Bir kıssadan hissedir bu dilden dile, gönülden gönüle dolaşa dolaşa hayat bulur gönül ehlinin iç dünyasında... Anlatılan odur ki meyhaneci bir adamın dikkatini , meyhanesinin yakınlarında her gün elinde kazmasıyla gelen ve amelelik yapan bir işçi çeker.
Meyhaneci bakar ki adam her gün elinde kazmasıyla gelir, yol işinde çalışır. Öğle vakti olunca çıkınını açar ve azığın da ne varsa onu yer, sonra da yere serdiği bir kartonla vakit namazını kılar. Meyhaneci onun bu düzenli ve huzurlu halini seyrederek kendi kendine şöyle der: “Şu adama bak. Fakir olduğu her halinden belli. İşini düzgün yapıyor, vakti gelince azığından yiyor, namazını kılıyor, Allah’a şükrediyor. Halinden ne kadar da memnun. Huzurlu olduğu da belli. Ya bize bak der meyhaneci yaptığımız iş meydanda. Kazancımız da bol. Yiyip içtiklerimiz pek çok insanın ulaşamadığı şeyler. Ama içimizde bir huzur yok. İbadete karşı da hiçbir istek yok.”
Günler böyle geçerken meyhaneci bu garip ve fakir adama kaliteli yemeklerinden ikram etmek ister ve adamı sofrasına davet eder. Adamcağız bu beklemediği teklif karşısında şaşırır. “Sağol, benim azığım var,” diyerek kabul etmez. ÇÜNKÜ o meyhanecinin rızkının haram olduğunu düşünmektedir. Meyhaneci adam aklına koymuştur bir kere. ısrar eder ve birkaç defa daha davet eder. Gelmeyince kendisine bir tepsi hazırlatır ve gönderir adam ısrara ve mis gibi yemeklere hayır diyemez. Bir seferlik yiyeyim sonra yemem der ve oturur tepsinin başına… Ve surda bir gedik açılır böylece. Birkaç gün arayla yemekler gelir. Adamcağız yerken; “ne yapayım, kendi geliyor. Oraya gidip yemiyorum. O kötü mekânı ve günaha batmış insanları da görmüyorum,” diye kendisini teselli eder. Meyhaneci isteğini kabul ettirdikten sonra da bu adamı dikkatle takip etmeye devam eder. Acaba aynı hali devam edecek mi diye! Ama ne mümkün! Bakar ki adamcağız her gün yemeklerden gelmesini istemeye, yemek saatlerinde bir bahane ile kendini hatırlatmaya başlar. Bu arada namazlarını geç vakte bırakmaya hatta neredeyse terk etmeye doğru gider ve adamdaki dervişlik hali kaybolmaya başlar. Meyhaneci şaşkın bir şekilde “Evet,” der. “İşte işin sırrı; helâl lokma. Adamcağız haram kazancı yiyince ne hale geldi!” Öte yandan derviş adam, kendinde bir gariplik hissetmeye başlar. Nefsi azgınlaşmış, ibadet isteği azalmış yaptığı ibadetlerden hiç zevk almamaya başlamışTIR. Acaba neden derken birden aklına meyhaneciden gelen yemeklerin gelmesi ile eyvah demesi bir olur. Başlar dövünmeye “Eyvâh, ben ne yaptım? Tamamen şeytana uydum. Aman Allah’ım! Beni affet nefsime zulmettim, ne olur beni bağışla” diye günlerce gözyaşı döker
Sözün özü Müslüman sadece haramdan kaçmaz ulemanın ihtilaflı olduğu işten bile kaçar. Hazreti Bedîüzzaman Hazretlerinin bu konudaki o veciz ifadesini daima hatırda tutmak gerek. O diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” (17. Lem’a, 14. Nota)