- Usûlüddin Ekseni
- Ne Usûl Ne de Üslup Feda Edilmeli
- Yarım Hekim Can, Yarım Âlim Din Götürür
- Güç ve İmkân Sahiplerinin Hakkı Kabulü
- Çağın Mütekebbirleri ve Hakkın Gür Sesi
***
️USÛLÜDDİN EKSENİ
°°°Önsöz°°°
Dilimizde, “bazen usûl asıldan önemli olur” şeklinde bir ifade vardır. Bunun geçerli olduğu en önemli alanlardan birisi de dindir. Yine bu bakımdan denilir ki;
– “Usûl bilenin dini sağlam olur.”
Çünkü Usûlüddinin bilinmemesinden kaynaklanan bir hata, bir düşünce, bir söz dinin aslına zarar verebilir. Özellikle günümüzde, kendilerini hâlâ müslüman sanan birçok kişinin dinle ilişkisi kesilir de farkına bile varamazlar. Bunun en yaygın örnekleri olarak, kendi görüş ve düşüncelerine katılmayan bir Müslümanı tekfir etmek, irtikap edilen bir harama onu yapanın kendilerinden olması sebebiyle helaldir demek, siyeseten ayrı düştükleri insanların mallarını ganimet addetmek vs. söylenebilir. Zaten önemli olan bu konu günümüzde daha bir önem kazanmıştır.
Usûlüddinin ve Usûl bilmenin ne demek olduğu şöyle açıklanıyor Pırlantada:
°°°°°°°°°°°
Usûlüddin, dinde temel olan asıllar, prensipler, ölçüler demektir. İnancın çerçevesini belirleyen esaslar, Cenâb-ı Hakk’ı tanıma adına ortaya konulan disiplinler, haşr u neşr mevzuunda dile getirilen genel mülâhazalar, varlık-insan ve Allah münasebetine dair serdedilen hakikatler vs. Usûlüddin’i oluşturur.
İman ve İslâm’ın Surları
İlk dönemlerde, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulmuş olan bu tür esaslar isimsiz müsemma olarak vardı. Fakat adı konulup bir disiplin olarak dile getirilmemişti. Daha sonra gelen İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî gibi âlimler, en önemlisinden daha az önemli olana doğru bir çizgi takip ederek kendilerine ulaşan bu hakikatleri hem sistematik bir yapıya kavuşturdu hem de yanlış anlama ve sapmaların önüne geçme adına tafsilatlı açıklamalar yaptılar.
İslâm’ın, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde nasıl hayata hayat kılınacağı, bu iki kaynaktan hüküm istinbat ederken hangi metotların takip edileceği, karşılaşılan problemlerin nasıl çözüleceği gibi Fıkıh Usûlü’ne dair konular da belirli bir dönemde isimsiz müsemma olarak bilinmiştir. Daha sonraki dönemlerde Fıkıh sahasının önde gelen âlimleri tarafından bu konular disipline edilmiş ve madde madde çerçevesi belirlenmiştir. Eğer bir insan, bu temel disiplinler yörüngesinde hayatını götürürse, –Allah’ın izni ve inayetiyle– hem yanılmaz, hem de çelişkiye düşmez.
İslâm’ın kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa hitap eden evrensel din olmasından dolayı, temel prensiplere bağlı kalmak şartıyla çağa göre farklı yorum ve içtihatlar ortaya konulabilir. Fakat bir kısım tarihselcilerin yaptıkları gibi, Kur’ân ve Sünnet’te vaz’ edilen hükümlere kendilerince bir kısım menatlar (hükmün kendisine bağlandığı vasıflar), illetler bulma, daha sonra bu menatların değiştiğini iddia ederek söz konusu hükümleri geçersiz sayma ve onların yerine yeni bir kısım hükümler vaz’ etmeye kalkışma doğru değildir. Çünkü bu takdirde Usûlüddin adına konulmuş rükünlerden uzaklaşılmış olur. İnsan bir kere bu temel disiplinlerden uzaklaşmaya başladığında, meselenin nereye varacağı belli olmaz. Ayrıca böyle bir hareket tarzı, insanın kendi düşünce dünyası adına bir başkalaşma yaşadığının da bir göstergesidir. Bir kere başkalaşan ise, ardı arkası kesilmeyecek şekilde kendisini başkalaşma çağlayanına salmış demektir.
İnsanı bağlı bulunduğu değerler mecmuasından en uç noktalara savurabilecek böyle bir başkalaşmaya maruz kalmamak için, başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere kültür mirasımızın temel kaynaklarına sımsıkı bağlı kalmak gerekir. Zira Kur’ân, Allah kelâmıdır. Hazreti Pîr, “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Bediüzzaman, Sözler s.33 (Yedinci Söz).) diyerek hangi şartlarda olursak olalım bizi doğru yola sevk edecek hidayet güneşinin Kur’ân-ı Hakîm olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.
Bu kudsî kaynaklardan çıkarılan temel disiplinlere aykırı olarak dinde yeni bir kısım şeyler ortaya koymak bid’atkârlıktır. Her bir bid’atta ise dalâlete giden bir yol vardır. O hâlde insan, ne düşüncesinde, ne tavır ve davranışlarında, ne ibadet ü taatinde ve ne de Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve yorumlamada bid’atkârlığa girmemelidir. Evet, peygamberlere –hâşâ ve kellâ– sadece Allah’ın kitaplarını bize getirmiş birer postacı nazarıyla bakmak bid’attir; Kur’ân ve Sünnet’in bize sunduğu çerçeve dışında sahabe-i kirâmı ve selef-i salihîni farklı bir kısım telâkkilerle ele almak bid’âttir; Mutezile ve Cebriye mezheplerinin Zât-ı Ulûhiyet’e isnat ettikleri yakışıksız bir kısım şeyleri kabul etmek bid’attir.
Mesela Allah’ın (celle celâluhu), bazı şeyleri yapmaya mecbur olduğunu ileri sürmek veya O’nun her işinde maslahata uymak mecburiyetinde olduğunu iddia etmek, dalâlettir. Çünkü اِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ “Allah dilediği şekilde hükmeder.” (Mâide sûresi, 5/1.); لَا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiyâ sûresi, 21/23.) âyetlerinin de işaret ettiği üzere Allah, tüm varlıkların yaratıcısı, rabbidir; her ne dilerse onu yapar ve herkesi yaptıklarından hesaba çeker; fakat kimsenin Allah’a hesap sormaya hakkı yoktur.
İşte Fıkhı doğru anlamak için Fıkıh Usûlü’nün ortaya koyduğu disiplinlerin anlaşılması çok önemli olduğu gibi, inanç mevzuunda bu tür inhiraflara düşmemek için de iyi bir Usûlüddin kültürüne sahip olmak çok önemlidir. Aralarında teferruata dair bir kısım farklılıklar olsa da, başta mezhep imamları, daha sonra da onların arkadan gelen tâbileri Fıkıh Usûlü’ne dair zengin bir birikim bırakmışlardır. Aynı şekilde İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî Hazretleri başta olmak üzere, daha sonra gelen devasa âlimler Usûlüddin mevzuunda eserler kaleme alarak, bizi yanılgılardan korumaya çalışmışlardır.
Gerek Usûl-i Fıkıh, gerekse Usûlüddin’e dair ortaya konulmuş olan bu disiplinlere bağlı kalındığı takdirde, zamanın getireceği yorumları sahiplenmede ve mevcut şartları dikkate alarak İslâm’ın içtihat ve istinbata açık alanlarını doldurmada muvaffak olunacaktır. Fakat bu temel disiplinlerin dışına çıkıldığı takdirde, zaman çok doğru okunsa ve çok güzel yorumlar yapılsa da, bid’atlara düşmekten kurtulunamayacaktır. [Dert Mûsikisi/Usûlüddin Ekseni]
***
️NE USÛL NE DE ÜSLUP FEDA EDİLMELİ
°°°Önsöz°°°
Bazen de, aynen usûlün asıl kadar önem kazanması gibi, üslup da usûl kadar önem kazanabilir. Bir müslümanın her söylediği elbette ki doğru olmalıdır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken iki hassas nokta vardır:
1. Yeri veya zamanı değilse, muhatabımızın anlayamayacağı, ya da kaldıramayacağı her doğru her yerde söylenmemeli,
2. Söylenenler de en uygun zamanda, söylenebilecek en güzel ve ikna edici bir üslupla ifade edilmelidir. Baştan tepkiye sebeb olacak bir söyleyiş biçimi tebliğ yerine tepki doğurur. Bundan sonra söyleyeceklerimizin önünü de kapatır. Ayrıca, Pırlanta Müellifi konuya bir başka noktadan daha yaklaşıyor ki şöyle:
°°°°°°°°°°°
Ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerleri dünyanın değişik yerlerine ulaştırma ve aynı zamanda onlardan alacağımız şeyleri alma mevzuunda da temel disiplinlere muhalefet edilmemelidir. Bu önemli hususa hassasiyet gösterilmediği takdirde bir kısım hatalara düşülebilir. Mesela muhatap olduğumuz insanlara belli hakikatleri anlatabilmek için gereksiz mümaşat ve müdarata girebiliriz. Yaptığımız işi, onları hoşnut etmeye bağlayabilir, onlara şirin görünmeye çalışabilir ve gönül dünyamızda insanların oturacağı sandalye sırasını belirlemede tercih hatasına düşebiliriz. Bütün bunlar, Usûlüddin prensiplerine aykırı hareket etme demektir. Zira Kur’ân-ı Kerim, bir mü’minin evvelen ve bizzat mü’minleri sevmesini, onları bırakıp da başkalarını dost edinmemesini emretmektedir. (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/28; Nisâ sûresi, 4/144; Mâide sûresi, 5/51.)
Fakat diğer taraftan bir mü’minin, mü’minler dışındaki kişilerle arasındaki münasebetleri bütünüyle kesmesi, onlara tamamen sırtını dönmesi de aynı şekilde temel disiplinlere aykırı bir hareket tarzıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ehl-i kitabın hepsinin bir olmadığı; onların içinde dosdoğru bir topluluğun olduğu ve gece Allah’ın âyetlerini okuyarak secde eden; (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/113.) hak ve hakikate çağıran; (Bkz.: A’râf sûresi, 7/159.) Kur’ân mesajını duyduklarında onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinden yaş boşalan insanlar bulunduğunu haber vermiştir. (35 Bkz.: Mâide sûresi, 5/83.) Dolayısıyla ehl-i kitabın hepsini aynı çizgide değerlendirmemek gerekir. Yine Cenâb-ı Hak,
لَا يَنْهٰيكُمُ اللهُ عَنِ الَّذ۪ينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِى الدّ۪ينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَـبَرُّوهُمْ وَتُـقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْۜ اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
“Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmekten, adalet ve insafı gözetmekten menetmez.” (Mümtahine sûresi, 60/8.) yüce beyanıyla, onlara iyilik yapmak suretiyle gönüllerine girmede bir mahzur bulunmadığını ifade buyurmuştur. Dolayısıyla konumları ve durdukları yer itibarıyla herkese karşı bir münasebet yolu bulup, onlarla münasebete geçme ve onların da size ulaşmasını sağlamaya çalışma takdir edilecek bir davranıştır.
Güzellikleri Takdimde Kuyumcu Hassasiyeti
Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına dağılan sevgi ve hoşgörü kahramanları, değişik kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşmakta ve iletişime geçmektedirler. Onların, iletişime geçtikleri muhataplarını önceden iyi okumaları gerekir. İlk önce muhatabın dünya görüşü, inancı, karakteri gibi hususlar hakkında bilgi sahibi olunmalı, söylenilecek sözlere karşı nasıl tepki verebileceği iyi hesap edilmeli, daha sonra söze başlanmalıdır. Fakat bu noktada da hassas olunması gereken husus, muhatabın ruhuna girebilme ve ona şirin görünebilme adına Usûlüddin’e aykırı hareket edilmemesidir. Bunun için hizmet erlerinin Kur’ân’ı ve onun tefsiri ve şerhi diyebileceğimiz Sünnet’i çok iyi bilmeleri gerekir. Bu iki kudsî kaynağın ve onların ortaya koyduğu temel disiplinlerin bilinmesi adına seminerler düzenlenmeli ve insanların bu konuda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır. Yoksa insanlara din anlatacağız diye kimi zaman bir kısım yanlışlıklara girilebilir, kimi zaman da Usûlüddin’e muhalif şeyler yapılabilir.
Başka bir husus da, başkalarının damarlarına basmak suretiyle onları tepki ve reaksiyona sevk etmemeli; Müslümanlığı küçük ve basit gösterecek her türlü tavır ve davranıştan da şiddetle kaçınmalıyız. Bu konuda Usûlüddin esaslarına bağlı kalmak için, siyer felsefesinin ve sahabe efendilerimizin takip ettiği yol ve yöntemin çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Mesela, Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), ulü’l-azm bir peygamber karşısındaki tevazu ve kemal-i faziletini ifade sadedinde insanlara şu hadise anlatılabilir: Bir sahabî efendimizle bir Yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü, Efendimiz mi üstün?” münakaşasında, sahabî, Yahudi’ye bir tokat vurur. Yahudi de gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şikâyette bulunur. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem),
– “Peygamberleri birbiriyle yarıştırmayın! Benim Hazreti Musa’dan daha faziletli olduğumu söylemeyin! Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” buyurur. (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikâk 43, tevhîd 31; Müslim, fezâil 157) [Dert Mûsikisi/Usûlüddin Ekseni]
***
️YARIM HEKİM CAN, YARIM ÂLİM DİN GÖTÜRÜR
°°°Önsöz°°°
İlimle irşad kavramları da özellikle iki noktadan iç içe kavramlardır.
Birincisi, her Müslüman bildiği doğruları bilmeyenlere anlatmakla mükelleftir.
İkincisi de, irşad adına bilmediği konulara girip yalan yanlış veya kifayetsiz bilgilerle insanlar yanlışa yönlendirilmemeli, ya sapıtmasına, ya da dinden soğumasına sebep olunmamalıdır. Bu açıdan düşünüldüğünde bu dine en çok zarar verenler, cahil Müslümanlar ile bilgili inançsızlardır. Tıpkı ahlaksız Müslüman ile ahlaklı kafir gibi. Her Müslümanın hem âlim, hem de kâmil bir insan olması elbette mümkün değildir.
Bu durumda yapılması gereken şey, hem kendi durumunu, hem de muhatabın durumunu dikkate alarak yapılması veya yapılmaması gereken ne ise ona dikkat etmek, ona göre davranmaktır. Tıpkı aşağıda ifade edildiği gibi:
°°°°°°°°°°°
Eskiden hak ve hakikate tercüman olmaya çalışanlar, içlerindeki muhasebe duygusunu canlı tutmak için, karşılaştıklarında birbirlerine, “Kaç insanın katilisin?” diye sorarlarmış. Yani, kaç insan senin atmosferine girdi de senin densizliğin yüzünden dinden uzaklaştı? Başkalarının katili olmamak için, öz beynimizi burnumuzdan kusmalı, bir yolunu yöntemini bulmalı asla usûl ve üslupta hata yapmamalı ve muhataplarımıza sunacağımız hakikatleri en imrendirici bir şekilde takdim etmeye çalışmalıyız.
Usûl ve üslup bilmeyen, Kur’ân’ın temel disiplinlerinden, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajından habersiz olan, selef-i salihîni doğru okuyamayan bir insan ister postnişin, ister irşat makamında görünen bir mürşit, isterse etrafında insanların halkalandığı bir şeyh olsun, onun, her zaman değişik oyun ve aldatmalarıyla şeytanın güdümüne girmesi mümkündür. Şeytan, böyle bir kişiye bazen harikulâdeden bazı şeyler göstermek, bazen de kulağına bir kısım sesler fısıldamak suretiyle bir tane doğrunun yanında ona on tane yanlışı kabul ettirebilir ve farklı inhiraflara sürükleyebilir.
