Bu bölümde Risale-i nur külliyatında İbadet hizmet sadakat imtihan zulüm sebat ve sabır vb konularda istikamet üzere olmak için bize yol rehberliğine vesile olacak “rehber metinler” vardır.
- 1•Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu.
- 2•Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu.
- 3•Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık.
- 4•Bize, zındıka hesabına, imanımız ve imana ve emniyete hizmetimiz için hücum ediliyor.
- 5•Bizi perişan ederek, hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.
- 06•Bize “cemiyet‑i siyasiye” nâmını verenler ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir.
- 07•Risale‑i Nur şâkirtleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez
- 08•Dünyayı aleyhimize sevketseler; Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız.
- 09•Bizi reddedip dalâlet hesabına mahkûm edenlere insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.
- 10•İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor, görüyoruz.
- 11•Her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur, hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz.
- 12•Risale‑i Nur şâkirtlerinden –kalben ve ruhen ve fikren– daha az sıkıntı çeken yoktur.
- 13•Cennet ucuz değil.
- 14•Mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar…
- 15•Az bir sıkıntı ve geçici, küçük bir zahmet ile böyle bir şeref‑i mânevîden geri kalmamak gerektir.
- 16•Bu Şiddetli İmtihana Girmemiz Gerekti.
- 17•Risale‑i Nur’un meslek‑i esası; ihlâs‑ı tam ve terk‑i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramaktır.
- 18•Şikayet etmek, kaderi tenkit ve teşekkür, kadere teslimdir.
- 19•Şimdi ecel gelse ölsem, kemâl‑i rahat‑ı kalble karşılayacağım.
- 20•Bütün sıkıntılara karşı sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.
- 21•Adalet‑i rahmet bizi toplattırdı, çoluk-çocuk Rezzâk‑ı Hakikîlerine emanet edildi.
- 22•Evvel-âhir tavsiyemiz; tesânüdünüzü muhafaza.. enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz.. ve îtidal‑i dem ve ihtiyattır.
- 23•Bizim arkadaşlar, uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk‑i enaniyetle takviye etmek, gayet lâzım ve zarurîdir.
- 24•Karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır.
- 25•Ehemmiyetli ihsan‑ı ilâhî; ihsanını, enaniyetini bırakmayana ihsas etmemektir.
- 26•Bu zamanda hizmet‑i imaniyede hazz‑ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesânüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir veliden ziyade mevki alıyor.
- 27•Bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir veli, hatta bir kutub görünse…
- 28•Temkinleriyle ve metânet ve itmînan‑ı kalbleriyle Risale‑i Nur şâkirtlerinin yüzlerini ak ettiler…
- 29•İnşaallah, bu imtihanda dahi çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.
- 30•Münafıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn‑ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.”
- 31•Münafıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır.
- 32•Sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl‑i dalâlete başını eğmez, mağlup olmaz diye kuvve‑i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur.
- 33•Sakın, sakın, münakaşa etmeyiniz! Beni bu sabırda taklit ediniz.
- 34•Melek ve ruhânilerin ve insanlardan ehl‑i hakikatin ve ashab‑ı vicdanın ve iman‑ı tahkikî sahiplerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi suretinde görünüyorlar.
- 35•Bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl‑i hakikat ve nesl‑i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhâniler dahi alkışlıyorlar.
- 36•Pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârâttır.
- 37•Sıkıntının verdiği evham ve me’yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azîmet ve sadâkate muhalif hareket eden kardeşlerimiz…
- 38•Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir.
- 39•Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çilesi kadar kıymeti olduğu…
- 40•Onlara, o kısma teslim olmak; bir nevi intihardır, İslâmiyet’ten pişman olmaktır, belki dinden insilah etmektir.
- 41•Elbette bize en elzem iş…
- 42•Bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.
- 43•Biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar…
- 44•Meşakkat ve mücâhede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören…
- 45•Kardeş kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder.
- 46•Risale-i Nur mağlup olmaz, bu memlekete yazık olur.
- 47•Bizi sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar.
- 48•Bize ilişen ya evhamından, ya garazından veya inadından ilişir.
- 49•İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor, görüyoruz, hatta size acıyoruz…
- 50•Her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur; hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz.
-1-
BEN ANLADIM Kİ; BUNLARIN HÜCUMUNDAN KURTULMAK ÇAREMİZ YOKTU.
Kardeşlerim, gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir.
BİLİNİZ; en esaslı kuvvetimiz ve nokta-yı istinadımız, tesânüddür. SAKIN SAKIN bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz.
- BEN ANLADIM Kİ; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler.
BİZ sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inâyet‑i ilâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız. Oradaki kardeşlerimizin selâmetlerine dualar ediyoruz. [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 300]
-2-
BU MUSİBETİN GENİŞ VE DEHŞETLİ PLÂNI ÇOKTAN KURULMUŞTU.
En ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka her birinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı Ramazan’da –bir saati, yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübarekte– bu musibet dahi o yüz sevabı, her bir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblağ ettiğinden, Risale‑i Nur’dan tam ders alan.. ve dünyanın fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen.. ve her şeyi imanı ve âhireti için feda eden.. ve bu Dershâne‑i Yusufiyedeki muvakkat sıkıntıların dâimî lezzetler ve faydalar vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini tebrik.. ve sebatınızı, gayet istihsan ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ
(“Bize uygun gördüğü her hâlimizden ötürü hamdolsun Rabbimize.. yeter ki küfür ve dalâlete düşüp de cehennemlik olmayalım..”) dedim.
Bana ait bu faydalar gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nur’un, hem Ramazan’ımızın, hem sizin bu yüzde öyle faydaları var ki, perde açılsa, “Yâ Rabbenâ, şükür! Bu kaza ve kader‑i ilâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanaatim var.
- Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat mânen pek çok hafif geldi. İnşaallah çabuk geçer.
وَعَسٰۤى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur.” (Bakara sûresi, 2/216) sırrıyla müteessir olmayınız. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 285)
-3-
ALEYHİMİZE ÇEVRİLEN DOLAPTAN KURTULMAK İMKÂNI BULMADIK.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:
- Birincisi:
Kader‑i ilâhî kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için her hâlde gelecek idik. En hayırlısı bu tarzdır.
- İkincisi:
Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçâre merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâki kurtulamadılar.
- Demek bu musibette biz birbirimizden şekvâ etmek; hem haksız, hem manasız, hem zararlı, hem Risale‑i Nur’dan bir nevi küsmektir.
Sakın sakın, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebep görüp onlardan gücenmek ise, Risale‑i Nur’dan çekilmek ve hakâik‑i imaniyeyi öğrenmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir mânevî musibettir. Ben kasem ile temin ederim ki; sizin her birinizden yirmi-otuz derece ziyade bu musibette hissedar olduğum hâlde, niyet‑i hâlise ile faaliyet göstermelerinden, ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musibet, on defa daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere itiraz etmek manasızdır. Çünkü tamiri kabil değil.
- Kardeşlerim!
Merak musibeti ikileştirir, maddî musibeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur. Hem kadere karşı bir nevi itiraz ve tenkidi ve rahmete karşı bir nevi ithamı işmam eder. Madem her şeyde bir güzellik ciheti var.. ve rahmetin bir cilvesi var.. ve kader, adalet ve hikmetle iş görür; elbette bu zamanda umum Âlem‑i İslâm’ı alâkadar edecek bir kudsî vazife yüzünden hafif bir zahmete ehemmiyet vermemekle mükellefiz. [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 313-14]
-4-
BİZE, ZINDIKA HESABINA, İMANIMIZ VE İMANA VE EMNİYETE HİZMETİMİZ İÇİN HÜCUM EDİLİYOR.
