Pırlanta İkliminde Seyahat-10

●Hâdiseleri Doğru Görüp Doğru Okuma Gibi Bir Derdiniz Varsa…

●Hakikî Mü’min Sarsılsa da Devrilmez

●Musibetlerle İmtihan

●Musibetler Karşısında Peygamber Edebi

●Ümmet-i Muhammed’e Tenbih

●Hem Anlaşılır Olmalı Hem de Lisan Âbidesi Korunmalı!..

***

HÂDİSELERİ DOĞRU GÖRÜP DOĞRU OKUMA GİBİ BİR DERDİNİZ VARSA …

°°°Önsöz°°°

İnsandaki bütün duygular çift kutuplu. Sevgi ile nefret, korku ile cesaret, ümit ile ümitsizlik, iyimserlikle karamsarlık gibi. Bunlardan olumluluk ifade edenler bizi harekete geçirirken, olumsuz gibi görünenler ölçülü ve doğru kullanılırsa temkin ve tedbire sevk eder, etmelidir. Yani bunlar bir bisikletin pedalları gibidir ki hareket bu sayede mümkün olur. Yeter ki aralarında denge kurulabilsin, pedallardan birisi hep yukarıda, diğeri de hep aşağıda kalmasın. Peygamber Efendimiz’in (sav), bu değişken durumdan dolayı kendisinin münafık olduğu duygusuna kapılan Hazreti Hanzala’ya; “Bazen öyle, bazen böyle” demesini de bu çerçevede değerlendirmek mümkün. İşte bu durumun gerekliliği şöyle anlatılıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

NİKBİNLİK, hâdiselere iyi tarafından bakma, bazen güzel görünmeyen şeyleri dahi güzel görecek kadar iyimser olma demektir. Bu ruh hâleti bütünüyle kaldırılıp atılacak bir şey değildir. Çünkü Hazreti Pîr’in ifadeleri içinde meseleye yaklaşılacak olursa, güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır. (Hakikat Çekirdekleri) BEDBİNLİK ise, her şeyi olumsuz yanıyla ele alıp değerlendirme, hâdiseleri bütünüyle karamsar görme ve böylece ümitsizliğe düşme ruh hâlidir.

Bu mevzuda, beşerî bir realite olarak, tabiatımızın HER İKİ RUH HÂLİNE de açık olduğunu öncelikle kabul etmemiz gerekir. Evet, BAZEN HÂDİSELER, içimize inşirah verecek ölçüde lehimize zuhur edince; olaylar, kafamızda kurguladığımız geleceğimize, beklentilerimize, arzu ve hülyalarımıza uygun olarak cereyan edince hemen bir nikbinliğe gireriz. Her şeyi güzel görür, güzel değerlendirir ve “maşaallah, barekallah, tebarakellah” sözleriyle bu hoşnutluğumuzu dile getiririz. BAZEN DE bir mefkûre hâlinde canlandırdığımız, temelini attığımız, belki blokajını ortaya koyduğumuz, hatta karkasını yaptığımız bir kısım hayallerimizin sarsıntıya mâruz kaldığını gördüğümüzde, bu sefer de hâdiseleri karamsar bir bakış açısıyla değerlendirir ve neticede meselenin dehşetine ve ümit-şiken (kıran) oluşuna göre bir BEDBİNLİĞE gireriz.

Biraz önce ifade edildiği gibi beşerî bir realite olarak her iki ruh hâlini de bir mânâda normal ve tabiî kabul etmek gerekir. Zira DUYARLI BİR İNSAN olarak eğer bizim meydana gelen hâdiseleri görme, sezme, doğru okuyup doğru değerlendirme gibi bir derdimiz varsa, bunun sonucunda bazen NİKBİNLİK ESİNTİLERİYLE serinlememiz, bazen de BEDBİNLİK RÜZGÂRLARINA mâruz kalmamız tabiîdir. Bu durum münafıklar için söylenen “zıp orada zıp burada” şeklinde bir yörüngesizlik hâli demek de değildir, belki hâdiseleri doğru görüp doğru değerlendirmenin bir sonucudur. Bu noktada önemli olan ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus, her iki durum karşısında da irademizin hakkını vermek; hakkını verip bu tür duygular karşısında ifrata girmemektir.

MESELÂ Hazreti Pîr’in, Eşref Edip Bey’le son mülakatını bu perspektiften değerlendirebilirsiniz. Hatırlayacağınız üzere bu mülakatta Eşref Edip Bey, sorduğu bazı sorulara Üstad Hazretleri’nin şu şekilde cevap verdiğini nakleder:

– “Bana ızdırap veren, İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!” Aldığı bu cevap üzerine Eşref Edip Bey,

– “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve teselli vermiyor mu?” sorusunu sorar. Bunun üzerine Hazreti Pîr, büsbütün ümitsiz olmadığını ifade eder. Ancak hemen akabinde, dünyanın, büyük bir mânevî buhran geçirdiği ve bu buhranın bir veba, bir tâun felaketi gibi, gittikçe yeryüzüne dağıldığı tespitinde bulunur; bulunur ve bu istikametteki endişelerini dile getirir.