Hâlbuki Usûlüddin’i bilen bir insan, vahiyle müeyyet olmadığının farkındadır. O, kulağına fısıldanan, gözüne görünen, kalbine duyurulan veya ihsaslarına seslenen bir şeyi, Kitap ve Sünnet ile test etmesi gerektiğini bilir. Eğer bu şey, Allah’ın kelâmına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sünnet-i Sahiha’sına veya selef-i salihînin bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları esaslara uygun düşüyorsa “baş göz üstüne” der, minnet ve şükür duygularıyla onu kabul eder. Aksi takdirde bunların hiçbirisine itibar etmez. Bu açıdan Usûlüddin’i bilmeyen insanların mürşid postuna oturmaları tehlikelidir. Nitekim Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretlerine göre İslâmî ilimlerden icazet almayan bir insana irşat vazifesi verilmez. Yani bu kişinin, sarf, nahiv ve meânî gibi âlet ilimlerini ve aynı zamanda Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Tefsir, Usûl-i Tefsir, Hadis, Usûl-i Hadis ve Usûlüddin gibi İslâmî ilimleri bilmesi gerekir.
Önceki dönemlerde hak ve hakikate tercüman olması için kendisine hilâfet verilecek kişilerde bu şartlar aranmış, âlim olmayan kimselere irşat vazifesi verilmemiştir. Günümüze gelindiğinde ise gelenekten tevarüs edilen tekke ve zaviye müesseselerini devam ettirme ve bu müesseseler etrafında toplanmış olan insanları kaçırmama gibi mülâhazalar, dinî ilimlerde mütebahhir olmayan ve yetkinliği de bulunmayan nâehil kimselere hilâfet verilmesine sebebiyet vermiştir. Bunun ise baytarın eline bıçak verip kalb hastası bir insanı bypas yaptırmaktan farkı yoktur. Halk arasında yaygın olan ifadesiyle söyleyecek olursak, “Yarım hekim can, yarım âlim din götürür.”
Bu itibarladır ki, irşat vazifesi yapmak isteyenlerin İslâmî ilimlerde donanımlı hâle gelmeleri, Usûlüddin’i ve Usûl-i Fıkh’ı iyi bilmeleri son derece önemlidir. Yoksa onlar, insanları irşat edeceğiz ve doğru yola çağıracağız diye yola çıksalar da, hiç farkına varmadan kendileri yanlışlara düşmekle kalmaz, arkalarındakileri de yanlıştan yanlışa sürükler dururlar.
Niyazî-i Mısrî’nin bir sözünü hatırlatarak konuyu noktalamış olalım: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…” [Dert Mûsikisi/Usûlüddin Ekseni]
***
️GÜÇ VE İMKÂN SAHİPLERİNİN HAKKI KABULÜ
°°°Önsöz°°°
Bu hayat, sadece Allah’ın emirlerine itaat ve itaatsizlik noktasından değil, ferdi olarak birbirimizle, klikler, gruplar, cemaatler ve milletler olarak da sürekli olarak doğrunun savaşını vermek zorunda olduğumuz bir imtihan meydanıdır.
Her zaman zalim, despot, hak hukuk tanımaz fertler bulunduğu gibi, daha genel anlamda ve çok daha büyük ölçekte aynı sıfatları taşıyan zümreler, gruplar da hep olagelmiştir. Hak ve hakikat adına bunlarla mücadele etmek hem din, hem insanlık adına bir sorumluluktur. Fakat bu mücadelenin nasıl yapılacağı da çok önemlidir.
Hayatı boyunca mezkûr güruhların hedefi olan mücadele, sabır ve aynı zamanda denge adamı olan büyük mağdur bu durumun açıklamasını ve mücadelenin nasıl yapılması gerektiğinin cevabını şöyle veriyor:
°°°°°°°°°°°
Her dönemde olduğu gibi günümüzde de kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerinden olmayan insanları ezmeye çalışan, onları kapıkulu gibi kullanıp, sırtlarından geçinen oligarşik bir azınlık vardır. Bu oligarşik azınlık, dünyayı kendilerine göre dizayn etmek ister; her şeyi kendi çıkarlarına, heva ve heveslerine göre değerlendirir; dolayısıyla kendilerinden başka kimseleri görmez ve onlara kapıkulu nazarıyla bakar. Şirzime-i kalîl sözüyle ifade edebileceğimiz, bu mağrur mutlu azınlık, ülkemizde var olduğu gibi İslâm dünyasının başka ülkelerinde de vardır ve gelecekte de olacaktır.
Ne var ki kast sistemindeki tabakalarda olduğu gibi kendilerini en üst basamakta gören bu insanların toplumu her zaman kendi vesayet ve hâkimiyetleri altında tutabileceklerini düşünmek de doğru değildir. Onlar, hususiyle dinî ve ahlâkî düşüncenin gerçek mânâda hâkim olduğu dönemlerde daralmış, büzüşmüş ve dar bir dairede kalmaya mahkûm edilmişlerdir. Fakat dar bir alana hapsoldukları, kuyruklarını kısıp inlerine çekildikleri dönemlerde bile toplumu esir almaya yönelik düşüncelerini korudukları, üstüne üstlük tahrip adına yeni bir kısım proje ve plânlar üretmeye devam ettikleri bir hakikattir. Fırsatı tam ele geçirdikleri dönemlerde ise hayata ait bütün alanları işgal ettikleri; kaba kuvvete başvurup, kendilerinden olmayan herkesi ezdikleri de başka bir hakikattir.
Bu duruma gelmelerini sadece onların temerrüt ve zulümlerine vermemek gerekir. Beri tarafta kitlelerin gafleti, zühulü ve onlarla mücadele edebilecek faziletli insanların birlik ve beraberlik ruhunu yakalayamamaları, hesapsız ve plânsız hareket etmeleri bu neticenin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar. Diyebiliriz ki istihkak kesb etmeyen hiçbir toplum, böyle zalimlerin tahakkümü altında ezilmez. Esasında maruz kaldığımız her türlü bela ve sıkıntıyı kendi hata ve kusurlarımızdan bilmek, bize Kur’ân-ı Kerim’in tavsiyesidir. Cenâb-ı Hak, Yüce Beyan’ında,
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ
“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Kaldı ki Allah pek çok şeyi de affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30.) buyuruyor. Bir insan bütün bütün aklını yitirmemişse bilerek kendisine zarar vermez. Fakat onun gafleti, ileriyi görememesi, nefis sevdasına düşmesi, makam ve paye peşinde koşması gibi bir kısım ihmal ve kusurları, “bile bile kendine zarar veriyor” dedirtecek ölçüde zarara sebebiyet verir. Eğer insan, irtikâp etmiş olduğu bunca hata ve günahına rağmen bir kısım güzelliklere mazhar oluyorsa, bütün bu güzellikleri Allah’tan bilmelidir.
Merhum Mehmet Âkif, dünyadaki tek hak sahibinin, “Hakkımı vermem!” diyen kişi olduğunu söyler. Bu açıdan, oligarşik azınlığın zulüm ve haksızlıkları karşısında, sadece bağırıp çağırmak, yaygara koparmak müspet bir netice vermez. Hakkını yedirmeme adına aklî ve mantıkî mücadele edilmeli, eğer hak kaybedilmişse istirdat etme adına elden gelen her türlü meşru gayret gösterilmelidir. Bu uğurda Kur’ân ve Sünnet’in tavsiyeleri doğrultusunda, hukuka riayet çerçevesinde ve adalet dairesi içinde mücadele ederek insanca yaşama hakları tekrar geriye alınmalıdır. [Dert Mûsikisi/Güç ve İmkân Sahiplerinin Hakkı Kabulü]
***
️ÇAĞIN MÜTEKEBBİRLERİ VE HAKKIN GÜR SESİ
°°°Önsöz°°°
Yine aynı konunun devamı olarak, yukarıda sözü edilen zümrelerin tahakküm, zulüm ve baskılarından kurtulmanın gerçekleşmesinin iki yolu olduğu, bunlardan birisinin zayıfların güçlenmesi, diğerinin de güçlülerin hatalarını anlayıp, gerçekleri görerek ıslah-ı hâl etmeleri şeklinde olacağı açıklanıyor. Tabii bu kendiliğinden olmayacak, usulünce ve yeterince mücadele yapılırsa gerçekleşecektir. Bu konuda bize düşen ise, ümidimizi kaybetmemek, mücadeleyi bırakmamak ve sonucu Allah’tan bilmek ve beklemektir.