- Efendiler, çok emârelerle kat’î kanaatim gelmiş ki;
hükûmet hesabına “hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek” için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim imanımız için ve imana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nur’un yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabul ettikleri hâlde, Risale‑i Nur’un şâkirtleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet‑i vicdan prensibine zıt olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun 163. maddesi sahte bir maskedir.
- Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi her hâlde ezmek istiyorlar. Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz:
Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun! Her ceza ve idamınıza hazırız!
Hapsin harici, bu vaziyette yüz derece dâhilinden daha fenadır. Bize karşı gelen böyle bir istibdad‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet –ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdan, ne hürriyet‑i diniye– olmamasından, ehl‑i namus ve diyanet ve taraftar‑ı hürriyet olanlara, ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz.
Biz de إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi, 2/156) diyerek Rabbimize dayanıyoruz. (Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 272)
-5-
BİZİ PERİŞAN EDEREK, HÂKİMİYET‑İ İSLÂMİYE’YE VE MİLLETE VE VATANA ECNEBÎ HESABINA DARBELER VURUYORLAR.
Efendiler, Reis Bey, Dikkat ediniz, Risale‑i Nur’u ve şâkirtlerini mahkûm etmek:
- Doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına,
- hakikat‑i Kur’âniye ve hakâik‑i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle
bin üç yüz seneden beri her senede üç yüz milyon onda yürümüş ve üç yüz milyar müslümanların hakikate ve saadet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarınızı kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar.
- Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır. Acaba mahkeme‑i kübrâda, bu üç yüz milyar dâvâcıların karşısında sizden sorulsa ki:
“Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serapa İslâmiyet’iniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve firenkçe ‘Tarih‑i İslâm’ nâmındaki eseri ki; zındıkların kütüphânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirtleri kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsat komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur’ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını idam‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur’ân’ın hakikî tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet nâmı verip ilişmişsiniz. Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz.” dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz…
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad‑ı mutlaka “cumhuriyet” nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlaka “medeniyet” ismini vermekle, cebr‑i keyfî‑i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.
- Ey efendiler!
Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirtlerine şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve her bir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belalardan siz mesulsünüz! [Denizli Hapishânesi’nde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkuf Said Nursî (Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 278-79]
***
-6-
BİZE “CEMİYET‑İ SİYASİYE ” NÂMINI VERENLER YA GAYET FENA BİR SURETTE ALDANMIŞ VEYA GAYET GADDAR BİR ANARŞİSTTİR.
Efendiler, şimdiki hayat‑ı içtimaiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için, pek musırrâne ileri sürdüğünüz cemiyetçilik ithamına karşı pek çok kat’î cevaplarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccüpte bulunurken kalbime bu mana geldi:
•Madem hayat‑ı içtimaiyenin bir temel taşı ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zaruriyesi..
•ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta..
•ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medar‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni, maddî ve mânevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta-yı istinad..
•ve medar‑ı teselli olan dostluk ve kardeşâne cemaat ve toplanmak ve samimâne uhrevî cemiyet ve uhuvvet..
•hem siyasî cephesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat’î vesile olarak iman ve Kur’ân dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık..
•ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirtlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i imanda toplanmalarına “cemiyet‑i siyasiye” nâmını verenler, elbette ve her hâlde ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir ki; hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyet’e nemrudâne adâvet eder, hem hayat‑ı içtimaiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder..
•ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesata karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücadele eder.
Veya ecnebi hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el-hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır; tâ o şeytanlara, firavunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar istimâl ettiğimiz mânevî silâhlarımızı kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.[Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 279-80]
-7-
RİSÂLE-İ NÛR ŞÂKİRTLERİ BAŞKALARA KIYAS EDİLMEZ, DAĞITTIRILMAZ, VAZGEÇİRİLMEZ
Benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nur’a hücum edilmez! O, doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış! Ve Kur’ân dahi Arş‑ı Âzam ile bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
Hem bu memlekete maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç Âyât‑ı Kur’âniye’nin işârâtı ile ve İmam Ali (radiyallâhu anh)’ın üç keremat‑ı gaybiyesiyle ve Gavs‑ı Âzam’ın (kuddise sirruh) kat’î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mesul olmaz ve olamaz ve olmamalı! Yoksa bu memlekette hem maddî, hem mânevî, telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale‑i Nur’a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar, inşaallah bozulacaklar. Onun şâkirtleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlup edilmezler!
Eğer maddî müdâfaadan Kur’ân menetmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirtler, Şeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hâdiselere bulaşmazlar; Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nur’a hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar!
Elhâsıl, madem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, imanî hizmetimize ilişmesinler!.. [Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 263-64]
-8-
DÜNYAYI ALEYHİMİZE SEVKETSELER; KUR’ÂN’IN KUVVETİYLE, ALLAH’IN İNÂYETİYLE KAÇMAYIZ.
Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdâfaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var.
- Biz de deriz:
Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevketseler; Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidatkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslim‑i silâh etmeyiz!.. [Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 283]
-9-
BİZİ REDDEDİP DALÂLET HESABINA MAHKÛM EDENLERE İNSANİYET DAMARIYLA CİDDEN ACIYORUZ.
Efendiler, Size kat’î haber veriyorum ki; buradaki zâtların, bizimle ve Risale‑i Nur’la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var.
Biz Risale‑i Nur’un keşfiyat‑ı kat’iyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatle bilmişiz ki; ölüm bizim için sırr‑ı Kur’ân ile idam‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş.. ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için o kat’î ölüm, ya idâm‑ı ebedîdir eğer âhirete kat’î imanı yoksa.. veya ebedî ve karanlıklı haps‑i münferittir eğer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise…
- Acaba dünyada bu meseleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mesele‑i insaniye var mı ki; bu ona âlet olsun, sizden soruyorum?…
- Madem yoktur ve olamaz! Neden bizimle uğraşıyorsunuz?
Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, “âlem‑i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz” diye, kemâl‑i metânetle bekliyoruz.
Fakat bizi reddedip dalâlet hesabına mahkûm edenleri, –sizi bu mecliste gördüğümüz gibi– idam‑ı ebedî ile ve haps‑i münferitle mahkûm.. ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.[Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 264-65]
-10-
İNTİKAMIMIZ SİZDEN PEK ÇOK VE MUZAAF BİR SURETTE ALINIYOR, GÖRÜYORUZ.
Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünkü ben kabir kapısında, yetmiş yaşındayım.
Böyle mazlum ve mâsum bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saadettir. Risale‑i Nur’un binler hüccetleriyle kat’î imanım var ki; ölüm, bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur.
- Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar!
Kat’î biliniz ve titreyiniz ki; siz, idam‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferit ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor, görüyoruz, hatta size acıyoruz…
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her meselesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarurî ve kat’îsidir.
Acaba bu çareyi kendilerine bulan Risale‑i Nur şâkirtlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nur’u âdi bahaneler ile itham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar… [Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 264]
-11-
HER BİR HÜKÛMETTE ŞİDDETLİ MUHALİFLER BULUNUR, HÜKÛMET ELE BAKAR, KALBE BAKAMAZ.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münasebeti olmayan, bir siyasî cemiyet vehmini veren üç maddedir:
- Birincisi:
Eskiden beri benim talebelerimin benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş.
