İnsan hoşuna giden şeyleri nimet, canını sıkan şeyleri azap olarak niteler. Moral bozukluğu da bir nimettir, ama nefse göre değil, ruha göre… Baş ağrısı bir nimettir ama nefs bu nimetten hoşlanmaz. Yaşanan bir iflas boğulma hissini de beraberinde getirir. Ancak iş hayatı ve sosyal hayattan dışlanma duygusu Allah’a kavuşmayı bekleyen latife için büyük bir imkandır. Oruç nefs için azaptır, mahrumiyettir, ruhunsa gıdasıdır. Öte yandan, musibetlerin beslediği latifeler gibi, nimetler yığını karşısında çöken veya yaralanan latifeler de vardır. Kur’an-ı Kerim inkarcıların sahip olduğu gelip geçici dünya nimetlerinin aslında kendileri için bir azap olduğunu (Tevbe, 85) haber vermiş, bu şekilde maddi imkanların insan bedenine haz vermesine karşılık onun manevi cephesinde ıstırap kaynağı olabileceğine vurgu yapmıştır. Latifelerimiz için asıl azap, insanın mutluluk olarak nitelediklerinde saklı olmasın? İbadet etmek keyifsiz ama bir makama gelmek keyifli… Neye göre? Nefse göre. Ağrı çekmek kötü ama ağrısızlık iyi. Neye göre? Nefse göre. İltifat görmek hoş ama hakarete uğramak nahoş… Neye göre? Nefse göre. Nimetler insanın zevklerini tatmin edip etmediklerine göre mi büyük veya küçük? Başa gelen olaylar, hoşa gidip gitmemesine göre mi güzel veya çirkin? Allah’ın lütufları nefsin kriterlerine göre mi nimet veya ceza? Azap sanılan şeylerin nimet, nimet görülen şeylerin ceza olmadıkları nereden belli?
Exupery Küçük Prens’inden şöyle seslenir: ‘İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez. “ Hermann Hesse’ nin düşüncesi de şöyledir: “Mutluluk denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl ne karın, ne kafa, ne de para cüzdanı . . . “
En büyük savaşlara bile ‘küçük’ dedirten, insanın en büyük mücadelesi, nefsiyledir. Bu mücadelede, hataların en büyüğü, nefsin arzularına göre hayatı yorumlamak; güzeli çirkinden, hayırlıyı şerliden ve doğruyu yanlıştan en büyük düşmanı olan nefsin kriterleriyle ayırmaya çalışmak; onun beğendiği şeyleri ‘iyi’, onun hazzetmediği şeyleri ‘kötü’, lezzet aldığı şeyleri ‘leziz’, hoşlanmadığı şeyleri ‘acı’ diye nitelemek; bu büyük düşmanının hilelerini, kendi stratejisi olarak benimsemek; böylelikle düşmanı tarafından yönetilen bir zavallı durumuna düşmektir.
Dostoyevski, Yer Altından Notlar’da şunları söylüyor: “Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşla nıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın, yeri geldiğinde acıyı tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız, kendi kendinize sorun, yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır. İyi mi, kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan, ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden kendisini alamaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?” Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet, hangisi daha iyi?” Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal’den versin: “Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır. “
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu