●GIYBETİN KÜFRE DENK OLMASI
●YAŞANMADAN ÖLÜNMEYECEK GÜNAH:SÛ-İ ZAN
●SOHBET ve MEKÂNLARI
●HASBÜNALLAH
●ZULME MEYLETMEYİN
●HARAMLARDAN UZAK DURUN
***
GIYBETİN KÜFRE DENK OLMASI
-Önsöz-
Günahlar, değişik açılardan yapılan değerlendirmelere göre çeşitlere ayrılırlar. Büyük-küçük, gizli-açık, kalbî-nefsî vb. Diğer bir açıdan da günahları, alıştığımız ve alışmadığımız günahlar olarak tasnif etmek mümkündür. Günaha alışınca artık o insana günah gibi gelmez. Büyük günah bile olsa hiç tüyü kıpırdamadan ve her istediği zaman onu irtikâp eder. İşte gıybet ve sû-i zan böyle günahlardandır.
Aşağıdaki âyet-i kerimde kullanılan üslûpla, onun altındaki Pırlanta açıklamalar beraber düşünüldüğünde durumun vehametini anlamak zor olmasa gerek. Şöyle ki:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّۚ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۜ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَح۪يمٌ
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat/12)
•••••
Gıybetin Küfre Denk Bir Günah Olması..!
“Gıybet büyük günahlardan biridir. Öyle ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurur:
إِيَّاكُمْ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّ الْغِيبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْنِي وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللهُ عَلَيْهِ، وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتَّى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ
“Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.” [Taberânî, Mu’cemü’l-evsat 6/348; Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306]
Meseleye Üstad Hazretleri’nin yaklaşımı içinde bakılacak olursa, gıybetin öyle nevi vardır ki, o, zinadan daha büyüktür. [24. Söz, Üçüncü Dal) Meselâ bir zümre-i sâlihînin veya belli bir cemaati temsil eden bir şahsın ya da helâllik alma imkânı kalmadığından dolayı vefat etmiş kimselerin gıybetini yapmak bu nevi gıybete girebilir.”
Külliyet Kesbeden Bir Cürüm
“Bazı ulema elfâz-ı küfürle alâkalı olarak diyorlar ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) zemmeden veya O’nun hakkında olumsuz şeyler konuşan bir insan tevbe etse bile tevbesi kabul edilmez. [İbn Kudâme, el-Kâfî 4/159; İbn Âbidîn, Hâşiye 4/232.]
Niçin? Çünkü Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) irtihal-i dar-ı bekâ buyurup ruhunun ufkuna yürüdüğünden O’nun gıybetini yapan bir insan için Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulup:
– “Hakkını bana helâl et” deme imkânı ortadan kalkmıştır. Aynı şekilde Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Âişe (radıyallahu anhüm) gibi nice sahabe-i kiram efendilerimizi hilâfet meselelerinden dolayı –hâşâ– merdut sayacak ölçüde o müstesna kametler hakkında ileri geri konuşanların hâlleri ağlanacak durumdadır. Çünkü bu azim günahı irtikâp edenler, büyük bir zümre-i salihînin gıybetini yapıyor ve onlar hakkında suizanda bulunuyorlar.
Artık gıybetini yaptıkları o zatlara gidip: – “Hakkınızda nâsezâ, nâbecâ sözler söylediğimiz için hakkınızı helâl edin!” deme imkânı da olmadığından dolayı, bu büyük cürmü işleyenlerin suiakıbetlerinden korkulur. Bilemeyiz, belki Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu olabilir. Fakat biraz önce zikrettiğimiz hadis-i şerif ve benzer nassları göz önünde bulundurduğumuzda –Allahu âlem– onların affa mazhar olma ihtimalinin uzak olduğu görülür.