- İkincisi:
Risale‑i Nur’un bazı şâkirtlerinin, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen cemaat‑i İslâmiye heyetleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiş. Hâlbuki o mahdut üç-dört şâkirdin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet‑i imaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
- Üçüncüsü:
O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsait bulduklarından, fikren diyorlar ki; “Her hâlde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükûmetin bizim medenice nâmeşrû hevesâtımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet‑i siyasiyedirler.”
- Ben de derim:
– “Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde dâimî kalsaydı ve insanî vazifeler, yalnız siyaset bulunsaydı; belki bu iftiranızda bir mana bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi, siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksatlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye –ki şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez– haydi, böyle de olsa madem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur; elbette adliye kanunu ile bizleri mesul etmezsiniz!
- Son sözüm:
حَسْبِيَ اللّٰهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
“Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi, (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözetenidir).” (Tevbe sûresi, 9/129). [Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 269-70]
-12-
RİSÂLE-İ NÛR ŞÂKİRTLERİNDEN –KALBEN VE RUHEN VE FİKREN– DAHA AZ SIKINTI ÇEKEN YOKTUR.
Tahmin ederim şimdi küre‑i arzda Risale‑i Nur şâkirtlerinden –kalben ve ruhen ve fikren– daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü kalb ve ruh ve akılları iman‑ı tahkikî nurlarıyla sıkıntı çekmezler. Maddî zahmetler ise, Risale‑i Nur dersiyle hem geçici, hem sevaplı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet‑i imaniyenin başka bir mecrada inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar.
- İman‑ı tahkikî dünyada dahi medar‑ı saadettir diye, hâlleriyle isbat ediyorlar. Evet, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, metinâne bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar.
Cenâb‑ı Erhamü’r-râhimîn onların emsâllerini çoğaltsın.. bu vatana medar‑ı şeref ve saadet yapsın.. ve onları da Cennetü’l-Firdevs’te saadet‑i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn… [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 286]
-13-
CENNET UCUZ DEĞİL.
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten, daima beraberiz. Ebed yolunda da inşaallah bu beraberlik devam edecek. İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevaplar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatindeyim.
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirtleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış.
Evet, cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Madem bizi çalıştıran Hâlık’ımız, Rahîm ve Hakîm’dir; başa gelen her şeyi rıza ile sevinç ile rahmetine, hikmetine itimat ile karşılamalıyız. (…)
Sizi bütün dualarında
أَجِرْنَا
(Bizi sıyânetinle koru),
(وَارْحَمْنَا )
Bize merhametinle muamele et)،
وَاحْفَظْنَا )
Bizi muhafaza edip, koru)
gibi bütün mütekellim‑i maalgayr sîgalarında bilâ‑istisna dâhil edip, kesretli cesetler ve birtek ruh hükmünde şirket‑i mâneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyade alâkadar olan ve şahs‑ı mânevînizden himmet ve medet ve sebat ve metânet ve şefaat bekleyen Kardeşiniz Said Nursî [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 287-88]
-14-
MAĞARALARDA, ÇİLEHÂNELERDE RİYÂZET İLE HAYATLARINI GEÇİRENLER BU ZAMANDA OLSAYDILAR..
Şimdi zuhur namazını kıldım, tesbihat içinde siz hatırıma geldiniz ki; her biri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzun olur.
- Birden kalbe geldi ki;
madem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat‑ı içtimaiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hâlisâne çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risale‑i Nur şâkirtleri olacaktılar. Elbette şimdi bu şerâit altında bunlar, onlardan on derece daha ziyade muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar. [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 290]
-15-
AZ BİR SIKINTI VE GEÇİCİ, KÜÇÜK BİR ZAHMET İLE BÖYLE BİR ŞEREF‑İ MÂNEVÎDEN GERİ KALMAMAK GEREKTİR.
Ben, bu sabah tesbihatta Hâfız Tevfik’e acıdım. “Bu, iki defadır zahmet çekiyor” tahattur ettim. Birden hatıra geldi: “O’nu tebrik et!” O, kendini faydasız bir ihtiyat ile Risale‑i Nur’daki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, onu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevaba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici, küçük bir zahmet ile böyle bir şeref‑i mânevîden geri kalmamak gerektir.
Madem her şey gidiyor.. ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise boşu boşuna gider, bir hasret kalır.
Eğer sıkıntı ve zahmet ise hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli faydalar var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesna, en ihtiyarı ve en ziyade başına sıkıntılar toplanan benim.
Sizi temin ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile hâlimden memnunum. Musibete şükür ise musibetteki sevap ve uhrevî ve dünyevî faydaları içindir. [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 290]
-16-
BU ŞİDDETLİ İMTİHANA GİRMEMİZ GEREKTİ.
Aziz kardeşlerim, Risale‑i Kader’de beyan edildiği gibi her hâdisede iki sebep var:
- Biri ZÂHİRÎDİR ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler.
- Biri de HAKİKATTİR ki; kader‑i ilâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder.
Meselâ bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinâyetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm‑ü beşer içinde adalet eder.
İşte bu meselemizde elmaslar, şişelerden.. sıddık fedakârlar, mütereddit sebatsızlardan.. ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:
- Birisi:
Ehl‑i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesânüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet‑i diniyedir. Zulm‑ü beşer buna baktı.
- İkincisi:
Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüd ile tam liyâkat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı. Şimdi kader‑i ilâhî, ayn‑ı adalet içinde hakkımızda ayn‑ı merhamettir ki; birbirine müştâk kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zâyiatları sadakaya çevirdi.
Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar‑ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek muvakkat ve geçici ve her hâlde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek.. ve sabır ve tahammüle alışmak.. ve istikbaldeki ehl‑i imana kahramanâne bir numûne‑i imtisâl, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn‑ı merhamettir. [Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 291-92]
-17-
RİSÂLE-İ NÛR’UN MESLEK‑i ESASI; İHLÂS‑ı TAM ve TERK‑İ ENANİYET ve ZAHMETLERDE RAHMETİ VE ELEMLERDE BÂKİ LEZZETLERİ HİSSEDİP ARAMAKTIR.
Aziz, sıddık kardeşlerim, sizin sebat ve metânetiniz, MASONLARIN ve MÜNAFIKLARIN bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamaya lüzum yok. O ZINDIKLAR, Risale‑i Nur’u ve şâkirtlerini tarîkata ve bilhassa Nakşî tarîkatine kıyas edip, o ehl‑i tarîkatı MAĞLUP ETTİKLERİ PLÂNLAR İLE bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
- Evvelâ:
Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i istimâlatını göstermek.
- Ve sâniyen:
O mesleğin erkânlarının ve müntesibîninin kusuratlarını teşhir etmek.
- Ve sâlisen:
Maddiyyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefâhet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsat etmek ile mâbeynlerinde tesânüdü kırmak.. ve üstadlarını ihânetlerle çürütmek.. ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukut ettirmektir ki; Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı istimâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
- Çünkü Risale‑i Nur’un meslek‑i esası;
ihlâs‑ı tam.. ve terk‑i enaniyet.. ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak.. ve fâni, ayn‑ı lezzet‑i sefihânede elîm elemleri göstermek.. ve imanın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşaallah tam akîm bırakacak. Ve meslek‑i Risale‑i Nur ise tarîkatlara kıyas edilmez diye onları susturacak. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 292-93)
-18-
ŞİKAYET ETMEK, KADERİ TENKİT VE TEŞEKKÜR, KADERE TESLİMDİR.
Aziz, sıddık kardeşlerim, Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevaline.. ve fenâ ve fâni, âkıbetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medar‑ı teselli ise, samimî dostlar ile görüşmektir.
Evet, bazen birtek dostunu bir‑iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda samimî kırk-elli dostunu birden bir‑iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakikî bir teselli alıp vermek; elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zâyiat‑ı maliye ona karşı pek ucuz düşer, ehemmiyeti kalmaz.
Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firaktan sonra birtekini görmek için bu meşakkati kabul ederdim. Teşekkî, kaderi tenkit.. ve teşekkür, kadere teslimdir. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 300-01)
-19-
ŞİMDİ ECEL GELSE ÖLSEM, KEMÂL‑i RAHAT‑I KALBLE KARŞILAYACAĞIM.
Sizi temin ederim ki; şimdi ecel gelse ölsem, kemâl‑i rahat‑ı kalble karşılayacağım. Çünkü içinizde kuvvetli, metin, genç, çok Saidler bulunduğuna ve bu bîçâre, ihtiyar, hasta, zayıf Said’den çok ziyade Risale‑i Nur’a sahip ve vâris ve hâmi olacaklarına kanaatim geliyor.
- Nazif’in pusulasında isimleri yazılan ve tesirli bir surette kuvve‑i mâneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnettar ve çok müferrah oldum. Zâten ben onların böyle olacaklarını tahmin ederdim.
Cenâb‑ı Hak onları muvaffak ve başkalara da hüsn‑ü misal eylesin, âmîn… (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 301)
-20-
BÜTÜN SIKINTILARA KARŞI SABIR VE TAHAMMÜLLE MUKABELE ETMEK GEREKTİR.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale‑i Nur ile bağlanmışsınız;
- elbette bu ağır şerâit altında her bir saati yirmi, saat ibadet hükmünde..
- ve o yirmi saat ise Kur’ân ve iman hizmetindeki mücâhede‑i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar..
- ve yüz saat ise böyle her biri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücâhid kardeşler ile görüşmek
- ve akd‑i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak..
- ve hakikî bir tesânüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek..
- ve güzel seciyelerinden istifade etmek..
- ve Medresetü’z-Zehra’nın şâkirtliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese‑i Yusufiye’de tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak
- ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır.
Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp, sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 301)
-21-
ADALET‑i RAHMET BİZİ TOPLATTIRDI, ÇOLUK-ÇOCUK REZZÂK‑I HAKİKATLERİNE EMANET EDİLDİ.
Kardeşlerim, Bunun gibi teselliye dair evvelce yazılan küçük mektuplar arasıra okunsa.. ve Meyve’nin hususan âhirleri beraber mütâlaa edilse.. ve hatıra gelen Risale‑i Nur’un meseleleri müzakere olsa, inşaallah talebe‑i ulûmun şerefini kazandırır.
İmam Şafiî (kuddise sirruh) gibi büyük zâtlar, “Talebe‑i ulûmun hatta uykusu dahi ibadet sayılır” diye ziyade ehemmiyet vermişler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azap yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sıkıntı da olsa aldırmamalı.. veyahut خَيْرُ الْأُمُورِ أَحْمَزُهَا [“İşlerin en hayırlısı, zorlu olanıdır.”]
Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise; musibette kendinden ziyade musibetliye ve nimette daha noksaniyetliye bakmak kaide‑i Kur’âniye ve imaniye ve nuriyeye binâen , yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar.
- Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür üstüne haktır.
- Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader‑i ilâhî tayin etmişti.
Adalet‑i rahmet bizi toplattırdı, çoluk-çocuk Rezzâk‑ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek.
Madem hakikat budur, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” (Âl‑i İmran sûresi, 3/173). deyip teslim ile şükretmeliyiz. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 304-05).
-22-
EVVEL-ÂHİR TAVSİYEMİZ; TESÂNÜDÜNÜZÜ MUHAFAZA.. ENANİYET, BENLİK, REKABETTEN TAHAFFUZ.. ve ÎTİDAL‑i DEM VE İHTİYATTIR.
Aziz, sıddık, sebatkâr ve vefadar kardeşlerim!
Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket‑i mâneviye‑i duâiyenizden daha ziyade istifadem için.. ve sizin de daha ziyade îtidal‑i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül.. ve şiddetle tesânüdünüzü muhafaza için bir hâlimi beyan ediyorum ki:
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. DEHŞETLİ masonlar, İNSAFSIZ bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı “Artık yeter!” dememden bir bahane bulup, zalimâne tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, harika bir ihsan‑ı ilâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.
Madem biz kadere teslim olup, bu sıkıntıları خَيْرُ الْأُمُورِ أَحْمَزُهَا [“İşlerin en hayırlısı, zorlu olanıdır.”] sırrıyla ziyade sevap kazanmak cihetiyle mânevî bir nimet biliyoruz.. madem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor.. ve madem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat’î kanaatimiz var ki: Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak.. ve cennet gibi güzel.. ve saadet‑i ebediye gibi şirindir. Elbette biz, bu sıkıntılı hâller ile müftehirâne, müteşekkirâne bir mücâhede‑i mâneviye yapıyoruz diye, şekvâ etmemek lâzımdır.
Aziz kardeşlerim! Evvel-âhir tavsiyemiz; tesânüdünüzü muhafaza.. enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz.. ve îtidal‑i dem ve ihtiyattır. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 302)
-23-
BİZİM ARKADAŞLAR, UHUVVETLERİNİ VE TESÂNÜDLERİNİ TEVAZU İLE VE MAHVİYETLE VE TERK‑İ ENANİYETLE TAKVİYE ETMEK, GAYET LÂZIM VE ZARURÎDİR.
Aziz, sıddık kardeşlerim, Ben gerçi sizinle sureten görüşemiyorum. Fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan çok bahtiyarım ve müteşekkirim. Ve ihtiyârım olmadan bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir.
- Ezcümle birisi:
Yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem casus bir mahpus gönderilmiş. Tahrip kolay olmasından hususan böyle haylaz gençlerde o herif bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsat etmesi ile bildim ki; sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı, zındıka ifsada ve ahlâkları bozmaya çalışıyor.
Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek.. ve ikiliğe meydan vermemek.. ve îtidal‑i dem ve tahammül etmek.. ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar, uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk‑i enaniyetle takviye etmek, gayet lâzım ve zarurîdir. Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor, sizin dirâyetinize itimat edip zaruret olmadan bakamıyorum. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 305-06)
-24-
KARŞIMIZA ALDANMIŞ VEYA ALDATILMIŞ BAZI HOCALAR VE ŞEYHLER VE ZÂHİRDE MÜTTAKÎLER ÇIKARTILIR.
Kardeşlerim, Her ihtimale karşı bu sabah ihtar edilen bir meseleyi beyan etmek lâzım geldi:
Bizim, Kur’ân’dan aldığımız hakikatler; güneş, gündüz gibi şek ve şüphe ve tereddüdü kaldırmadığını yirmi seneden beri “Acaba zındık feylesoflar, buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerritleri de susturur.
- Madem biz, böyle sarsılmaz..
- ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli..
- ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar..
ve bütün dünyası ve canı ve cananı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl‑i metânetle mukabele etmemiz gerektir.
Hem belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesânüdümüzü muhafaza edip onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 305-06)
-25-
EHEMMİYETLİ İHSAN‑ı İLÂHÎ; İHSANINI, ENANİYETİNİ BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR.
- Aziz, sıddık kardeşlerim!
Kastamonu’da ehl‑i takva bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”
- Ben de dedim:
“Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk‑i enaniyet ve fâni zevkleri aramamak ile uçmuşsun.”