Görüldüğü gibi en büyük sarsıntılar karşısında dahi dimdik ayakta duran, her zaman çevresine ümit kaynağı olan ve bir ömür boyu sürekli etrafına ümit nefyeden Üstad Hazretleri, mevcut durum karşısında ümitsiz olmadığını ifade etmekle beraber, realitelere gözünü yummaz, acı gerçeklere dikkat çeker ve onlara neşter vurur.” (Tarihçe-i Hayat/613-617. Tahliller)

İşte, bu tavır, bu yaklaşım bir gelgit meselesi değil; realiteleri doğru görüp doğru okumanın bir neticesidir. [Nikbin – Bedbin ve Hakikatbin /CEMRE BEKLENTİSİ]

***

HAKİKÎ MÜ’MİN SARSILSA DA DEVRİLMEZ

°°°Önsöz°°°

Düşe kalka büyümek sadece çocuklara has bir durum değil. Yukarıda ifade edilen gerçeğin bir gereği olarak, biyolojik anlamda olmasa bile insan hayatı boyunca büyümeye devam edebilme potansiyeline sahiptir. Böyle olunca, hangi alanda olursa olsun büyüme yolunda olanlar düşme riskine maruz kalırlar. Burada da denge, düşmekle devrilmek arasındaki farkı bilerek yoluna devam etmek, düşse bile devrilmemektir. Bu günlerde, iliklerimize kadar yaşadığımız bu gerçeği bu açıdan değerlendirmeli, tekrar ayağa kalkıp şahlanacağımız konusunda asla şüphe etmemeliyiz. Mü’min olmanın bir gereği olan bu konuda da şunlar söyleniyor:

°°°°°°°°°°°

“Günümüzde de, hassasiyeti ölçüsünde insan.. Meselâ, milletin istikbaliyle alâkalı hemen her işin âdeta bıçak sırtında gittiği, birilerinin, insanımızın yıllar boyu çalışıp, didinip inşa ettiği güzellikleri gelip bir hamlede yıkmaya kalkıştığı; kalkışıp belli aralıklarla, bir kez daha isbat-ı vücut teşebbüsünde bulunduğu bir ortamda insanın endişeyle iki büklüm olmaması düşünülemez. DOLAYISIYLA hâdiseleri bu şekilde okuyup onların böyle bir sonuca doğru kayıp gittiğini gören bir insan, belli ölçüde bedbinlik esintilerinin tesiri altında kalabilir. Bununla beraber mutlaka bilinmesi gerekir ki, mü’min eğilip sarsılsa da asla devrilmez. Zira Sadık u Masduk Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) sahih bir hadis-i şeriflerinde mü’mini ekine benzetmiş ve onun, şiddetli rüzgârlar karşısında eğilse de, ardından kalkıp doğrulacağını ifade buyurmuştur. (Buhârî, merdâ 1, tevhid 31; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 58-60.)

Demek ki, her mü’min, hâdisenin dehşetine, ürperticiliğine ve onun arka planına ıttılaına göre belli ölçüde bir bedbinlik ve karamsarlığa mâruz kalabilir. Ama bir de bakarsınız ki, aynı insan beri tarafta Allah’ın izn ü inayetiyle farklı bir atmosfer içine girmiş ve “elhamdülillâh”, “eş-şükrü lillâh”, “el-minnetü lillâh” diyerek bu defa da bir nikbinlik meltemiyle inşiraha kavuşmuştur. Bu açıdan her iki ruh hâlini de bütün bütün görmezlikten gelmek, yok saymak, kabul etmemek yanlış olacağı gibi, bu iki hususta ölçülü davranamamak, dengeyi sağlayamamak, ifrata girmek de zararlı ve yanlıştır.

..Hazreti Pîr’in bu tür hâdiseler karşısında sergilediği tavır, ortaya koyduğu duruş dikkat çekicidir. Çünkü karamsarlığa dair duygu ve düşünceler hayal dünyasına gelip tosladığında, onun hemen, bu türlü duygu ve düşüncelerden sıyrılmasını bilecek kadar güçlü bir iradeye sahip olduğunu görürsünüz. Merhum Serdengeçti’nin tespitleri içinde, büyük devrilişlerin, yıkılışların, çöküşlerin olduğu bir dönemde sarsılmadan, dimdik ayakta duran birisi vardır ki, o da Hazreti Pîr’dir.

Ne var ki, o, mevcut duruma, tabloya baktığında onun arka planını da nazar-ı itibara alır ve mütedahil daireler gibi sağdan soldan yaklaşan bütün tehlikeleri görür. Dost olarak bilinen insanların içinde bile Müslümanlara hıyanet edecek, çelme takacak ve iftiraklarıyla onların sinesine bir zıpkın gibi saplanacak kimselerin olduğunun farkındadır. Hatta doğrudan doğruya hedefi mü’minler olan, her davranışı kasde iktiran eden, dine düşmanlık yolunda PLÂNLI, PROJELİ hareket eden insanları görünce, kendini realiteyi görmeme gibi bir aldanmışlığa kaptırmadan ama ümitsizliğe de kapılmadan aklıyla, mantığıyla ve iradesinin hakkını vererek bu tehlikeleri bertaraf etmeye çalışır.