Aynı şekilde gıybet, iftira, bühtan, töhmet ve benzeri günahlar, ferdî olmaktan çıkıp bir cemaat hakkında işlenirse, söz konusu cemaatin tek tek bütün fertlerinden helâllik alınmadıkça bu günahlar affedilmezler. Meselâ Kadirîler veya Şâzilîler hakkında onların bütününü itham edecek şekilde aleyhte konuşan bir insan koskocaman bir cemaat hakkında öyle korkunç bir gıybet etmiş olur ki, o şahsın affedilebilmesi için Abdülkadir Geylânî’den veya Ebû Hasan Şâzilî’den GÜNÜMÜZE KADAR GELMİŞ GEÇMİŞ binlerce belki milyonlarca İNSANIN BÜTÜNÜNDEN helâllik istenmesi gerekir.
Biraz daha açacak olursak, bir cemaatin bütünü hakkında söz söyleyen insan şayet gidip teker teker o fertlerin hepsini bularak onlar hakkında her ne dediyse onu şerh edip, “Ben, senin de içinde bulunduğun cemaat hakkında şöyle dedim. Senin de bu işin içinde hakkın var. Hakkını bana helâl et!” diyemezse –hafizanallah– kurtulamaz.
Nasıl ki dua külliyet kesbettiğinde kabul ediliyor. Aynen öyle de gıybet de külliyet kesbederek küllî bir gıybet olduğunda, hak sahiplerinin tamamından helâllik istenmeyince insanın o işin içinden sıyrılması mümkün değildir. Rabbim muhafaza buyursun, onca insanın vebalini alır, gıybet eden o şahsın sırtına yüklerler. Bu da, DENİLEBİLİR Kİ, küfre denk bir günahtır. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, bir topluluk veya cemaati temsil eden şahısların gıybetinin yapılması da bütün bir cemaatin gıybetinin yapılması gibidir. Meselâ birisi kalkıp, benim gibi basit ve sıradan bir insan için, “Bu adam şöyledir, böyledir” deyip aleyhte konuşsa bu ifade ferdî bir gıybet olur. Ancak öyle zatlar vardır ki, onlar külliyet kesbetmişlerdir.
Evet, onlar âdeta bir kutup gibi bütün bir cemaati temsil ederler. O zatların haysiyet ve şerefleri temsil ettikleri cemaatin haysiyet ve şerefiyle bütünleşmiştir. Siz onların adını andığınız zaman o çizgide düşünen insanların hepsi birden hatıra gelir. İşte bu gibi zatlar aleyhinde söz söylendiğinde bütün bir cemaatin gıybeti yapılmış olur.
Meselâ birisi kalkıp böyle bir insan hakkında, “onun aklı ermiyor” dese, bu mülâhazaya binaen –neûzü billâh– zinadan daha şedit bir günah işlemiş olur.” [Bkz: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/348; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306.] [Günahların En Münafığı: Gıybet / YAŞATMA İDEALİ]
***
YAŞANMADAN ÖLÜNMEYECEK GÜNAH:
SÛ-İ ZAN
-Önsöz-
Bütün bir toplum olarak, hattâ kocaman bir İslâm dünyası olarak müptela bulunduğumuz kalbî, rûhî, ahlâkî marazlardan birisi de sû-i zandır. Sû-i zan, kesin bir bilgiye dayanmaksızın bir Müslüman hakkında olumsuz düşüncelere sahip olmaktır. Bunun zıddı ise hüsn-ü zan olup, aynı durumdaki kişiler için iyi şeyler düşünmektir. İnsan sû-i zannında yanılmamış olsa bile günah kazanır. Çünkü konu kesinleşmeden hüküm vermiş, Allah’ın emrine muhalefet etmiştir. Hüsn-ü zanda yanılmada ise durum bunun tam tersidir. Çünkü bir mümin hakkında olumlu düşünmek, her müminin öncelikli görevidir. Gerçek ortaya çıktıktan sonra ise durum değişebilir.