Bu fasıl da aşağıda şöyle bağlanıyor:
°°°°°°°°°°°
Dün olduğu gibi bugün de dünyada sermayeyi, gücü, iktidarı ve bir kısım makam ve mansıpları elinde tutan kişiler halka bakarken yere bakıyor gibi, kendilerine bakarken ise göklere bakıyor gibi bakıyorlar. Günümüzde bunların sayıları o kadar fazladır ki, onlara oligarşik azınlık demek bile yeterli olmayacaktır. Elbette ki Allah’ın havl ve kuvveti karşısında onların gücünün hiçbir kıymeti yoktur ve O’na sığınanlar için de esasen hiçbir anlam ifade etmemektedir. Fakat bizim gaflet ve zaafımız neticesinde ortaya çıkan boşluk, o gücü anlamlı hâle getirmekte ve onlar da onu bize karşı kullanmaktadır.
Milletin sırtından geçinen bu tür zümrelerin hep bu hâl üzere kalacaklarını düşünmek doğru değildir. Bir gün onların arasından da yaptıkları zulümlere pişman olanlar, “tevbeler tevbesi” diyenler, duygu ve düşüncelerini değiştirenler ve insanca yaşama yolunu tercih edenler çıkabilir. Nitekim Devr-i Risalet-penahi’de bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Her ne kadar Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) başlangıçta inananların çoğunluğu Bilâl-i Habeşî, Ammar İbn Yâsir ve Abdullah İbn Mesud (radıyallahu anhum) gibi servet ve iktidar sahiplerinin yanında çalışan fakir insanlar olsa da, daha sonraki yıllarda Mekke’nin varlıklı kesiminden de bu nurdan halkaya dahil olanlar çıkmıştır.
Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk iman eden ve merkezi teşkil eden insanların kimliğine bakarak psiko-sosyolojik açıdan bir kısım tahlillere girebilirsiniz. Mesela ezilen insanların, içinde bulundukları kötü hayat şartlarından kurtulmak için bir halaskâr arayışı içinde olduklarını; Nebiler Nebisi’ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadakati, iffeti, yüksek fetaneti ve kararlılığıyla görünce kendileri için bir merci olabileceği düşüncesiyle O’na koştuklarını söyleyebilirsiniz. Veya bu insanların, dünya ile hiçbir alâkalarının bulunmaması ve kaybedecekleri pek fazla bir şeylerinin olmamasını göz önünde bulundurarak Allah yolunda hırz-ı can etmelerinin daha kolay gerçekleştiğini de düşünebilirsiniz.
Veyahut da zulüm altında inleyen bu insanlara, Allah Resûlü’nün engin şefkatiyle muamelede bulunması, bağrını açması, destek olması ve sahip çıkmasını, onların İslâm’ı daha hızlı bir şekilde kabullerinin bir sebebi olarak da görebilirsiniz. Bütün bunların haricinde fakr u zaruret içinde bulunan insanların böyle ezelî bir nura yönelişini bir sevk-i ilâhî olarak da değerlendirebilirsiniz. Ancak bu neticeyi hangi sebebe bağlarsanız bağlayın, ilk saffı teşkil eden kahramanların büyük çoğunluğunun fakir ve toplumun önde gelenleri tarafından hakir görülen insanlardan oluştuğunu görürsünüz.
Ne var ki, bir gün gelmiş, her fırsatta Müslümanların karşısına çıkan ve onları ezmeye çalışan toplumun önde gelenleri de Müslüman saflarına katılmışlardı. Mesela nübüvvetin altıncı senesinde Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı söylenen nâsezâ, nâbecâ sözler karşısında Hazreti Hamza’nın (radıyallahu anh) gayret-i insaniyesi coşmuş ve müşriklere başkaldırmıştı. Demek ki onun ruhunda bu cevher ve potansiyel vardı. Yiğitlik timsali bu zat, başlangıçta muvakkat bir tereddüt yaşamış olsa da, Müslüman olduktan sonra kendisini İslâm’a öyle bir bağlamıştır ki, Uhud’da şehit olduktan sonra ismi göklerde “Allah’ın aslanı” mânâsında “Esedullah” şeklinde yazılmıştır. Bir dönem temerrütte eşi emsali olmayan Ebû Süfyan, Mekke fethinden sonra Allah Resûlü’nün yanında yerini almıştır. Onun gibi müşriklerin elebaşlarından olan nice kimseler hakka teslim olup saf değiştirmişlerdir. [Dert Mûsikisi/Güç ve İmkân Sahiplerinin Hakkı Kabulü]
***