Meselâ bir yerde çektiği onca sıkıntıdan sonra elhamdülillâh dediğini ifade eder. Hâlbuki onun başına gelen musibetler şayet bizim başımıza gelseydi, zannediyorum biz onların altında ezilir kalır, preslenir ve âdeta pestil olurduk. Fakat o, hiçbir zaman böyle bir duruma düşmüyor ve aynı zamanda hiçbir zaman çektiği sıkıntılardan şikâyette bulunmuyor. Mâruz kaldığı onca sıkıntıdan sonra, bakıyorsunuz, hemen bir nikbinlik ve sevinç izhar ediyor. Elbette ki, EHL-İ DÜNYANIN KENDİSİNE YAPTIĞI ONCA ZULÜM VE KÖTÜLÜK KARŞISINDA HİÇBİR ZAMAN İNANDIĞI MEFKÛREDEN GERİ ADIM ATMIYOR, hep bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Ancak onların bu ZULÜM ve BASKILARI KARŞISINDA kaderi tenkit etme gibi bir vartaya da asla düşmüyor; AKSİNE kendini sorgulayıp nefsini hesaba çekiyor.

Meselâ bir yerde onların zulmünü, iman hizmetini mânevî terakkiyatına alet etmeye bağlıyor. Hâlbuki mânen terakki etme, bir yönüyle, belki de pek çoğumuzun ulaşmak istediği bir meseledir. Çok az insan vardır ki; “Allahım benim hakkımda bir Şah-ı Geylânîlik takdir etmişsen, bahtına düştüm, ne olur, onu benden al ve bana, velilik, kutupluk, gavslık gibi mânevî pâyeler de gelse, bunları elimin tersiyle itecek kadar güçlü bir irade ihsan eyle! Çünkü bu gibi mânevî makamları talep etme, Seni talebin içine başka bir şey karıştırır. Oysaki ben saf, dupduru, berrak ve natürel olarak sadece Seni talep etmek istiyorum” der.

Evet, her zaman düz bir kul olduğunun şuurunda bulunmak ve Allah’a intisabını düz kullukta daha iyi duyup daha iyi hissetmek çok az insana müyesser olan bir anlayıştır. İşte, Hazreti Pîr, bu anlayışın insanıdır. Fakat mânen terakki etme, gözün açılmasıyla mârifet ufkunda bir üveyik gibi kanatlanıp tayeran etme her zaman insanın aklından, hayalinden geçebilir. İşte Üstad Hazretleri, sadece hayaline ilişen bu tür duygu ve düşünceleri bile, Zât-ı Ulûhiyet’e karşı umumi ve mutlak mânâda teveccühe mâni gördüğünden onları birer günah ve vebal saymış ve bu açıdan da başına gelen belâ ve musibetleri bu hususa bağlamıştır. Tabiî, bu şekilde davranmakla, aynı zamanda en kötü tablolardan bile çok güzel neticeler çıkarmasını bilmiştir.” [Nikbin – Bedbin ve Hakikatbin. CEMRE BEKLENTİSİ]

***

MUSİBETLERLE İMTİHAN

°°°Önsöz°°°

Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem; “Mü’minin misâli ekin gibidir. Ekini rüzgâr sallar durur. Mü’mine de belâ gelmekte devam eder. Münafıkın misâli ise erz ağacı gibidir. Kesil­medikçe sallanmaz” buyuruyorlar. [Müslim] En çok belâya, başta Peygamberler olmak üzere Allah’a en yakın kulların maruz kaldığı da düşünülürse, belâ ve musibetler karşısında mü’minle kafirin, mü’minle münafığın tavırlarının çok farklı olacağı, olması gerekeceği anlaşılır. İşte bu tavrın nasıl ve niçin öyle olması gerektiği şöyle açıklanıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

“İmtihan dünyasında yaşayan insan, her zaman bir belaya, felakete ve derde müptela olabilir. Bazen diğer insanlar ve arzî hâdiseler yol vermezler ona; bazen de çeşit çeşit musibetler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder. NE VAR Kİ, hakiki bir mü’min, görüp duyduğu bütün olumsuzluklar karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşer. HER HÂDİSEYİ müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başına gelenleri imtihan sayar; imtihanları tevekkül ve teslimiyetle karşılar, yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir ve sabr-ı cemil içinde Hakk’ın rızasını tahsil etme hedefine doğru ilerler.