•••••
Bu konuyla ilgili olarak Pırlantada yer alan açıklamalardan bazıları da şöyle:
Yaşanmadan Ölünmeyecek Günah : Sû-i Zan
“Hususiyle Allah ve Resûlü ile irtibatı olan, Kur’ân’la münasebeti bulunan, kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış inanan gönüller hakkında suizanda bulunmaktan, kusur arayıp onları ayıplamaktan fevkalâde sakınmak gerekir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ
“Kim, Müslüman kardeşini herhangi bir hata ve günahı işlemekle ayıplarsa o, bu ayıbı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/191.) sözleriyle ikaz etmiştir.
Bu açıdan bir insan, – “Ben falanlara şu ayıbı yakıştırdım ama ya millet de beni veya eşimi ya da çocuklarımı böyle bir şeyle ayıplarsa ben ne yaparım!” mülâhazası ile korkmalı, titremeli ve iki büklüm olmalıdır.
Evet, hakiki mü’min, her kim olursa olsun, başkaları hakkında çok dikkatli düşünmeli ve temkinli hareket etmelidir. Bilindiği üzere hep uyanık olma anlamına gelen teyakkuz, sofiliğin ilk basamağıdır. Mü’min, Allah yolunda yürürken sürekli gözleri açık olarak yürümeli, düşüncelerini mümkün oldukça hüsnüzanna bağlamalı, kat’iyen suizan günahına girmemelidir. Zaten Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de,
حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ
“Hüsnüzan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” (Ebû Dâvûd, edeb 81; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/297) buyurmak suretiyle bize yüce bir ufuk olarak hüsnüzannı göstermektedir.
Bununla birlikte yılan gibi zehirlemekten lezzet alan ve sürekli başkalarını boynuzlamaya çalışanlara karşı temkinli davranmayı ve onlara karşı setler oluşturmayı da ihmal etmemeliyiz. Fakat sizin bu konuda temkinli hareket etmeniz, hakkınızda türlü türlü komplolar plânlayan insanların hidayetleri adına duada bulunmanıza mâni olmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, elli senedir aleyhimde yazı yazan insanlarla ilgili aklıma Cehennem’e gitmeleri yönünde bir düşünce geldiğinde hemen, “Hayır yâ Rabbî! Bahtına düştüm, ne olur Cehennem’le onlara azap etme! Kalblerine iman koy, onları da imanla serfiraz kıl!” diye dua ediyorum. Fakat yaşadığınız mağduriyet ve mazlumiyetler karşısında Allah size farklı bir tercih hakkı da lütfetmiştir. İsterseniz, “Allahım, onların haklarından gel, onları hezimete uğrat, birliklerini paramparça hâle getir, cemiyetlerini dağıt, düzenlerini başlarına yık!” diyebilirsiniz. Bütün bunları söylemek sizin hakkınızdır. Çünkü
وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪
“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın” (Nahl/126) âyet-i kerimesi mucebince, birileri size işkence ediyor, eza ve cefada bulunuyor, değişik komplolar hazırlıyor, hile ve tuzaklar kuruyorlarsa, onları bozacak, tersyüz edecek, kendi başlarına dolayacak duada bulunmak da sizin hakkınız olur.
Bununla birlikte âyet-i kerimenin devamında, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” ifadeleriyle de –şahsî haklar noktasında– dişinizi sıkıp sabretmenizin, centilmenlikten vazgeçmemenizin sizin için daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur.” [İnsanı Baş Aşağı Götürecek Hastalık: Suizan /YOLUN KADERİ]
***
SOHBET ve MEKÂNLARI
-Önsöz-
Îman ve Kuran Hizmetinin temel dinamiklerinden birisi sohbettir. Sohbet, Efendimizin arkadaşlarını sahabe yapan iksirdir. Çünkü sohbette bilgi paylaşımından önce duygu, his, heyecan ve kanaat paylaşımı vardır. Sohbetlerde hâsıl olan mânevî atmosferin boyasıyla herkes kabiliyeti ölçüsünde o renge boyanır ki buna insibağ denir. Fakat sohbetin de bir âdâbı, bir çerçevesi vardır. İşte bu sohbetlerin nasıl olması gerektiği konusunda söyleyenlerden bir bölüm:
•••••
Sohbet Mekânları Tefekkür Meclisleri Olmalı
“..Bize düşen vazife, âfâkî ve enfüsî olmak üzere her iki tefekkür kanadını da çok iyi değerlendirerek oturup kalktığı meclisleri derinlemesine Allah’ın teşriî ve tekvinî âyetleri üzerinde durulan ve kalbin zümrüt tepelerinde dolaşılan yerler hâline getirmektir. Bu yapılmadığı takdirde meclisler laubaliliklerden kurtulamayacaktır. Laubaliliğin hüküm sürdüğü yerlerde ise insanlar sürekli –bağışlayın– dudu nineler gibi falanı filanı eleştirmekten, başkalarının kabahatleriyle meşgul olmaktan ve onun bunun gıybetini yapmaktan kurtulamazlar.
Bu tür dedikodularla meşguliyet ise hem zamanı, hem mekânı hem de atmosferi kirletir. Böyle kirli bir atmosferde ise tefekkür çimlenmesi gerçekleşmez. Esasen nefis ve hevasının akıntılarına kendisini kaptıran bir insan, varlığı doğru okuyup doğru yorumlamasını sağlayacak tefekkür mekanizmasının eline kement vurmuş ve onu felç etmiş demektir.
Söz buraya gelmişken, Medet Efendi’den bahsetmek istiyorum.
Kendisi, İkinci Abdülhamit’in yaveri bir binbaşı imiş. Bir zaman kendisiyle aynı yerde bulunmuştuk. O zaman ben on iki-on üç yaşlarında idim. O da yetmiş beş yaşında idi. İbadet ü taatında çok hassas, sakallı, nuranî bir zat idi. Ayrıca tam bir Osmanlı beyefendisiydi. 1908 yılında Sultan Abdülhamit (cennetmekân) hal’ edilince, ittihatçılar başkaları gibi onu da tımarhaneye atmışlar. Delilerin içinde kala kala kendisi de bir nebze aklî dengesini yitirmişti. Zaten mecnunlarla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalan biri onlarla aynı çizgiyi paylaşmaz ve onlara uyum sağlamazsa, problem hâline gelir ve oradaki deliler tarafından “deli” ilan edilir.
İşte, bir süre delilerin içinde kalan Medet Efendi, zaman zaman onların hâl ve tavırlarını naklederdi. Onlardan kimi eline bir ayna alıp Erzurum’u sel bastığından bahsedermiş, bir başkası soba deliğinde hazine yer aldığını anlatırmış, bir başkası da gazetede çıkan yazılara küfreder dururmuş. Delilere dair Medet Efendi’nin naklettiklerinden bu hâdiseden şu noktaya gelmek istiyorum: Şayet biz de oturup kalktığımız yerleri nuranî birer meclis hâline getirmezsek dünyevî-uhrevî faydası olmayan mevzuları konuşur durur ve sürekli gevezelikle zamanımızı heba ederiz.