Evet bir ehemmiyetli ihsan‑ı ilâhî; ihsanını, enaniyetini bırakmayana ihsas etmemektir.. tâ ucub ve gurura girmesin.
Kardeşlerim! Bu hakikate binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn‑ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirtleri âdi, âmî adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhat! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücâhidleri nerede?” diyerek dost ise inkisar‑ı hayale uğrar, muârız ise kendi muhalefetini haklı bulur. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 307-08)
-26-
BU ZAMANDA HİZMET‑İ İMANİYEDEN HAZZ‑I NEFSİNİ BIRAKIP VE MAHVİYET İLE TESÂNÜD VE İTTİHADI MUHAFAZA EDEN BİR HÂLİS KARDEŞİMİZ, BİR VELİDEN ZİYADE MEVKİ ALIYOR.
Aziz, sıddık kardeşlerim, Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir.
Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesânüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübarek kalemler birleştikçe, üç-dört eliflerin birleşmesi gibi üç-dört yüz kıymetini bu kadar ağır tazyikat altında izhar eyledi. Ve bu müşevveş şerâit içinde vahdetinizi muhafaza eden hâlet‑i ruhiye, dünkü dâvâmı isbat ediyor.
Evet –temsilde hatâ yok– nasıl ki büyük bir veli, küçük bir ashab kadar hizmet‑i İslâmiye’de Ehl‑i Sünnet’çe mevki almadığı gibi; aynen öyle de “Bu zamanda hizmet‑i imaniyede hazz‑ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesânüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir veliden ziyade mevki alıyor.” diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatimi takviye ediyorsunuz. Cenâb‑ı Hak, sizlerden ebediyen razı olsun, âmîn… (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 308)…
-27-
Bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir veli, hatta bir kutub görünse…
Aziz, sıddık kardeşlerim, Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazreti Ziyaeddin hakkındaki mâlûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm.
- Kalben dedim:
Eğer perde‑i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir veli, hatta bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerâit altında iman kurtarmak hizmeti, her şeyin fevkindedir. Şahsî makamlar ve hüsn‑ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn‑ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannûa ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 297-98)
-28-
Temkinleriyle ve metânet ve itmînan‑ı kalbleriyle Risale‑i Nur şâkirtlerinin yüzlerini ak ettiler…
Aziz, sıddık kardeşlerim, Meyve Risalesi çok ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Ümit ederim, bir zaman büyük fütuhat yapacak. Sizler tam kıymetini anlamışsınız ki, bu dershâneyi derssiz bırakmadınız.
- Ben kendi hesabıma derim:
Bu kadar zahmet ve masrafımızın meyvesi, yalnız bu risale ve Müdâfaa Risalesi ve sizler ile beraber bir yerde bulunmak dahi olsa; o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musibetin on mislini de çeksem yine ucuz düşer…
- Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kat’î kanaatim gelmiş ki:
Risale‑i Nur ile kırâeten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezauf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbaba binâen, ben en ziyade Hüsrev’i ve Hâfız Ali, Tahirî’yi (rahmetullâhi aleyhim) sıkıntıda tahmin ettiğim hâlde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat‑ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. “Acaba neden?” der idim.
- Şimdi anladım ki:
Onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar. Mâlâyani şeylerle iştigal etmediklerinden.. ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından.. ve enaniyetten gelen hodfürûşluk ve tenkit ve telâş etmediklerinden, temkinleriyle ve metânet ve itmînan‑ı kalbleriyle Risale‑i Nur şâkirtlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risale‑i Nur’un mânevî kuvvetini gösterdiler.
Cenâb‑ı Hak, onlardaki nihâyet tevazu ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmil ettirsin, âmîn..(Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 308-09)
-29-
Münafıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır.
Kardeşlerim, Gaflet ve dünya-perestlikten çıkan dehşetli bir enaniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl‑i hakikat, –hatta meşrû bir tarzda dahi olsa– enaniyetten, hodfürûşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale‑i Nur’un hakikî şâkirtleri, buz parçası olan enaniyetlerini şahs‑ı mânevîde ve havz‑ı müşterekte erittiklerinden, inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.
Evet, münafıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı; böyle her biri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhası müşterek bir meselede böyle kaçınmak ve birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur.
Risale‑i Nur şâkirtleri, hıllet ve uhuvvet ve fenâ fi-l ihvan mesleğinde gittiklerinden, inşaallah bu tecrübeli ve münafıkâne plânı da akîm bırakacaklar. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 309)
-30-
İnşaallah, bu imtihanda dahi çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek..
Aziz, sıddık kardeşlerim, Eski zamanda bir şeyhin müridleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyasetçe telâş edip onun cemaatini dağıtmak istemiş.
O zât, hükûmete demiş:
“Benim yalnız bir buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz.”
O zât bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı.
O da emretti: “Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim müridim ise ve emri kabul etse, cennete gidecek.”
Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti; güya has bir müridini kesti, cennete gönderdi. O kanı gören binler müridler daha hiçbiri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar.
Yalnız bir adam dedi: “Başım feda olsun.” Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti, başkalar dağıldılar. O zât hükûmet adamlarına dedi: “İşte benim bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz.”
Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükürler olsun ki; Risale‑i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şâkirtlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle o zâyi olan bir buçuk adam yerine on bin ilâve oldu.
İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 309-10)
-31-
Münafıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn‑ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.”
Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkattan hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki müridleri terakkiye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukutta görmüş.
O zât ise ferâsetiyle bildi, o müridine dedi:
“İşte beni anladın.”
O da dedi: “Madem senin irşadın ile bu makamı buldum, seni bundan sonra daha ziyade başımda tutacağım.” diye Cenâb‑ı Hakk’a yalvarmış, o bîçâre şeyhini kurtarmış; birdenbire terakki edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid‑i hakikî kalmış. Demek bazen bir mürid, şeyhinin şeyhi oluyor. Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl‑i sadâkatin şe’nidir.
Münafıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn‑ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.” Her ne ise, musibette gerçi çok zararımız var, fakat umum Âlem‑i İslâm’ı alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukua gelen hâdiseler, ya siyaset‑i diniye veya başka sebepler ile umum Âlem‑i İslâm nâmına olamadılar. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 310)…
-32-
Sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl‑i dalâlete başını eğmez, mağlup olmaz diye kuvve‑i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur.
Aziz, sıddık kardeşlerim, Sizin tesânüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi; yalnız bize ve Risale‑i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-yı istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikate dayanmaya pek çok muhtaç bulunan avâm‑ı ehl‑i iman için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl‑i dalâlete başını eğmez, mağlup olmaz diye kuvve‑i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl‑i dünyaya ve sefâhete iltihaktan kurtulur. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 311)…
-33-
Sakın, sakın, münakaşa etmeyiniz! Beni bu sabırda taklit ediniz.
Aziz, sıddık kardeşlerim, Sakın, sakın, münakaşa etmeyiniz! Casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu hâlimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.
- Bir zaman Eskişehir Hapsi’nde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum:
Eski harb‑i umumîde Rusya’nın şimalinde doksan zâbitimiz ile beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasından, nasihatle gürültülere meydan vermezdim. Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç-dört adama dedim: “Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz haksıza yardım ediniz.” Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı.
Benden sordular:
“Neden bu haksız tedbiri yaptın?”
Dedim: “Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat‑i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enaniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır.”
- Kardeşlerim!