Musibet karşısındaki temel disiplin, onun Cenâb-ı Hakk’ın emirber bir neferi olduğunu düşünmek ve şikâyet ifade eden sözlerden kaçınmaktır. Hususiyle musibetin gelip çarptığı ilk anlarda sızlanmaların şekvâya (şikâyete) dönüşmemesi için sükûtu tercih etmek lazımdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur.” (Deylemî, el-Müsned 1/421) beyanı istikametinde, inanan bir insan, eşya ve hâdiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir.

ASLINDA, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradî olarak susmak, hâdisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.

Her insan hemen her an türlü türlü musibetlerle karşı karşıyadır. Bilhassa iman dairesinde iç içe ızdıraplar ve küme küme mahrumiyetler saklıdır. Musibetin birinden kurtulurken, belini çatır çatır kıracak ikinci musibet, mü’minin başının üstünde hep hazırdır. Zira, insanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; âhiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir. –“Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23.) hadis-i şerifi de bu hakikati hatırlatmaktadır.

Aslında, Allah Teâlâ, her bela ve musibeti, neticesi itibarıyla mü’min kulları için bir rahmet vesilesi ve arınma vasıtası kılmıştır. Elverir ki, insan, zâhiren çirkin yüzlü hâdiseler karşısında kadere taş atmasın ve Cenâb-ı Hak’tan şikâyetçi olmasın. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, “And olsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık ya da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiklikle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara/155-156) buyurulmaktadır.

Özellikle belaya maruz kalınan vakitlerde, bütün varlığı yaratan Hâlık-ı Kevn ü Mekân’ın kendi mülkünde dilediği tasarrufu yapabileceğini düşünmek ve “Biz Allah’a âidiz.” diyerek malı, canı ve her şeyi Allah’a teslim etmek musibetlerin üstesinden gelmek için muazzam bir güç kaynağına dayanmak demektir. Bu itibarla da, musibetten hemen sonraki sükut ve tefekkür faslını, Allah’a iltica ve O’na arz-ı hâlde bulunma safhası takip etmelidir. [Kadere Taş Atma!..KALP İBRESİ]

***

MUSÎBETLER KARŞISINDA PEYGAMBER EDEBİ

°°°Önsöz°°°

Türkçemizde ‘dağına göre kar’ şeklinde bir deyim vardır. Cenâb-ı Hak kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemez. Fakat her kulun yük taşıma kapasitesi farklıdır. Aslında kişinin maruz kaldığı musibet ve sıkıntılar karşısındaki tavrı, onun seviyesinin de bir göstergesidir. Kırık Testide bu konu, en güzellerinden birkaç örnek zımnında şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

 “…Peygamberlerin başlarına da pek çok musibet gelmiştir; fakat, onların hepsi belalar karşısında kendilerine yakışan hâl ve tavırları ortaya koymuşlar; Allah’a teveccühlerinde hep edepli ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Meselâ;

Hazreti Âdem, neticesinde yeryüzü çilehanesine gönderildiği o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdir buyurup onu infaz ettin” şeklinde şikâyette bulunmayı hiç düşünmemiş, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf sûresi, 7/23.) sızlanışıyla kendi nefsinden şekvâ etmiştir.

Hazreti Eyyub, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” demeyi dahi peygamber edebine muhalif saymış; “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ sûresi, 21/83.) mahiyetindeki iç çekişiyle yetinmiştir.

Hazreti İbrahim, hastalıkları verenin kim olduğunu bildiği hâlde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuarâ sûresi, 26/80.) diyerek, doğrudan Hazreti Şâfî’nin şifa bahşedişine dikkat çekmiştir.

Hazreti Musa, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur!” demekten hayâ etmiş; sadece “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım!” (Kasas sûresi, 28/24.) arz-ı hâlini seslendirmiştir. Haddizatında, hiç kimsenin, hiçbir hâlinden şikâyet etmeye hakkı yoktur. Çünkü şekvâ bir yönüyle, hak iddiasında bulunmak ve o hakkın zayi olduğunu ileri sürmek demektir. Oysa, hiç kimsenin Cenâb-ı Hak’tan bir alacağı olamaz. Bilakis, her insanın üzerinde Allah’ın pek çok hakkı mevcuttur ki, hâlâ onların şükrü eda edilmemiştir. Öyleyse, bir insanın, kendisi Mevlâ-yı Müteâl’in hukukuna riayet edemediği hâlde, bir de hâlinden şikâyetçi olması ve böylece haksız bir surette hak iddia etmesi çok yanlıştır ve Allah’a karşı saygısızlıktır. Evet, Yüce Yaratıcı yegâne mülk sahibidir; O mülkünde istediği tasarrufu yapabilir. Hâlis bir kula yakışan, ilâhî icraattan şikâyet değil, her zaman kendisinden daha aşağı derecelerde bulunan biçareleri düşünüp hâline hamdetmektir; meselâ, eğer bir ayağı yoksa, iki ayağı da olmayanlara bakmak ve hamd duygusuna sarılarak şekvâdan kaçınmaktır.