Tıpkı tımarhanedeki insanlar gibi, birisi kalkar gereksiz bir söz eder, öbürü başka bir boş mevzuu dillendirir, başka birisi de kalkar bir başkasına verir veriştirir. Bunun sonucunda meclislerimizi verimsiz, bereketsiz çorak bir arazi hâline getirmiş, isyan deryasına yelken açmış ve –halk ifadesiyle söyleyecek olursak– eften püften meselelerle vaktimizi israf etmiş oluruz. Meclislerimizi iman meclisi hâline getirme dururken niye onu ruhtan, mânâdan yoksun bir kabristana çevirelim ki! İtaat vadilerinde dolaşma varken niye geriye dönüşü zor bir isyan deryasına açılalım ki! Niye meclislerimizde fırsatları değerlendirip değişik menfezler bularak oradan Kur’ân’ın değişik enginliklerine açılmayalım ki! İşte meclislerimizi bereketli kılmanın yolu sözlerin hep Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşüneceğimiz tefekkür zeminine çekilmesi, muhavere ve müzakerelerin hep sohbet-i cânana getirilmesidir. Gevezeliğe dalmak isteyen olursa, usûlünce ona da müdahale edilmeli ve
– “Kardeşim! Allah adına, Efendimiz adına söyleyeceğin bir söz varsa söyle, dinleyelim; yoksa bir kitap getir, onu okuyalım” demeli ve yürekleri hoplatacak, gözleri yaşartacak ve bize yeniden insanlığımızı hatırlatacak bir konu müzakere edilmelidir.
Mesela orada bulunanların birisinden Kur’ân okumasını ister, şayet okunan âyetleri izah edecek birisi varsa ondan da okunan kısmın tefsirini yapmasını rica eder ve böylece içimize inşirah salmış oluruz. Tefsir yapabilecek selâhiyette birisi yoksa getireceğimiz bir meal ve tefsirle okunan âyetleri anlamaya çalışırız. Zira anladıkça, tefekkür ettikçe, seviyesizlikten, düşüncede sığlıktan kurtulacak ve engince mülâhazalara açılacağız. Hasılı, tefekkür dinamiği sayesinde aczimizi, fakrımızı ve şükre ihtiyacımızı daha derinden anlayacak, mahlûkatı daha engin bir şefkatle kucaklayacak ve Allah’ın (celle celâluhu) izniyle şevk içinde hizmetimize devam edeceğiz.” [İnsanı Hakikate Ulaştıran Nurdan Helezon: Tefekkür /BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]
***
HASBÜNALLAH
-Önsöz-
‘Hasbiyallah’ Allah bana yeter, ‘hasbünallah’ ise Allah bize yeter demektir. Her şeyi, herkesi yaratan Allah (celle celâluhu) olduğuna göre, elbetteki Allah herkese yeter, her durum için yeter. Önemli olan bu gerçeğin farkında olmaktır. Özellikle zor zamanlarda insan bu farkındalık sayesinde, imanının ve tevekkülünün seviyesi ölçüsünde bunu hisseder ve yine o ölçüde sıkıntılarından kurtulur. Hz Bediüzzaman’ın sık sık yaşadığı bir hâlet-i ruhiye üzerinden bu konu şöyle özetleniyor:
•••••
Hasbiye Risalesi
“Hz. Pîr de, ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
âyetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu âyeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. Öyle ki, o, bu âyetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” (Bkz: 26.Lem’a,14.Ric; 4.Şuâ) ifadeleriyle dile getirmiştir.
Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar. Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar. Hatta zindandan çıkması bahis mevzuu olduğunda, o, yaptığı bereketli işi yarıda bırakmama ve orada bulunan insanlara faydalı olma adına zindanda kalmayı bile tercih edebilir. İşte asıl inşirah, asıl enginlik ve genişlik de budur. Yoksa kalb ve ruh dünyasında bir darlığa maruz kalan kişi, öyle stresler, öyle hafakanlar yaşar ve öyle anguazdan anguaza sürüklenir ki, bütün dünya kendisinin olsa yine de derdine çare bulamaz.
Evet, iç dünyası itibarıyla inkişafa eremeyen bir insan, her gün fabrikalarından bin tane yat, bin tane ferrari çıkarsa, dünyevî her türlü imkâna kavuşsa, yine de, yaşadığı sıkıntı ve kalb darlığından kurtulamaz. Asıl rahatlık ve mutluluk ise Allah’ın insan kalbine verdiği inşirahtır. Böyle bir inşiraha eren insanın başına dağlar cesametinde belâlar gelse, o, bunları kalbinde eriterek maytaplar hâline getirir ve etrafındaki insanlara da maytap zevki yaşatır.
Aslında yaşadığımız sıkıntıların sarsıntı emareleri hayal ufkumuza çarptığı, tasavvur ve taakkullerimizi hırpaladığı esnada, Hz. Pîr’in kalbine ilka buyurulan tecellîler bizim kalbimize de gelebilir. Bilhassa iman-ı kâmil ve ihlâs-ı etemm peşinde koşan ve her zaman Allah’la sağlam bir irtibat gayreti içinde bulunan bir insan, daha çok bu türlü tecellîlere mazhar olabilir. Fakat çoğumuz içimizin sesini dinlemediğimiz veya aklımıza gelen bu tür mevâridi her insanın aklına gelen sıradan şeyler gibi algılayarak önemsemediğimizden dolayı bu türlü tecelliyatı görmezden gelebiliyoruz. Büyük zatlar ise kendilerine gelen değişik tecellî dalga boyundaki mevâridin başıboş ve sıradan olmadığını görmüş, “Bunların mutlaka bir mânâsı ve bir hikmeti vardır.” diyerek onları önemli birer ihtar ve ikaz kabul etmişlerdir. İşte Hazreti Pîr de kalbine ilka buyurulan o cevheri çok kıymetli bularak hemen o mevzua yoğunlaşmış ve günde beş yüz defa hasbiye çekmeye başlamıştır.
Hz. Pîr, günde beş yüz defa bu âyeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır. O hâlde, biz de, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine iltica ederek, himmetimizi âli tutup günde beş yüz, belki bin defa
حَسْبِيَ اللهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
demeliyiz. Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usûl de takip edebiliriz: Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sûreleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, aramızda bölüştürerek okuyoruz; aynı şekilde hasbiye duasını da aramızda paylaşarak okuyabiliriz. Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, her birimizin amel defterine bin “hasbiyallah” akacaktır.” [Allah Bize Yeter /MEFKÛRE YOLCULUĞU]
***
ZULME MEYLETMEYİN
-Önsöz-
Zalim olmamak için zulmetmemek yetmiyor. Zalime yardım da zulümdür. Çünkü hiçbir zalim, yardımcıları ve destekçileri olmaksızın halka zulmetmeyi göze alamaz. Zalime yardım edenin, ilgili âyet-i kerime ekseninde onun cezasına da ortak olacağı şöyle anlatılıyor:
•••••
Zulmün Her Çeşidinden Uzak Durulmalı
“Âyet-i kerimede ise,
وَلَا تَرْكَنُۤوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ مِنْ أَوْلِيَۤاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
“Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur. Aslında sizin için Allah’tan başka hiçbir yardımcı ve sizi sahiplenecek hiçbir güç yoktur. Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz” (Hûd/113) buyurularak, Müslümanlara, küçük bir meyille dahi olsa zalimlere asla meyletmemeleri gerektiği vurgulanıp zulme girenlerin içinde yer almaları yasaklanıyor. Zira işlenen zulümlere ve onların sahiplerine az dahi olsa meyleden bir insan hiç farkına varmaksızın yavaş yavaş onların sürüklendiği levsiyatın içine düşebilir ki bu da bir yönüyle istikametten ayrılma demektir.
Esasında zulüm, Kur’ân-ı Kerim’de çok geniş olarak ele alınmıştır. Mesela bu kelime, kâfir ve münafıkların yaptıkları haksızlık ve taşkınlıkları ifade için kullanıldığı gibi, bir kısım Müslümanların yaptıkları yanlışlıklar için de kullanılmıştır. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur:
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُۤوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ أُۨولٰۤئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ
“İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’âm/82)
Bu âyet-i kerime nazil olduğunda sahabe-i kiram çok korkmuş, âdeta canları dudaklarına gelmişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Lokman Sûresi’nde geçen, إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ “Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokman/13) âyet-i kerimesiyle onları teselli etmiş ve yukarıdaki âyette kastedilen zulmün şirk olduğunu ifade buyurmuştur. [Bkz: Buhârî, enbiyâ 8, 41, tefsîru sûre (31) 1, istitâbe 1, 8; Müslim, îmân 197.]
BU AÇIDAN; Allah’ın yasaklarını çiğneme, emirlerine karşı lakayt kalma, insanları dinî vazifelerini yerine getirmekten alıkoyma, fitne ve fesada sebebiyet verme birer zulüm olduğu gibi, hak ve hakikati görmezden gelme, düşmanlık ve çekememezlik duygularıyla Müslümanlarla uğraşma, “adalet ve hak” deyip bunları yerine getirmeme, halkın hukukuna tecavüz etme, idarenin başına geçtiğinde insanların sırtından geçinmeyi bir hak olarak görme, milletin malını hortumlama gibi fiiller de zulüm kategorisi içinde yer alır. İşte âyette, zulüm çeşitlerinin tamamından uzak durulması emredilmekte; dahası bunları işleyenlere meyil de nehyedilmektedir.
Bu noktada, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus; zulmün sadece apaçık haksızlık ve taşkınlıklar olarak anlaşılmaması gerektiğidir. Dolayısıyla bilinmelidir ki, mesela, herhangi bir mevkide bulunan bir idarecinin kendi yakınlarını, taraftarlarını, kendisi gibi düşünen insanları kayırması, kollaması zulüm olduğu gibi, milletin arpa kadar dahi olsa malını yeme de bir zulümdür.
İşte âyet-i kerimede, hangi seviyede olursa olsun zulmeden bir insana meyletme, ateşin insana dokunması için yeterli bir sebep olarak gösteriliyor. Başka bir ifadeyle, yapılan zulmü görmezlikten gelerek zalimlerle beraber oturup kalkma, onlara imrenme, onların yerinde olmayı isteme gibi fiiller de “meyletmeyin” yasağına dâhildir.
Nitekim En’âm Sûre-i Celîlesi’nde,
وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِۤي اٰيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِه۪
“Âyetlerimiz hakkında alaylı tavırla münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir konuya dalıp gidinceye kadar kendilerinden yüz çevirip uzak dur!” (En’âm/68) buyurulmaktadır. Yani Kur’ân-ı Kerim, takdis ve tebcil edilecek değerleri nâsezâ nâbecâ sözlerle hafife alıp zulüm irtikâp eden insanların bulunduğu yeri terk etmemizi emretmektedir.
Evet, Cenâb-ı Hak bir taraftan istikameti hedef gösterip, taşkınlığa düşmekten Müslümanları men ederken, diğer yandan da zulüm ve haksızlığa meyletmeyi nehyetmiştir. Aslında niyetinde, yaşayışında, söz, tavır ve davranışlarında hep istikametin temsilcisi olan bir insan, zulüm ve haksızlığa da başkaldıracaktır.
