-ı Hak, bu hususu bir sır olarak sürdürmektedir. Bu set hakkında da çeşitli rivayetler var; bazıları bu seddin, meşhur Çin Seddi olduğunu söyler. Onlara göre bu set, Çinlileri Türklerden korumak için yapılmıştır. BAZILARINA GÖRE ise Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağıstan’daki Demirkapı seddidir. BELKİ DE bu set, Ural dağlarındaki seddir veya hiçbiri değildir de Bering Boğazı’ndaki geçit noktasıdır. Bütün bunlar bizim bilgimiz dışındadır. Bunların ne olup-olmadığını bilmediğimiz gibi, bu seddin keyfiyetini de kesin olarak bilemiyoruz.
Bildiğimiz bir şey varsa o da şudur:
Zülkarneyn, şarktan garba gün be gün bir hâkimiyet tesis etmiş ve öyle bir set yapmıştır ki, bu seddin tuğlaları demirden, sıvası da bakırdandır. Bu inşa, bugünün teknik ve sanayiinden çok daha ileri bir teknikle yapılmış olmalıdır. Günümüzde yapılan bazı araştırmaların neticesi, bizlere bu mevzuda bir fikir verebilir. Kendisine her türlü “müknet” verildiğine göre tekniğin bu kadar zirvede oluşunu istiğrab etmemek (garipsememek) gerektir. Zülkarneyn, diğer taraftan zâhir ve bâtın ilimlerinin hepsini kendinde toplamış zü’l-cenâheyn bir zattır. Aslında bu temsil keyfiyetine ulaşmadan cihan çapında böyle bir manevraya kalkışmak da doğru değildir. DOĞRU OLMAYAN BİR BAŞKA HUSUS DA, bu merhaleye durup dururken gelineceğini zannedip pasif beklemektir.
FÜTÜVVET RUHU, bir güç ve kuvvet kazanıp her şey yapabilecek seviyeye gelince gerektiği şekilde disipline edilememişse, güce dayanma gibi bir hevese dahi düşebilir. İşte o zaman karşısına Hz. Musa ile fetâsı Yuşa b. Nun çıkar ve nazarlar daha ziyade ledünne çevrilir.
MADDÎ PLANDA YAPILAN ve olan işleri kendilerine isnat edip duran insanlar, ilm-i ledün sayesinde işin hakikatini anlar ve hayra ait bütün fiilleri hakikî sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a verirler. DEMEK Kİ, İSTER fert İSTER cemiyet, maddeten kuvvet kazandıkları ölçüde mânevî beslenme olmazsa dünyevîlik kaçınılmaz olur.
BU CÜMLEDEN OLARAK bir HAREKETİN TEMSİLCİLERİ maddî güç arttıkça GECELERİNİ ihya ederek atmosferlerini aydınlatmıyor ve EVRÂD-Ü EZKÂRLA ruhanîleşme peşinde değillerse, onlar BİR MÂNÂDA DÜŞÜŞE GEÇMİŞ ve KAYBETMEYE başlamışlar demektir. Bu bir iç KOKUŞMA ve bir ÇÖKÜŞTÜR.
Bunların dışında Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur. [Bkz.: Kehf sûresi, 18/32-34.]
Mağara devrinden sonra böyle bir İMTİHAN DEVRESİNE İŞARET gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir. SERVET SAHİBİ OLMAK, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir. Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur. Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir. Demek oluyor ki, elenmeler her devrede devam etmektedir.
Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir. Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz. ALEMŞÜMUL KABUL DEVRESİ ise Zülkarneyn’le anlatılmış olmaktadır. O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima HAKSIZLIĞIN ÖNÜNDE BİR SET GİBİ DURMAK zamanıdır. Yol, usûlünce takip edilirse, Cenâb‑ı Hakk’ın tevfik ve yardımıyla o hedefe de varılabilir. ZÜLKARNEYN OLMA, evvelâ mağarada Ashab-ı Kehf olmaktan başlar.
Bu arada SAFVETİNİ KORUYANLAR, ledünniyata SIMSIKI BAĞLI OLANLAR ve işin BAŞINDAKİ HASBÎLİKLERİNİ sonuna kadar götürenler, bence işte FÜTÜVVET CEMAATİ ONLARDIR ve İNSANLIĞIN MÂKUS TALİ’İNİ de ONLAR DEĞİŞTİRECEKTİR.
Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.
[Zihin Harmanı/ 1976 ]