Siz, küçük mektuplar risalesinde medar‑ı teselli ve sabır ve tahammül için yazılan parçaları dikkatle ve tekrarla okuyunuz. Ben, en zayıfınız ve bu sıkıntılı musibetten en ziyade hissedarım. Çok şükür tahammül ediyorum ve bütün suçu bana yükleyenlerden hiç gücenmedim ve vahdet‑i mesele itibarıyla yalnız kendini müdâfaa ederek zımnen cemiyet ve suçu bize tahmil edenlerden dahi sıkılmadım. Madem kardeşiz, beni bu sabırda taklit etmenizi sizden rica ederim. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 311-12) …
-34-
Melek ve ruhânilerin ve insanlardan ehl‑i hakikatin ve ashab‑ı vicdanın ve iman‑ı tahkikî sahiplerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi suretinde görünüyorlar.
Aziz, sıddık kardeşlerim ve bu misafirhâne‑i dünyada arkadaşlarım,
Ben bu gece –Eski Said’in izzetli damarıyla– ellerimiz kelepçeli, beraber, mahkemeye süngülü neferât ile sevkimizi düşündüm. Şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki; hiddet değil, belki kemâl‑i iftiharla, şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lâzımdır. Çünkü zîşuur ve hadd ü hesaba gelmeyen melek ve ruhânilerin ve insanlardan ehl‑i hakikatin ve ashab‑ı vicdanın ve iman‑ı tahkikî sahiplerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kafilesi suretinde görünüyorlar.
Bunların teveccühü ise rahmet‑i ilâhiyeyi ve kabul‑ü rabbâniyeyi gösteren bu yüksek takdir ve tahsinlerine karşı, mahdut bir kısım serseri ve haylaz ve sefihlerin tahkirkârâne nazarlarının hiçbir ehemmiyeti olamaz. Hatta bir gün hastalık için araba ile gittiğim zaman, çok ağırlık hissettim. Ve sonra sizin gibi elim bağlı beraber gittiğim vakit, büyük bir inşirah ve mânevî bir ferah hissettim. Demek o hâl, bu sırdan ileri gelmiş.
Çok defa söylediğim gibi yine tekrar ediyorum ki; tarihte Risale‑i Nur şâkirtleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevap kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meşakkat çeksek, yine ucuzdur. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 312-13)…
-35-
Bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl‑i hakikat ve nesl‑i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhâniler dahi alkışlıyorlar.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yusufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl‑i hakikat ve nesl‑i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhâniler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var.
Fakat içinizde hastalıklı ve nazik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz, her birisine birer tesellici.. ve ahlâkta ve sabırda birer numûne‑i imtisâl.. ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş.. ve ders müzakeresinde birer zeki muhatap ve mücîb.. ve güzel seciyelerin in’ikâsında birer ayna olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 296) …
-36-
Pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârâttır.
- Aziz, sıddık kardeşlerim,
Sâir yerlere nisbeten en sıkıntılı ve en soğuk olan bu hapsin zahmet ve meşakkatini çeken, elbette bu hapsin sebebinde derecesine göre bir kaçınmak meyli olacak. Fakat onun zâhirî sebebi olan Risale‑i Nur’un o zahmet çekenlere kazandırdığı iman‑ı tahkikî.. ve iman‑ı tahkikî ile hüsn‑ü hatime.. ve şirket‑i mâneviye ile yüzer adam kadar a’mâl‑i sâliha, o acı zahmeti tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiyatı, sarsılmaz bir sadâkat ve sebatkârlıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârâttır.
- Şâkirtlerin dünya ile alâkası olmayan veya pek az bulunanları için bu hapis daha hayırlıdır, bir cihette hürriyet yeridir.
Ve alâkası bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarfedilen paraları muzaaf sadakalara.. ve geçirilen ömür saatlerini muzaaf ibadetlere çevirmesinden, şekvâ yerine şükretmeleri iktiza ediyor.
Ve fakir ve zayıf kısmı ise; zâten hapsin haricinde onlara faydasız sevaplar, mesuliyetli meşakkat verdiğinden; bu hayırlı, çok sevaplı, mesuliyetsiz ve arkadaşlarının mütekabil tesellileriyle hafifleşen meşakkat, onlar için medar‑ı şükrandır. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 307)
-37-
Sıkıntının verdiği evham ve me’yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azîmet ve sadâkate muhalif hareket eden kardeşlerimiz…
Aziz, sıddık ve sadık kardeşlerim, Ben birkaç gündür bir duamı değiştirdim. Şimdiye kadar bazen yüz defa tekrar ile
وَاغْفِرْ لَنَا
“lütfen bağışla kusurlarımızı…”
veya وَفِّقْ “muvaffak eyle” gibi dualarda
طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقِينَ
“sadık Risale‑i Nur talebeleri” cümlesinden (اَلصَّادِقِينَ) (“sadıklar”) kelimesini kaldırdım. Tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen.. ve sıkıntının verdiği evham ve me’yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr.. ve çekinmekle azîmet ve sadâkate muhalif hareket eden kardeşlerimiz o dualardan mahrum kalmasınlar. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 318)…
-38-
Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir.
- Aziz, sıddık kardeşlerim,
Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir..
- ve Risale‑i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet, öyle bir hasenedir ki bin seyyieyi affettirir.
Haşirde adalet‑i ilâhiye, hasenelerin seyyielere râcih gelmesiyle affettiğine binâen, siz de hasenelerin rüçhânına göre muhabbet ve afv muamelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asabîlik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşaallah, birbirinize sürurda ve tesellide yardım edip sıkıntıyı hiçe indirirsiniz. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 321)…
-39-
Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çilesi kadar kıymeti olduğu…
Aziz, sıddık kardeşlerim, Birbirinizi enaniyetle veya sadâkatsizlikle itham etmemek için, bir hakikati beyan etmek ihtar edildi.
Ben bir zaman enaniyetini bırakmış ve nefs‑i emmâresi kalmamış büyük evliyadan şiddetli bir surette nefs‑i emmâreden şikayet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat’î bildim ki; âhir ömre kadar mücâhede‑i nefsiyenin sevabdar devamı için nefs‑i emmârenin ölmesi üzerine onun cihâzâtı damarlara ve hissiyata devredilir, mücâhede devam eder. İşte o büyük evliyalar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikayet ederler.
Hem mânevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsas etsin. Hatta en büyük makamda bulunanlardan bazı zâtlara verilen büyük bir ihsan‑ı ilâhîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyade bîçâre ve müflis telâkki etmeleri gösteriyor ki; avâmın nazarında medar‑ı kemâlât zannedilen keşif ve keramet ve ezvâk ve envâr, o mânevî kıymet ve makamlara medar ve mihenk olamaz. Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çilesi kadar kıymeti olduğu hâlde; keşif ve mânevî hârikulâde hâlâta evliya gibi mazhariyetleri her sahabede olmaması, bu hakikati isbat ediyor.
İşte kardeşlerim, dikkat ediniz! Sizin nefs‑i emmâreniz, kıyas‑ı binnefs cihetinde, sû‑i zan noktasında sizleri aldatmasın; Risale‑i Nur terbiye etmiyor diye şüphelendirmesin. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 323) …
-40-
Onlara, o kısma teslim olmak; bir nevi intihardır, İslâmiyet’ten pişman olmaktır, belki dinden insilah etmektir.
- Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bir maârif vekili, perdeyi yüzünden kaldırdı ve küfr‑ü mutlakı başka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiğimiz müdâfaâtı daha almadan başka sâika ile o beyannâmeyi yazmış. Gerçi ben, o daireye göndermeyi düşünmüyordum. Fakat kardeşlerimizin tensibiyle onlara da göndermek hem münasip, hem lâzım olduğunu bu hâl gösterdi. Çünkü her hâlde bu derece ilhadda taassub taşıyan bir vekil, Ankara’ya gönderilen evrak ve mahrem risalelere karşı lâkayt kalmazdı. Birden, doğrudan doğruya cerhedilmez müdâfaâtlar başına vuruldu, çok iyi oldu. İnşaallah o dairede dahi Risale‑i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandıracak.
- Kardeşlerim!
Madem bir kısmın mahiyetleri bu tarzdır. Onlara, o kısma teslim olmak; bir nevi intihardır, İslâmiyet’ten pişman olmaktır, belki dinden insilah etmektir. Çünkü o derece ilhadda taassub etmiş ki; bizim gibilerden yalnız teslimiyetle ve tasannû ile razı olmuyorlar.
- “Kalbini ve vicdanını bırak, yalnız dünyaya çalış” derler.
İşte bu vaziyete karşı inâyet‑i rabbâniyeye dayanıp metânet ve sabır ve tevekkül ederek dört sandık Risale‑i Nur eczaları o merkeze yetişip, kuvvetli hakikatler ile galebe çalmasına dua etmekten başka çare yoktur.
- Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risale‑i Nur’dan çekilmekle ve onlara teslim ve hatta iltihak etmekle fayda vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi.
Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecavüze değil, belki tedâfüe mecburiyeti bildiriyor. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 325)…
-41-
Elbette bize en elzem iş…
Aziz, sıddık, sarsılmaz ve tevekkülün mahiyetini ve kıymetini anlayan kardeşlerim, Yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi ne okumak ve ne sormak merakım olmadığı hâlde, pek çok teessüf ile yalnız bir kısım zayıf kardeşlerimizin hatırları için bugün bir gazetenin bir bahsini gördüm.
- Bundan bildim ki; perde altında ve üstünde ehemmiyetli cereyanlar rol oynuyorlar.
Meydanda biz göründüğümüzden, bizler o cereyanlarla alâkadar tevehhüm ediliyoruz. İnşaallah, Risale‑i Nur’un dört sandık, kuvvetli cerhedilmez risaleleri ve pek kat’î müdâfaa defterleri, bizim hakkımızda hem iman ve Kur’ân, İslâm hakkında bir hayırlı netice verecekler. Biz onların dünyalarına karışmadık ve karışacağımızı hiçbir cihetle daha tesbit edemediler. Mecburiyetle bütün Risale‑i Nur’u Ankara tahkik için istedi.
Madem hakikat budur.. ve madem şimdiye kadar Risale‑i Nur’un hizmetinde inâyet‑i rabbâniyenin tecellisini inkâr edilmeyecek derecede gördük, her birimiz cüz’î ve küllî bunu hissetmişiz.. ve madem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidatı oluyor.. ve madem elimizden kazaya rıza ve kadere teslim ve hizmet‑i imaniye ve Kur’âniye ve nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî teselliden başka bir şey gelmiyor.
- Elbette bize en elzem iş, telâş etmemek ve me’yus olmamak..
- ve birbirinin kuvve‑i mâneviyesini takviye etmek ve korkmamak..
- ve tevekkülle bu musibeti karşılamak..
- ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir.
- Bu dünya hayatı, hususan bu zamanda, bu şerâit altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli…
(Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 325)…
-42-
Bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.
Aziz, sıddık kardeşlerim, اَلْخَيْرُ فِي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ [“Allah’ın kullarını sevk ettiği ve onlar için seçtiği her şeyde hayır vardır.”] sırrıyla bu meselemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, Âlem‑i İslâm’a ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı.
Şimdi ihtiyârımızın haricinde onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat’î hüccetler gösteren ve isbat eden Risale‑i Nur geçmesi, kemâl‑i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr‑ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerritleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurâne ve cür’etkârâne tecavüzlerini tâdil eder.
Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle, “Milyonlar kahraman başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun” ile bizim nihâyete kadar sebat edeceğimizi dâvâ etmişiz. Bu dâvâdan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümit ediyorum. Madem şimdiye kadar sabrettiniz, “daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye tahammül ve sabrediniz.
Her hâlde Meyve’deki kat’î hüccetler ile kabil‑i inkâr olmayan idam‑ı ebedî ve nihâyetsiz haps‑i münferit mesleğini müdâfaa etmek için Risale‑i Nur’a karşı anûdâne hareket edilmeyecek, belki musâlaha veya mütâreke çaresi aranılacak.
وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
[“Sabır, kurtuluşun ve sevincin anahtarıdır.”]
(Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 329)…
-43-
Biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar…
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bize zulmedenler, ellerinde hayat ve medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz‑ı hayata ehemmiyet vermemekle itham edip, mesul ederler, hatta idam ve ağır ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebep bulamıyorlar.
Biz dahi elimizde hayat‑ı bâkiyenin mukaddimesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup onların başlarına vurup intibaha getirmeye ve onların hakikî mesuliyet ve mahkûmiyetten ve idam‑ı ebedî ve dâimî haps‑i münferitten kurtulmalarına bütün kuvvetimizle çalışıyoruz. Hatta Ankara’ya giden şiddetli risaleler sebebiyle en ağır ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risaleler ile ölümün idamından kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim razı olurlar.
Demek biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahaneler arıyorlar. Fakat güneş gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat‑i mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehl‑i dalâlet hakkında otuz bin idam‑ı ebedî, otuz bin haps‑i münferit fermanlarını, ilânnâmelerini gösterdiklerinden, biz onlara karşı mağlup değiliz. Ne yaparlarsa yapsınlar.
فَإِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ
[“(Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse) bilsin ki, bunların teşkil ettiği Allah tarafı, mutlaka galip gelecektir.” (Mâide sûresi, 5/56)] âyeti on iki seneden beri en acınacak mağlûbiyetimiz zamanında dahi, cifir ve ebced hesabıyla galibiyetimize aynı tarihiyle müjde ediyor.
- Madem hakikat budur; biz şimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceğiz ki:
“Bu gözümüz önünde ve bizi bekleyen ölümün idam‑ı ebedîsinden ve karşımızda kapısını açan ve bizi cebr‑i kat’î ile çağıran kabrin karanlık haps‑i münferidinden kurtulmaya çalışıyoruz. Hem sizin de dehşetli ve çaresiz musibetten kurtulmanıza yardım ediyoruz. Sizin nazarınızda en büyük bir mesele‑i dünyeviye ve siyasiye, bizim nazarımızda ve hakikat cihetinde kıymeti pek azdır ve bilfiil vazifedar olmayanlara mâlâyani ve ehemmiyetsizdir ve kıymeti yoktur. Fakat bizim iştigal ettiğimiz vazife‑i zaruriye‑i insaniye ise, herkese her zaman ciddî alâkası var.
Bu vazifemizi beğenmeyenler ve kaldıranlar, ölümü kaldırmalı ve kabri kapamalı!” (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 330-31) …
-44-
Meşakkat ve mücâhede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören…
Aziz, sıddık kardeşlerim, Madem biz, çok emârelerle inâyet altındayız.. ve madem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risale‑i Nur mağlup olmadı, Maârif Vekili’ni ve Halk Fırkası’nı bir derece susturdu.. ve madem bu kadar geniş bir sahada ve meselemizi pek ziyade îzâm ile hükûmeti telâşa düşürenler, her hâlde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye bahâneler ile çalışacaklar…
- Elbette bize lâzım;
kemâl‑i teslimiyetle sabır ve temkinde bulunmak..
ve bilhassa inkisar‑ı hayale düşmemek..
ve bazen ümidin hilâf‑ı zuhuruyla me’yus olmamak..
ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!..
Evet, gerçi inkisar‑ı hayal, ehl‑i dünyada kuvve‑i mâneviyelerini ve şevklerini kırar. Fakat meşakkat ve mücâhede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören Risale‑i Nur şâkirtlerine inkisar‑ı hayal, gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor. Kırk sene evvel ehl‑i siyaset, bana bir cinnet‑i muvakkata isnadıyla tımarhâneye sevkettiler.
- Ben onlara dedim:
“Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum.
O çeşit akıldan istifa ediyorum.
وَكُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَلٰكِنْ عَلٰى قَدَرِ الْهَوٰى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ
[Herkes mecnûndur. Fakat boş şeylerle meşgul olma nisbetinde mecnûnluk derecesi farklılık arz eder.] kaidesini sizlerde görüyorum” demiştim.
Şimdi dahi beni ve kardeşlerimi şiddetli bir mesuliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risale cihetiyle arasıra bir cezbe, bir cinnet‑i muvakkata isnad edenlere aynı sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:
- Birisi:
Hadis‑i sahihte vardır ki; “Bir adam kemâl‑i imanı kazandığına, avâm‑ı nâsın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hâllerini mecnunluk, divanelik saymaları, onun kemâl‑i imanına ve tam itikadına delâlet eder.” diye ferman ediyor.
- İkinci Cihet:
Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selâmetleri ve necatları ve zulmetten kurtulmaları için değil yalnız bir divanelik isnadını, belki kemâl‑i fahir ve ferahla tamam aklımı ve hayatımı feda etmesini kabul ediyorum. Hatta siz münasip görürseniz, o üç zâtlara benim tarafımdan bir teşekkürnâme yazılsın ve onları mânevî kazançlarımıza teşrik ettiğimiz bildirilsin. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 334-35) …
-45-
Kardeş kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder.
Aziz, sıddık kardeşlerim. Ve hizmet‑i Kur’âniye’de ve imaniyede hâlis arkadaşlarım. Ve hak ve hakikat ve berzah ve âhiret yolunda ayrılmaz yoldaşlarım, Biz birbirimizden ayrılmak zamanı yakın olması cihetiyle, sıkıntıdan neşet eden gerginlikler ve kusurlar yüzünden, İhlâs Risalesi’nin düsturları muhafaza edilmediğinden, siz birbirinizle tamam helâllaşmak lâzımdır ve zarurîdir.
- Siz, birbirinize en fedakâr nesebî kardeşten daha ziyade kardeşsiniz. Kardeş ise, kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder.
Ben burada hilâf‑ı me’mûl ihtilâfınızı ve enaniyetinizi nefs‑i emmâreye vermiyorum ve Risale‑i Nur şâkirtlerine yakıştıramıyorum. Belki nefs‑i emmâresini terk eden evliyalarda dahi bulunan bir nevi muvakkat enaniyet telâkki ediyorum. Siz benim bu hüsn‑ü zannımı inat ile kırmayınız, barışınız!.. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 335-36) …
-46-
Risale-i Nur mağlup olmaz, bu memlekete yazık olur.
Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz: “Bu risalelerinle medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun?”
- Ben de derim:
“Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr‑ü mutlak olsa cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale‑i Nur’dan Gençlik Rehberi, gayet kat’î bir surette isbat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab edildi.
Bir müslüman, –el‑iyâzü billâh!– eğer irtidat etse küfr‑ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr‑ü meşkûkte kalmaz, ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet‑i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü geçmiş ve gelecek mevcudâtın ölümleri ve ebedî mufârakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisân‑ı hâlleriyle diyerek, o cehennemî hâlet, cennet lezzetine çevrilir.
- Madem hakikat budur, size ihtar ediyorum:
Kur’ân’a dayanan Risale‑i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlup olmaz, bu memlekete yazık olur. O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakikat‑i Kur’âniye’ye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr‑ü mutlaka eğmem ve bu hizmet‑i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem. (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 340-45) …
-47-
Bizi sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar.
Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife‑i vataniyem olması cihetiyle derim:
Böyle bize ve Risale‑i Nur’a az bir münasebetle taht‑ı tevkife alınmak, gücendirmek yüzünden vatana ve âsâyişe dindarâne menfaati bulunan pek çok zâtları idare aleyhine çevirebilir, anarşiliğe meydan verir.
Evet, Risale‑i Nur ile imanlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaattar vaziyete girenler yüz binden çok ziyadedir. Hükûmet‑i cumhuriyenin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasında faydalı ve müstakîmâne bir surette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek elzemdir. Şekvâmızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahanelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hatırımıza geliyor. (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 340-45)
-48-
Bize ilişen ya evhamından, ya garazından veya inadından ilişir.
Madem bir şeyi reddetmek başkadır ve onunla amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler bulunur.
Ve mecusi hâkimiyeti altında müslümanlar ve Hükûmet‑i İslâmiye‑i Ömeriye’de yahudiler ve hıristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet‑i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez. Ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz…
Ve madem âsâyişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen her hâlde, hiç şüphesiz gazetelerle ve dünya hâdisâtı ile alâkadar olacak, tâ kendine yardım eden cereyanları ve vaziyetleri ve hâdisâtı bilsin, tâ ayağını yanlış atmasın.
Ve Risale‑i Nur ise, şâkirtlerini o derece men etmiş ki, benim yakın dostlarım biliyorlar ki, yirmi beş senedir değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş. Şimdi on senedir katiyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyeti ve bolşeviğin istilâsından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat‑ı içtimaiyeden çekmiş. Elbette ve elbette, hikmet‑i hükûmet ve kanun‑u siyaset ve düstur‑u adalet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez. Ve ilişen, herhâlde ya evhamından, ya garazından veya inadından ilişir. (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 346-47) …
-49-
İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor, görüyoruz, hatta size acıyoruz…
Madem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim:
Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünkü ben kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve mâsum bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saadettir.
Risale‑i Nur’un binler hüccetleriyle kat’î imanım var ki; ölüm, bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar!
Kat’î biliniz ve titreyiniz ki; siz, idam‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferit ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor, görüyoruz, hatta size acıyoruz… Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her meselesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarurî ve kat’îsidir.
Acaba bu çareyi kendilerine bulan Risale‑i Nur şâkirtlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nur’u âdi bahaneler ile itham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar… (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 359) …
-50-
Her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur; hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münasebeti olmayan, bir siyasî cemiyet vehmini veren üç maddedir:
- Birincisi:
Eskiden beri benim talebelerimin benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş.
- İkincisi:
Risale‑i Nur’un bazı şâkirtlerinin, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen cemaat‑i İslâmiye heyetleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiş. Hâlbuki o mahdut üç-dört şâkirdin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet‑i imaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
- Üçüncüsü:
O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsait bulduklarından, fikren diyorlar ki; “Her hâlde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükûmetin bizim medenice nâmeşrû hevesâtımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet‑i siyasiyedirler.”
- Ben de derim:
–“Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde dâimî kalsaydı ve insanî vazifeler, yalnız siyaset bulunsaydı; belki bu iftiranızda bir mana bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi, siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksatlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye –ki şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez– haydi, böyle de olsa madem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur; elbette adliye kanunu ile bizleri mesul etmezsiniz!
- Son sözüm:
حَسْبِيَ اللّٰهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
“Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi, (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözetenidir).” (Tevbe sûresi, 9/129) (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 359-60) …