Nitekim her çeşidiyle zulümden uzak durup istikamet üzere bulunmanın mükâfatını anlatan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَۤائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
“‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu; işte onların üzerine ceste ceste melekler inip ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad edilen Cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet/30 [İstikameti Muhafaza ve Zulme Meyletmeme / MEFKÛRE YOLCULUĞU]
***
HARAMLARDAN UZAK DURUN
-Önsöz-
Bir kötülüğü, bir günahı, bir haramı, bir ayıbı insanların çoğunun yapıyor olması onun mahiyetini değiştirmez. Ama İnsanlar bunu kendileri için bir mazeret, hattâ bir fırsat olarak kullanabiliyorlar. Elbetteki kaybeden yine kendisi oluyor. Aşağıda, Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla da konu ele alınıyor ve şu tavsiyeler yer alıyor:
•••••
Haramın Yaygınlaşması Bahane Olamaz
“..Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerimede helâl ve temiz rızıklardan yeme emredilmiştir. [Bkz: Bakara/57, 60, 168, 172; En’âm/118; A’râf/160; Enfâl/ 69; Nahl/114; Tâhâ/181; Hac/ 28, 36; Mü’minûn/ 51]
Bu ise daha başta insanın helâli araştırma istikametinde ortaya koyacağı bir ceht ve gayrete bağlıdır. Esasen her haramın başka haramlara bir çağrı olması gibi, her sevap da aynı zamanda daha başka sevaplara davettir. Çünkü her şey kendi cinsinden olan şeyleri talep eder ki, bunlar ona benzesin, onunla aynı karaktere sahip olsun ve ona arkadaş olsunlar. İnsanlar böyle olduğu gibi, davranışlarımız, işlerimiz, hareketlerimiz de kendilerine benzeyen şeylerin arkasından koşarlar. Bir âyette de [Bkz.: Nur sûresi,/26] işaret edildiği gibi, tabiatı itibarıyla kirli olan insanlar kirli şeyleri takip ederler; tabiatı itibarıyla temiz olan insanlar temiz şeyleri takip ederler.
Şöyle de diyebilirsiniz: Temizlik, güzellik ve tayyibat, başka güzelliklere çağrıdır; pislikler, levsiyat ve habaset de hep pis şeyleri davet eder. Dolayısıyla insan, helâlin peşinden gittiğinde ve bu konuda gayret gösterdiğinde zamanla hayır adına salih bir daire oluşacak ve o da hayatını bu istikamette sürdürecektir. Bu açıdan daha baştan helâl ve haram ayrımının iyi yapılması gerekmektedir. Maalesef günümüzde genel itibarıyla helâl-haramın birbirine karıştığı ve insanların bu konudaki hassasiyetinin zayıfladığı bir gerçektir. Fakat insanın, bir başkasının bu konudaki ihmalinin, kendisine hiçbir fayda getirmeyeceğini bilmesi gerekir.
Hz. Pîr’in ifade ettiği gibi, “Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.” (14.Söz, Hâtime) Bu açıdan, âlemin haram yemesi, âlemin harama bakması, âlemin haram konuşması, âlemin israf-ı kelamda bulunması, burada insan için bir teselli gibi görülse bile, ötede bunun insana hiçbir faydası olmayacaktır. Musibette başkalarıyla birlikte olmak, ötede insanın musibetini hafifletmez. O hâlde mü’mine düşen vazife, ağzına koyacağı her lokmanın nereden geldiğini, nereye gideceğini ve başına neler açacağını iyi hesap etmesidir.
Unutmamak gerekir ki, insanın bu mevzudaki dikkatsizliği ve laubalice yaşaması, ötede onun başına çok ciddi işler açacaktır. Orada insana arpanın yedide birinin dahi hesabı sorulacaktır. Vakıa biz arpanın yedide biri diyoruz ama Kur’ân-ı Kerim,
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ . وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görecektir” (Zilzâl/7-8) ifadeleriyle meseleyi atom ağırlığına bağlıyor. Buna göre atom ağırlığı bir hayrı olan, onun karşılığını göreceği gibi, bu ölçüde bir şerri olan da yaptığının karşılığını mutlaka görecektir.
Evet, ağızdan çıkan kelimelerin, mideye inen yiyecek ve içeceklerin, kulağa giren sözlerin, göze takılan görüntülerin vs. hepsinin hesabı ötede birer birer verilecektir. Burada insan ince hesaplara bağlı bir hayat yaşamazsa, ahirette çok ince hesaplar üzerinde durulur ve –Allah korusun– orada insanın iflahını keserler. O hâlde günümüzde bu konudaki hassasiyetini kaybedenler yiyip içtiklerini, kazanıp harcadıklarını yeniden gözden geçirmeli ve kendileriyle yeniden yüzleşmelidirler.” [Helâl Rızık–Salih Amel Münasebeti/MEFKÛRE YOLCULUĞU]