Elbette âciz ve zayıf insan, musibet darbeleri karşısında şikâyet edercesine ağlar. Fakat, şekvâ Allah’a olmalıdır; Allah’ı kullarına şikâyet ediyormuş gibi bir tavır takınmak büyük hatadır. Musibetler karşısındaki şekvânın üslubu açısından, Hazreti Yakup’un (aleyhisselâm) “Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah’a şikâyet ederim.” (Yûsuf sûresi,12/86.) sözü çok güzel bir misaldir.

İnsan, başına gelen belaları bile kendi hata ve günahlarından bilmeli; halini Cenâb-ı Hakk’a arz ederek ve nefsinin oyunlarından dert yanarak istiğfara yönelmelidir. Belki, “Allahım, iyi düşünemiyorum, dengeli olamıyorum, isabetli karar veremiyorum; sebeplere riayette bir sürü hata ettiğim gibi, Senin ile münasebetimi de koruyamıyorum. Öyle yetersiz, o derece tutarsız ve o ölçüde çaresizim ki, beni düzeltirsen ancak Sen düzeltirsin Allahım!..” diyerek rahmet-i ilâhiyeyi celbetmenin yollarını araştırmalıdır. Hatta, insan falanın filanın tavır almasında ve kendisine haksızlık yapmasında bile bir hikmet aramalı; “Allahım, inanıyorum ki, Sen bana teveccüh ettiğin zaman, bütün gönül kapıları da benim için açılacaktır. Bana kusurlarımı telafi imkânı ver ve beni günahlarımdan arındır; böylece, bendeni kötü söz ve davranışlara muhatap olmaktan da kurtar!” diyecek kadar problemi kendi üzerine almalıdır.”

***

BU MUSİBETLERE MÜSTAHAKIZ!..

°°°Önsöz°°°

Başımıza gelen dert, belâ ve sıkıntıların, mutlaka bir günah ve hatanın, ya da hatalarımızın sonucu olması gerekmez. Cenâb-ı Hak kulunu dilediği zaman, dilediği şekilde imtihan eder. Fakat belki çoğunun böyle olması da muhtemeldir. Sebep ne olursa olsun, kulluk edebinin gereği bunu kendi kusurlarına bağlamaktır. Bizim tavrımızın ne olması gerektiği yönünden, konuya şu şekilde devam ediliyor yazının devamında:

°°°°°°°°°°°

“Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülâhaza, kadere taş atmamıza mâni olur; üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı hâline getirir. Aksi hâlde, –hafizanallah– “Falan şunu yaptı, filan şöyle davrandı!..” diyerek sürekli atf-ı cürümlerde bulunmaktan ve etrafta mücrim aramaktan kurtulamayız. Ya da “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?” demek suretiyle ilâhî icraatı ve kaderi tenkit etme küstahlığına düşmekten âzâde kalamayız. Aslında, “Bizim suçumuz ne, biz ne yaptık ki?” demek en büyük bir suçtur. İçinde yaşadığımız zaman ve şartlarda hemen her insan tepeden tırnağa bir kusur âbidesi olmuş gibidir. Herkes başına taşların yağması için mevcudiyetinin dahi yeterli olduğunu düşünmelidir. Evet, Hak karşısındaki konumunun farkında olan bir insan, başına gökten bir meteor gelip çarpsa ve kendisini yerin dibine batırsa, o zaman bile

– “Öyle günahkârım ki, bilmem bu taş hangi birine kefaret oldu; hem hamdolsun ki, Cenâb-ı Hak daha dünyadayken başıma taş yağdırdı da o günahımın vebalini Cehennem’e bırakmadı!..” demelidir.

Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülâhazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı mânevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır. ÖYLEYSE, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir. AYNI ZAMANDA, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir.

Hâsılı, şikâyetlerin ekserisi nankörlükten ve kanaatsizlikten kaynaklanır. Şükür, nimeti artırdığı gibi şekvâ da musibeti büyütür. İnsan, illa şekvâ edecekse, nefsini Cenâb-ı Hakk’a şikâyet etmelidir; çünkü, kusur ondadır. Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, “Eyvah! Ahh!.. Of!..” deyip âciz insanların rikkatini tahrik etmek mânâsızdır. “Ben ne ettim ki, başıma bu geldi?” demek ise, Hak karşısında nasıl olunması gerektiğini bilememe cehaletinin neticesidir ve büyük bir küstahlıktır. [Kadere Taş Atma!.. KALP İBRESİ]

***

ÜMMET-İ MUHAMMED’E TENBİH

°°°Önsöz°°°

Kur’ân-ı Kerim’in üslûbuna yabancı olmak, onu yanlış anlamaya sebep olabilir. Meselâ zahiren Hazreti Peygamberin (sallallâhu aleyhi vesellem) şahsına yapılmış olan hitaplar, bizatihi ona yapılmış ikazlar gibi anlaşılırsa, Peygamberliğin şanına yakışmayan ve itikaden doğru olmayan sapık düşüncelere yol açabilir. Bu hassas konu, doğrudan iman ve itikatla ilgili olduğu için çok önemlidir. Kalbimizin ibresini doğru yerde tutabilmek için, Kalb İbresi’ndeki şu açıklama da çok önem arzediyor:

°°°°°°°°°°°

“Usulüddin âlimleri Resûl-i Ekrem’e müteveccih olan hitapların çoğunda onun şahsında ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tenbihlerde bulunulduğuna kâildirler. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, ilk kez vaz’edilen ya da mükerreren nazara verilen pek çok emir ve yasak vardır ki, bunlar Peygamber Efendimiz’e hitaben dile getirilmiştir; fakat, bu türlü beyanlar, –hâşâ– o emir ve yasaklara göre davranmadığından dolayı İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kınama ve azarlama (itap) ifadeleri değil, vahy-i ilâhiye gereğince uymayan kimselerin mü’mince yaşamaları için birer davet ve ikazdır.

Evet, verilen bu emirler ve getirilen yasaklar, umumî hüküm bildiren ifadelerdir. Yoksa, –hâşâ– onların Resûl-i Ekrem tarafından tatbik edilmediğini ve söylenenlerin aksinin yapıldığını haber veren beyanlar değildir. Meselâ, Kur’ân, Peygamber Efendimiz’e “Namazı ikâme et!”, “Oruç tut!”, “Zekât ver!” demektedir. Bu cümleler birer emir cümlesidir, dolayısıyla da, bunları Rehber-i Ekmel Efendimiz’e karşı birer ihtar kabul etmek yanlıştır.

Aynen bunun gibi, Kur’ân-ı Kerim, Allah Resûlü’ne “Fakirleri yanından kovma!” (En’âm/52) demiştir. Fakat, bu söz de, hiçbir surette “Niçin fakirleri yanından kovdun veya kovuyorsun?!.” şeklinde anlaşılmamalıdır. Resûlullah’ın, bütün hayatı boyunca bu emre muhalif hiçbir hareketi görülmemiştir ki, bu emir, o harekete binaen gelmiş kabul edilsin. Bu itibarla da mezkur âyetlerde ilk muhatap İnsanlığın İftihar Tablosu olsa bile, asıl hedef kitlenin önce mü’minler sonra da bütün insanlar olduğu âşikârdır. Keza, Fazilet Güneşi (aleyhi ekmelüttehâyâ) inkârcılara tâbi olmaktan ve şirke düşmekten fersah fersah uzaktır. Ne var ki, bu apaçık hakikate rağmen, –daha önce de geçtiği üzere– Rehber-i Ekmel’e

– “Sakın inkârcılara arka çıkma!” (Kasas/86) ve

– “Sakın müşriklerden olma!” (Kasas/87) şeklinde hitap edilmiştir. (Bir yönüyle, bu ifadelerin meallerini,

– “inkârcılara arka çıkmazsın” ve

– “müşriklerden olmazsın” şeklinde vermek de mümkündür.) Zira, O’nun şahsında ümmeti uyarılmış; Allah’ın gönderdiği Kur’ân sayesinde doğru ile eğri açıkça belli olduğu için mü’minlerin yanlış yolda giden inkârcılara destek olmamaları, tevhid inancından asla ayrılmamaları ve şirk şâibesine sebebiyet verebilecek söz ve davranışlara kat’iyen yaklaşmamaları tenbih edilmiştir.

Bir de, bu âyetlerde kastedilen şirkin, puta tapma ve başka ilahlar edinme şeklindeki mutlak şirkten farklı olması melhuzdur. Aksi hâlde, mü’minlerin de hedef kitle sayılmamaları iktiza eder. Çünkü, inanan insanların puta tapmaları kat’iyen düşünülemez. Demek ki, mutlak şirkten başka izafisi ve itibarisi ile başka şirk çeşitleri ya da şirk şaibesi taşıyan sözler ve fiiller de vardır. Bu itibarla da, mezkur ilâhî beyanlarda, riya gibi şirk-i hafî kabul edilen çirkinliklerden de uzak durmanın lüzumu vurgulanmaktadır. Hiçbir kavlinde ve amelinde sunîliğin en küçüğüne dahi rastlanmayan, hayatını bütünüyle tevhid âbidesini ikâmeye adayan ve şirkin sadece kendisinden değil, fiilinden, cehdinden, gayretinden, azminden, niyetinden, taakkulünden, tasavvurundan ve tahayyülünden bile uzak yaşayan Allah Resûlü’ne hitaben “Sakın müşriklerden olma!” (Kasas/87) denilerek, bu konuda ümmetin ne ölçüde hassas davranması gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Bu açıdan da, bu ikazları biz kendi üzerimize almalıyız. Evet, şirkten men edilenlerin öncelikle biz olduğumuza inanmalıyız. Öyleyse, sabah-akşam “Allahım, bilerek ya da bilmeyerek şirke düşmekten Sana sığınırım. Şirk işmam eden duygu, düşünce, söz ve tavırlarımdan dolayı beni yarlığamanı dilerim. Şüphesiz Sen gaybı bilensin (benim gönlümden geçenleri de Sen bilirsin)(Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/403; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/7) diyerek Cenâb-ı Hakk’a sığınmalıyız.

Yine, bir başka âyet-i kerimede, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccihen “O hâlde, sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi gerçektir. Hem günahından istiğfarda bulun; sabah akşam Rabbine hamd ederek zikir ve ibadete devam et” (Mü’min/55.) buyurulmaktadır. Malumdur ki, Habîb-i Edîb Efendimiz’in sıfatlarından birisi de ismettir; o, Allah’ın inayetiyle günahlardan hep uzak yaşamıştır ve her türlü masiyetten korunmuştur. Öyle ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünya misafirliğinin ilk senelerinde dahi benzersiz bir iffet ahlâkı sergilemiştir. Ebû Talib der ki; “Onu yanımdan hiç ayırmıyordum; hatta çoğu gecelerde bile bağrıma basıp yatırıyordum. Bir sabah çamaşırını değiştirecekti ki, kendisine baktığımı gördü. “Amca! Lütfen sırtını döner misin; benim bedenimi kimse görmedi, sen de bakma bana!..” dedi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, bu sözü söylediğinde daha beş yaşındaydı ama O “tabiî iffet”, “tabiî ismet” ve “Allah ile tabiî irtibat” diyebileceğimiz bir halin sahibiydi. Beşerin ufkunda yalancı bir şafağın dahi çakmadığı bir yerde ve dönemde, O, gün ortası gibi bir aydınlık içinde yaşamıştı.

Dolayısıyla, O’nun kendi günahlarından dolayı istiğfar etmesi söz konusu değildir. Şu kadar var ki, böyle bir emri, Seyyidü’l-masumîn Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku açısından ve sübjektif mükellefiyet zaviyesinden değerlendirmiş ve “Acaba hangi hayalimden dolayı böyle ikaz edildim?” demiş olabilir. Kaynaklarda, bu hususla alâkalı bir bilgi görmedim; fakat, çok engin bir hassasiyete sahip olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) söz konusu tenbihi kendi üzerine alması ve ondan “Habibim, sen ki masum ve masûnsun, karakterini oluşturan iffet ve ismet surlarının ötesine hayalinle dahi olsa geçmemelisin!..” neticesini çıkarması muhtemeldir.

Nitekim, Güzeller Güzeli Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) günde yetmiş (Buhârî, daavât 3; Tirmizî, tefsîru sûre (47) 1.) ya da yüz defa (Müslim, zikr 41; Tirmizî, tefsîru sûre (47) 1.) istiğfar etmesindeki sır da, terakkide sınır tanımayışında ve sübjektif mükellefiyetin zirvesini tutuşunda aranmalıdır. O, devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir; kendi ufkuna yakıştıramadığı –bizim nezdimizde mahzursuz– bir hayal sebebiyle dahi istiğfar etmiştir. Bu itibarla da, âyetteki “İstiğfarda bulun!” (Mü’min/55) emri, Sâdık u Masdûk Efendimiz’in şahsında ümmetine müteveccihtir; mü’minlerin sabah akşam yarlığanma dilemeleri emredilmektedir.

Hâsılı; Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevcih edilen

– “Sakın inkârcılara arka çıkma!” (Kasas/86),

– “Sabret!.., Günahından istiğfarda bulun!..” (Mü’min/55) ve

– “Sakın müşriklerden olma!” (Kasas/87) şeklindeki hitapları birer itap gibi anlamak yanlıştır. Mümkünü vâki kılacak hiçbir hâdise yokken, Peygamber Efendimiz’de bir zaaf aramak, pek hatarlı bir düşünce kayması olsa gerektir. Allah (celle celâluhu), ezelde O’nu tesbit edip korumuştur. O’nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdolu hâle gelmiştir. Böyle bir Sultanlar Sultanı, semalara taht kurmuşken, O’nun topuğuna çamur bulaşacağına ihtimal vermek ya çamurun, ya da semalara taht kurmanın ne demek olduğunu bilmemektir. Bu itibarla da, ikaz görünümlü hitaplarda, başka mânâlar, değişik hikmetler aramak ve onların bağrındaki tebcil, takdir ve senâ mesajlarını kavramaya çalışmak lazımdır. [İkaz Görünümlü İlâhî İltifatlar. KALP İBRESİ]

***

HEM ANLAŞILIR OLMALI HEM DE LİSAN ÂBİDESİ KORUNMALI!..

°°°Önsöz°°°

Dil bir anlaşma vasıtasıdır. Herhangi bir anlamı, varlığı ya da kavramı, bizim uygun göreceğimiz herhangi bir kelimeyle ifade etmek mümkündür. Fakat bu durum, kelimelerin ilk vaz edildiği zaman için söz konusudur. Zamanla kelimeler, anlam ve kavramların gelişmesine paralel olarak esneklik, zenginlik ve âdeta canlılık kazanırlar. Yani kelimeler, o varlığın, anlamın ve kavramın bir zarfı olma durumundan, canlı bir deri, estetik bir sanat eseri olma hüviyetine yükselirler. İşte o zaman kelimelerle oynamak içindekilere zarar verebilir. Kalb İbresi müellifi ve bir kalb uzmanı olan mübarek zat, bu konuda da şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

“..Bugün maalesef, insanımız ana diliyle yazılanları anlayamamaktadır; çünkü, senelerdir bu dille oynayanlar, yabancı kelimeleri atma ve dili sadeleştirme bahaneleriyle onu bütün bütün bozmuş ve neslimizi kültürümüzün temel kaynaklarından uzaklaştırmışlardır. Cemil Meriç, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı olarak,

– “Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onun kitabını sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü ve eseri berbat ettiler.” demiştir. Heyhât ki, bizim dilimizin de derisi yüzülmüştür. Günümüzün insanı, yazılıp konuşulanların ağırlığından değil, üslupsuzluktan, uydurulmuş kelimelere rağbetten, okuma alışkanlığının azlığından, neredeyse hiç lügât kullanmadığından ve fikir cehdi ortaya koymadığından dolayı kendi değerlerimize ait düşüncelerin çok zengin ve çok olgun anlatıldığı kitaplara bile yabancı hâle gelmiştir.

Keşke, bugünkü nesil Elmalılı Hamdi Yazır, Kâmil Miras, Ahmet Hamdi Aksekili, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı, Şemsettin Günaltay, Cevdet Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi, Celal Nuri, Haşim Nahit gibi dil üstadlarının kitaplarını ve Risale-i Nur Külliyatı misillü eşsiz eserleri anlayabilseydi. Keşke, bilhassa gençler anlamakta zorlandıkları vakitler lügâtlerin yardımına müracaat etseler ve dil zevkimizi duymaya çalışsalardı. Zannediyorum, başlangıçta biraz zorlansalar da, kısa bir süre sonra güzel lisanımızın cazibesine kapılacak, artık çok derin mânâları hissetmenin hazzına varacak ve zamanla sathîlikten kurtularak daha engin mülâhaza ufuklarında dolaşma imkânını yakalayacaklardı.

Bir kere daha ifade etmeliyim ki; irşâdda mühim olan, verilmek istenen mesajın muhataplar tarafından en güzel şekilde ve eksiksiz alınmasını sağlamaktır. Bu da mesajın mümkün olduğu kadar açık, net ve pürüzsüz bir tarzda ifade edilmesine bağlıdır. Bu itibarla, sırf bilgili, kültürlü ve iyi yetişmiş bir insan olarak tanınmak maksadıyla, müphem, muğlak ve felsefe yüklü konuşup yazmayı âdet hâline getirmek büyük bir yanlışlık ve aldanmışlıktır. Samimi bir irşad eri, kendi kadrini yüceltmek için iğlaka başvurma gibi bir bayağılığa düşmekten uzak olmalıdır; bununla beraber, her seviyede insanın anlayabileceği bir üslûpla hakikatleri sunmaya gayret ederken, aynı zamanda onların ulviyet ve ciddiyetine halel getirmemeye de özen göstermelidir. Zira, anlaşılır olmak, dili bütün bütün yalınlaştırmak ve mânâdan, mefhumdan, muhtevadan fedakârlıkta bulunmak demek değildir. Belki, yazan ya da konuşan insan bir iki basamak inebilir; fakat, okuyan veya dinleyen kimse de birkaç basamak yukarıya doğru çıkmalıdır ki münasip bir yerde buluşulabilsin. İlim ve ihata açısından, birisi azıcık eğilmeli, öbürü de biraz yükselmelidir ki, hakikatler kadr ü kıymetlerine uygun olarak anlatılıp anlaşılsın.

Hasılı; “İnsanlara akılları nispetinde ve idrak seviyelerine göre konuşun!” (Deylemî, el-Müsned 1/398.) mealindeki hadis-i şerif tebliğ ve irşâdda vazgeçilmez bir kaidenin ifadesidir. Bir mürşit, sözlerinin halkın yüzde sekseni tarafından anlaşılmasını hedeflemeli ve yazılarını, konuşmalarını bu düşünceye göre örgülemelidir. Bu yüzde seksenin dışında kalan insanlardan bazıları serdedilen fikirlerin çok azını anlayabilirler; diğer bir kısmı ise, beyan tarzını ve anlatılanları hafif bulabilirler.

İrşad ve tebliğde, ekseriyetin idraki esas alınmalıdır; o yüzde yirminin hissiyatına bakılmamalıdır. Hele, herkes için anlaşılır olma bahanesiyle dilin canına kıyılmamalı, derisi yüzülmemeli ve şekli bozulmamalıdır; lisan âbidesi kendi ihtişamıyla her zaman korunmalıdır.” [Derisi Yüzülen Dilimiz KALP İBRESİ ]

Bu yazı 61 kez okundu