Kişi Sevdiği İle Beraberdir

Eğer bu hadis, şerh ve izah edilmeye kalkılsa, en azından bir ciltlik kitap olur.
عن عبد الله بن مسعود رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ
“Kişi Sevdiği ile Beraberdir” (Buhari, Edeb 96; Müslim, Birr 165)

Yürürken yolda kalan rehberini tam takip edemeyen istediği hâlde yapılması gerekenleri lâyıkıyla yapamayan nice münkesir ve kırık kalbe bir bardak kevser hatta âb-ı hayat sunan bu hadis, insanın, müsbet veya menfî her iki kutupta da daima sevdikleriyle beraber olacağına işaret etmektedir. Kişi, burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir. Öyle ise, nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle beraber olmak isteyen, evvela onları sevmelidir ki orada onlarla beraber olabilsin. Başka bir ifadeyle, ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle beraber olacak olanlar, burada iken onları sevip mai­yetlerinde bulunanlardır. Kötülükleri temsil edenler için de yine aynı hadisin hükmü ve manası geçerlidir. İşte tek cümlelik bir hadis, böyle binlerce mana ve ifadeyi hem de bu derece veciz bir şekilde ifade etmektedir ki; böyle bir söz söylemek ancak vahye, ilhama açık bir fe­tanetin kârı olabilir.

Nuayman, bazen içki içiyor ve Allah Resûlü de ona hadd-i şer’îyi tatbik ediyordu. Yaptığı bu şey bir günahtı. Dolayısıyla da sahabeden biri, ona kınayıcı bir söz sarfedince Allah Resûlü, kaşlarını çattı ve: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah’a yemin ederim o, Allah ve Resûlü’nü sever” (Buhârî, Hudûd, 4, 5) buyurdu. Allah ve Resûlü’nü sevmek, onlarla beraber olmayı netice vereceğinden, böyle bir insan, her ne kadar günah da işlese kötü söze muhatap olmaya müstehak değildir çünkü o Allah ve Resûlü’nü sevmektedir… Bu sev­gi ise farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için Resûlul­lah’la beraber bulunmaya yeter. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir…

Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevban ise O’nunla bulunamamıştı. Al­lah Resûlü döndüğünde herkes kendisini ziyaret ediyordu. Bunlar ara­sında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: “Sevban bu hâlin ne?” Sevban, şöyle cevap verdi: “Ya Resûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki işte o beni bu hallere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah Resûlü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir âlemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Resûlüdür. Makamı muallâdır. Gireceği Cennet de ona göre olacak­tır. Halbuki ben sıradan bir insanım. Cennet’e girmiş dahi olsam, Al­lah Resûlü’nün gireceği Cennet’e girebilmem mümkün değil. O halde ben O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hâllere düştüm.” Allah Resûlü, bu dertli insana derdine derman olacak şu ölümsüz ifadesiyle karşılık verdi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Kişiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olacaktır. İşte sahabî, bu mevzuda herkesten daha hassastı.

Hz. Ömer, bütün hayatı boyunca Allah Resûlü’ne akrabalık yönünden kurbiyet kazanmanın iştiyakı içinde yandı durdu. Hz. Fatıma’yla bunu yapmak istedi; fakat o, Hz. Ali’ye nasip oldu. Başka çare kalmayınca, Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü aldı. Bütün derdi, herhangi bir bağla Allah Resûlü’nün akrabaları arasına girmekti. Yoksa isteseydi, Bizans İmparatoru’nun kızını, hem de isteme zahmetine katlanmadan alacak durumdaydı. Ama O’nun derdi, evlenmek değil, Allah Resûlü ile bir bağ kurmaktı. Çünkü o, bütün soyun sopun, hasebin-nesebin hiçbir işe yaramayacağı bir gün, işe yarayan bir nisbet, bir haseb ve nesep peşindeydi. Kızı Hafsa’yı Allah Resûlü’ne vermek istemesinde de yine aynı dert ve iştiyak bahis mevzuu idi. Esasen Allah Resûlü’ne olan manevî bağı zaten çok kuvvetliydi. Kim bilir kaç defa İki Cihan Güneşi onu elinden tutmuş, “Burada da, ahirette de hep böyle olacağız” demişti. Ancak O, bir de maddî bağını tahkim etmek istiyordu. İşte bu düşünceyle kendi kızını Allah Resûlü’ne vermiş ve Allah Resûlü’nün de kız torununu almıştı. Hattâ böyle bir münasebette muvaffakiyet, o koca Ömer’i çocuklar gibi sevindirmişti…

Bir gün kızı Hafsa Validemiz kendisine “Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler kabul edip görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?” der. Hz. Ömer, kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döner. Allah Resûlü’nü ve Hz. Ebu Bekir’i kastederek, “Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Vallahi, dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki ahirette onlarla beraber olabileyim” cevabını verir.

Biz buna, büyük cihad veya manevî cihad diyoruz. Allah Resûlü’nün ve sahabînin yolu budur. Onlar, Cenâb-ı Hak’la sıkı bir irtibat içinde yaşadılar. Zikir ve ibadetleri o kadar çoktu ki onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmadıklarını zannederdi. Halbuki, hayatı bir bütün olarak yaşıyorlardı… Âdeta ihlasın özü ve hülâsası hâline gelmişlerdi. Yaptıkları her işi Allah rızası ölçüsünde yapıyorlardı. Her işlerinde bir iç derinliği ve murakabe vardı. İşte karşımızda yine bir ihlâs abidesi olan Hz. Ömer; Hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzu değiştirir: “Ya Ömer” der “daha dün, baban Hattab’ın develerini güden bir çobandın.” Hutbeden iner. Sorarlar: “Durup dururken bunu söylemeye seni sevkeden neydi?” Cevap verir: “Aklıma halife olduğum geldi…” Başka bir gün, sırtında bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını soranlara, yine aynı cevabı vermişti: “İçimde bir gurur hissettim ve onu öldüreyim dedim…”

Kaynak: Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı (Sonsuz Nur: Bir Demet Hadis Tahlili 4.Hadis/ Asrın Getirdiği Tereddütler-3 Cihad nedir?) Pırlanta Serisinden alınmıştır. (Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi – Akademi Araştırma Heyeti)

Bu yazı 31 kez okundu