Pırlanta İkliminde Seyahat-11

●İnayeti Celbeden Vesileler

●Hakk’ın İnayetine Sunulan En Güçlü Dilekçeler

●Dünyada Aşılan Ukbâ Tepeleri

●Önemsiz Görüldükçe Büyüyen Günahlar

●Musibetlerin Asıl Sebebi

●Günahlarım Yüzünden Ümmet-i Muhammed’i Mahvetme!..

***

İNAYETİ CELBEDEN VESİLELER

°°°Önsöz°°°

Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerîmde, Kendisine yaklaşmak, yani rızasını kazanmak, mârifetine ermek için vesile aramamızı emrediyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide/35) Âyet-i kerimede geçen cihad da dâhil olmak üzere, Allah Teâlâ emrettiği için yerine getirilen her emir, yasakladığı için uzak durulan her haram birer vesileden ibarettir. Bu vesilelik gerçeğinin, amel boyutunun dışında bir de sıfat boyutunun olduğunu Pırlanta Müellifi şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

* “İ’lâ-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın rızası peşinde koşturan insanlar umumi mânâda Cenâb-ı Hakk’ın inayeti altındadırlar. Bununla beraber, bir kısım sıfatlar vardır ki, bilhassa onlar inayeti celbeder ve Mevlâ-yı Müteâl’in hususî lütuflarına zemin hazırlarlar. Bu sıfatların başında özellikle enbiyâ-yı izâm efendilerimize ait evsâf-ı âliye gelir; hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet vasıfları en mühim inayet vesileleridir.

Ömrünü doğruluk ve sadakât çarkı üzerinde döndürüp durarak, Cenâb-ı Hakk’a, Resûlullah’a, iman davasına, dinî hayata ve inananlara sadık kalan; güvenilirliği şahsiyetiyle bütünleştirerek, elinden-dilinden kimseye zarar gelmeyeceğini her tavrıyla ortaya koyup herkese emniyet telkin eden; hem tebliğ hem de temsil ile din-i mübînin ulvî hakikatlerini anlatmayı ve her fırsatı “emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker” istikametinde değerlendirmeyi hayatının gayesi bilen; irşad vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve sair duygulardan hiçbirini ihmal etmeyerek, bedevîsinden en medenîsine kadar herkesi vahyin aydınlatıcı tayflarından nasiplendiren; bütün bunları yaparken de günahlara girmemek, laubali davranmamak ve ciddiyetsizliğe düşmemek için azamî gayret göstermek suretiyle tam bir iffet âbidesi olarak yaşayan her insan ilâhî inayetin celbi ve temâdîsi adına çok önemli vesilelere tutunmuş demektir.

Evet, Enbiyâ-yı izâmın sıfatlarını zılliyet planında temsil eden insanlar inayete liyakat kesbetmiş sayılırlar. Bu âlî vasıfları korudukları sürece onlar da hususi hıfz ve riayete nâil olurlar. Diğer taraftan, sıfat açısından olduğu gibi amel bakımından da inayetin bir kısım vesileleri vardır: Bu amellerin başında Allah’a teveccüh gelir. Günebakan çiçeklerin güneşe yöneldikçe âdeta gülümsemeleri ve daha bir serpilip gelişmeleri misillü, insanlar da ancak yüzlerini Cenâb-ı Hakk’ın dergahına çevirirlerse hem şahsî hayatları hem de iman hizmetine müteallik işleri zaviyesinden inkişaflara erişebilirler. İnsan, hiçbir zaman gözünü O’nun kapısından ayırmamalıdır ki seviyesine göre nazar ve teveccüh esintilerinden istifade edebilsin. Yoksa, O’na teveccühte kusur eden, nazar-ı merhamet ve şefkatten mahrum kalır; ubûdiyetle O’na yaklaşma azminde olmayan da hizlâna uğrar. “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım” beyanı da bu hakikati ifade eder. Bu itibarla, ilâhî inayete mazhariyet, bilhassa Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh, teveccühte devam ve O’nun da bu mütemâdî yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşir.

İman hizmeti adına yapılan işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve tevazuun artması da inayet-i ilâhiyenin temâdîsi için çok önemli bir davetiyedir. Hâlis bir mü’min, her muvaffakiyetin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve ihsanıyla olduğuna yürekten inanmalı; böylece hem şirkten kurtulmalı, hem nefis ve şeytanın bencillik adına pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalı, hem de acz ü fakr duyguları içinde her zaman Mevlâ-yı Müteâl’e gönül bağlamalıdır. Evet, haddini bilmek ve acz ü fakr hisleriyle O’na yönelmek, ilâhi rahmet ve inayetin imdada yetişmesi için en makbul bir niyazdır.” [İnayet Altındayız!.. KALP İBRESİ]

***

HAKK’IN İNAYETİNE SUNULAN EN GÜÇLÜ DİLEKÇELER

°°°Önsöz°°°

Cenâb-ı Hakk’ın sebeplere ihtiyacı yoktur. Zaten onları da O yaratmıştır. Nitekim âhirette sebepler olmayacak, olacaksa bile dünyadakinden farklı olacaktır. Bununla beraber, bu dünyada madem Allah bunları yaratmış, o halde onlara uymak gerekir. Çünkü onları uyulsun diye yaratmıştır. Yanlış tevekkül anlayışıyla da ilgisi bulunan bu hususun, Onun inâyetine ulaşmanın önemli bir vesilesi olduğu, daha başka vesilelerle birlikte şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

“..Allah’ın (celle celâluhu) inayetine kapı aralayan önemli bir  husus da sebeplere riayettir. İnsan, esbâb dairesinde yaratıldığından, Müsebbibü’l-esbâba tam itimat etmekle beraber, her zaman sebepleri yerine getirmekten de mesuldür. Aslında, esbâba teşebbüs, fiilî bir duadır. Sebepleri gözetmek, isteneni îcad etmek için değil, beklenen neticeyi lisan-ı hâl ile Cenâb-ı Hak’tan dilemek için bir vaziyet almaktır. Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mücahede meydanında bir taraftan Mevlâ-yı Müteâl’e dua dua yalvarması, diğer yandan da birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurarak ve üst üste iki zırh giyerek sebepler planında gerekenleri yapması bu mevzuda çok önemli bir derstir.

..Allah’ın inayetine çağrı sayılabilecek önemli dinamiklerden bir başkası, ulaşılmak istenen hedef (rıza-yı ilâhî) istikametindeki gayretlerin hiç kesilmemesi, hep sürüp gitmesidir. Zira, çok çalımlı başladığı hâlde temsilcilerinin ya yorulmalarından, ya bıkmalarından, ya da ülfete takılıp çalışmayı bırakmalarından dolayı kısa sürede yıkılıp giderek birer tarihî malzemeye dönüşmüş nice dâvâlar vardır. Aksine, birkaç sâdık ve vefalı mümessilin, Cenâb-ı Hakk’ın inayetine davetiye mahiyetindeki sabırlı ve mütemâdi cehdleri sayesinde zamanla gelişip boy atmış ve dört bir yana yayılmış mefkûreler de az değildir.

..İnayet-i ilâhiyenin çok büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla; kendi değerleri itibarıyla toplanınca sadece on altı eden dört tane dört, eğer sırr-ı uhuvvet, ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verirlerse, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kıymeti kazanırlar. (21. Lem’a, 2. Düstur) Bunun gibi, on altı fedakâr kardeşin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi de ihlâs sırrı ile öyle ziyadeleşir ki, ayrı ayrı duran dört bin kişinin gücünden daha fazla olur. İnsanlık tarihine dikkatle bakılırsa, bu hakikate şahitlik eden pek çok hâdise görülebilir.

Bu cümleden olarak; Mute’de mücahede etmek üzere yola çıkan Zeyd b. Hârise komutasındaki müslümanların sayısı en fazla üç bin idi. Karşı cephede ise, Roma’nın mekanize birliklerinin de desteğiyle oluşan neredeyse yüz bin kişilik bir ordu vardı. Öyle ki, mü’minlerin her biri otuza yakın düşmanla savaşmak mecburiyetindeydi. Buna rağmen, hususiyle savaşın sonuna doğru komutayı devralan Hazreti Halid’in vesilesiyle ve tabiî ki Allah’ın inayetiyle, müslümanlar düşmana bir hayli kayıp verdirmiş ve bol ganimet elde ederek Medine’ye sağ salim geri dönmüşlerdi. Evet, ashab-ı kiram efendilerimizin azamî ihlâs içinde, aynı maksat etrafında bir araya gelmeleri ve vazife tutkusuna bağlı olarak, kardeşlik sırrıyla tek çizgi üzerinde birleşmeleri, onlara maddî güçlerinin çok çok üstünde bir kıymet ve mânevî kuvvet kazandırmıştı.

…“Allah’ın (kudret) eli, hepsinin ellerinin üstündedir” (Fetih/10) âyet-i kerimesiyle ve “Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir.” (Tirmizî, fiten 7; İbn Hibbân, es-Sahîh 10/438) hadis-i şerifiyle vurgulanan hakikat bir kere daha tecellî etmişti.

Sözün özü; her Kur’ân talebesi belli ölçüde inayet-i ilâhiyeye mazhardır. Şu kadar var ki, bu inayetin celbi ve devamı için, hem hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet sıfatlarıyla muttasıf olmak, hem de bilhassa Allah’a teveccüh, esbâba riayet, hizmette temadî ve ittifak arayışı misillü salih amellere yapışmak gerekmektedir. Bu hususlara dikkat eden bir Hak eri, iman hizmetinde hiç umulmadık anlarda sürpriz ihsanlara mazhar kılınacak, en olumsuz şartlarda dahi bir gizli el tarafından korunup kollanacak ve zâhiren çok çirkin görünen hâdiselerde bile maddî-mânevî pek büyük muvaffakiyetlere ulaştırılacaktır.” [İnayet Altındayız!.. KALP İBRESİ]

***

DÜNYADA AŞILAN UKBÂ TEPELERİ

°°°Önsöz°°°

Ahirette karşımıza çıkacak herşey dünyadan gidiyor. Yani onları önceden biz gönderiyoruz. Hattâ sırat bile burada geçiliyor. Oradaki geçiş buradaki geçişin bir temsilinden ibaret. O bakımdan, orada karşılaşmak istemediğimiz şeylerin buradan oraya taşınmaması gerekiyor. Bu durum sadece fiilî günahlar için değil bütün şuuraltı birikimimizle ilgilidir. Bir hadis-i şerifte yer alan bir cümleden yola çıkarak konuyu şöyle özetliyor kalb uzmanımız:

°°°°°°°°°°°

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ 

“Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.” (Deylemî, Müsned 5/339)

Azığını eksiksiz al ama yol boyunca sana lazım olmayacak yükleri boş yere yanında taşıma. Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında. Küfür, fısk, isyan yüktür; her bir günah ve hata yüktür. Bu itibarla, yükün hafifletilmesinden maksat, mâsiyetten sıyrılmak ve günahlardan arınmaktır. Önündeki zorlu engelleri, aşılması güç geçitleri ve sarp yokuşları düşün; belini bükecek ağırlıklarla katedemezsin o uzun mesafeyi. Elli, yüz, yüz elli kiloluk bir ağırlığı belki birkaç adım taşıyabilirsin; fakat, onunla kilometrelerce yürüyemezsin, onca yükle hedefe varmaya güç yetiremezsin. Öyleyse, öteye adım atarken dünyevî ağırlıklarından kurtulmalı, ahirette işine yaramayacak hiçbir şeyin hamallığını yapmamalı ve yükünü hafif tutarak yürüyüşünü kolaylaştırmalısın.

Öncelikle, dünya hayatında insanın karşısına çıkan her musibet bir sarp yokuştur. Şeytanın tuzakları ve nefsin arzuları, aşılması gereken birer tepedir. Mâsiyete karşı sabırdan salihât peşinde koşmaya kadar her hayırlı amelin önünde de zorlu geçitler vardır. Nefs-i emmare iradenin kolunu kanadını kırmak için her an insanın gâfil ve zayıf bir anını kollamaktadır. Bilhassa, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü hâline geldiği âhir zamanda sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak dahi zorlardan zor bir iş keyfiyetini almıştır.

Nitekim, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. “Sarp yokuş, bilir misin nedir?” dedikten sonra, “Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi, ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir mekânı olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.” (Beled/12-18) buyurmuştur.

Ölüm de, öbür âleme varıp uzanan müthiş bir geçittir. Aslında, âhiret geçitlerinden hepsi çok dehşet vericidir; kabir, suâl, mahşer, mizan ve Sırat gibi âhiret duraklarının her biri insanın canını dudağına getirecek mahiyettedir. Fakat, ölümün keyfiyeti bu durakları belli ölçüde mûnisleştirmeye ya da daha ürpertici hâle getirmeye vesile ve sebep olabilmektedir. Mü’mince ölen bir insanın mahşeri idrak edişi ile imandan nasipsiz bir tâli’sizin haşri yaşayışı birbirinden çok farklı cereyan edecektir. Tabiî ki, korteksini mâsivâ ile doldurmuş, şuuraltı müktesebâtını mal mülk düşünceleriyle oluşturmuş ve bütünüyle dünyevî mülâhazalara gömülmüş bir insanın ölüm ötesindeki hali de aynı çizgide şekillenecektir. Böyle bir zavallı, “Men Rabbuke?” sorusuna muhatap olunca, kat’iyen doğru cevabı veremeyecektir; zira, şuuraltı müktesebâtında bu suâle dair bir malumat bulamayacaktır. Duygu ve düşünce harmanında, elini attığı her yerde nefis, mal, mülk, şan ve şöhret kırıntılarına rastlayacak ama mârifet-i Sâni hesabına hiçbir semereye tevafuk edemeyecektir. Evet, kabirde “Men Rabbuke ve men nebiyyuke ve ma dînuke?” sorularıyla başlayan ahiret menzillerinin her biri bir akabedir; ne var ki, bunların aşılması daha dünyadayken azık hazırlamaya ve faydasız yüklerden kurtulmaya bağlıdır.

Söz gelmişken, nazara verilen hususların, hâdisenin kahramanlarına yakışması ve ibret verici olması yönüyle, zikredilmesinde fayda mülâhaza ettiğim bir menkıbeyi anlatmak istiyorum. Denilir ki: Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz, bir gün mescidde kabir azabına, Münker ve Nekir’in ilk sorgulama esnasındaki heybetli hâllerine ve berzah hayatına dair beyanda bulunurken, Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Ya Resûlallah, suâl anında şimdiki aklımız bize verilir mi?” diye sorar. Hikmetin Lisan-ı Fasîhi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, “Şimdiki aklınızla nasılsanız kabirde de öyle olursunuz” buyurur. Bu cevap üzerine Hazreti Ömer, “Böyle olduktan sonra, kabir suâliyle alâkalı korku ve elem çekmeye lüzum yoktur” der. Hazreti Ömer’in dâr-ı bekaya irtihalinin akabinde, bu hâdise Hazreti Ali’nin aklına gelir; “Bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek?” der. Cenâb-ı Hakk’ın aradaki perdeyi kaldırması neticesinde, Haydar-ı Kerrar, dostunun suâl anına muttali olur: Melekler heybetli hâlleriyle Hazreti Ömer’in yanına gelirler ve ona, “Rabbin kim? Peygamber’in kim? Dinin ne?” diye sorarlar. Ömer Efendimiz, meleklerin suâline yine bir soruyla mukabele eder;

– “Siz nereden geliyorsunuz?” der.

– “Yedinci kat semadan..” cevabı üzerine, bu defa,

– “Yedinci kat sema ile burası arasındaki mesafe ne kadardır?” diye sorar. Melekler,

– “Yedi bin sene..” derler. İşte o zaman, Hazreti Ömer, kendi ufkunu seslendirir ve,

– “Siz yedi bin senelik yoldan geldiğiniz hâlde Rabbinizi unutmadınız da, ben evimden çıkıp kabre gelinceye kadar Rabbimi, peygamberimi ve dinimi niçin unutayım?” der. Bu sırlı hâdiseyi müşâhede eden Hazreti Ali, “Allah’ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Ömer, sahiden davanın eriymişsin!” buyurur.

Evet, aslında ölüm, kabir, suâl, berzah, mahşer, hesap, mizan ve Sırat gibi akabeler, bir mânâda hep burada geçilmektedir. Ömür sermayesini ve sayısız nimetleri değerlendirebilenler, daha dünyadayken o sarp yokuşları dümdüz birer yola çevirmektedirler. Tevbe kurnalarında arınarak mâsiyet yüklerinden kurtulmakta ve sırtlarında fazla ağırlıklar taşıma zahmetine dûçar olmadan rahatça Cennet’e uçmaktadırlar.

O hâlde, sen de uhdendeki yükleri hafifletmeli ve dünyevî ağırlıklardan sıyrılmalısın. Bir gün senden ayrılacak ve ahirette fayda sağlamayacak şeylerle mânâsız uğraşmamalı, geçici işlere bağlanıp onlarda boğulmamalısın. Fâni âlemde bırakmak zorunda kalacağın makam, mansıp, pâye, şan, şöhret, mal ü menâl gibi sebeplere takılmamalı, âhirette senin için kurtuluş fermanı olabilecek vesileleri kollamalısın. Herkesin hakkını gözeterek yaşamalı ve görülmemiş hesapları ötelere taşıma sıkıntısından kurtulmalısın. Hem ibadet hayatına ait borçlardan hem de üzerindeki kul haklarından halâs olmalısın. Günahlarından dolayı istiğfara sarılmalı ve mahşerde seni terletebilecek her türlü sıkleti kabrin bu yanında bırakmalısın. Yoksa, ötede sana yardım edecek, yüküne omuz verecek kimseyi bulamaz ve tahammülfersâ ağırlıkların altında kalırsın.”[Dört Maddelik Nasihat… KALP İBRESİ]

***

ÖNEMSİZ GÖRÜLDÜKÇE BÜYÜYEN GÜNAHLAR

°°°Önsöz°°°

Günah işlememek elimizde değil. Çünkü hem içimizde azgın bir nefis taşıyoruz, hem de dışımızda şeytan gibi kışkırtıcı bir düşmanımız var.  Fakat tevbe etmek elimizde. Özellikle büyük günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu olmazsa tövbesiz affolunmaz. Günahlar, değişik açılardan bakıldığında farklı isimler alırlar. Büyük ve küçük günahlar ayrımı da bir açıdan bakıldığında ortaya çıkan bir tasniftir. Bunların mahiyeti ve bir günah irtikabından sonra yapılması gerekenler hakkında şunlar söyleniyor Kırık Testide:

°°°°°°°°°°°

“Kur’ân-ı Kerim’de, “Onlar, ufak tefek kusurları dışında, günahların büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınırlar” (Necm/32) mealindeki âyet-i kerime gibi küçük-büyük günah ayırımına, “kebîre” ile “lemem” farkına işaret eden beyanlar mevcuttur.

Lemem; kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, ısrarlı ve devamlı olmadan yapılan küçük günahlardır; hakkında mutlak bir ceza (hadd) bulunmayan ve işleyenin Cehennem ateşi ile tehdit edilmesine sebep olmayan seyyielerdir. Ne var ki, bu türlü masiyetler hakkında mutlak bir cezanın ya da Cehennem ateşi gibi tehdit edici bazı unsurların olmaması insanı aldatmamalıdır. Çünkü, küçük görüp önemsememek, işleye işleye alışarak bütünüyle gaflete dalmak ve masiyette ısrarlı olmak gibi sebeplerle en küçük isyan çukurları bile öldürücü uçurumlara dönüşebilir.

Ezcümle; bir insanı hafife alma ve kaş göz işaretleri yaparak onunla alay etme zâhiren küçük bir günah sayılır. Şayet, insan bir yanlışlıkla böyle bir hataya düşer ama hemen kabahatini anlayıp istiğfar ederse, bu masiyet “lemem” olarak kalır; fakat, günahta ısrar eder ve onu bir huy hâline getirirse, artık o seyyie bir kebire halini alır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de,

 وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

Veyl olsun her hümeze ve lümeze’ye!..” (Hümeze/1) denmekte; insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleriyle onlarla eğlenen kimseler kınanmaktadır. وَيْلٌ hem “yazıklar olsun” mânâsına gelmektedir, hemde Cehennem’in en derin deresinin ismidir. Dolayısıyla, mü’minleri ayıplayan ve el, kaş, göz işaretleriyle onları alaya alan kimselerin, bu günahta ısrar edip etmemelerine ve tevbe kurnasında arınıp arınmamalarına göre, “Yazıklar olsun!” itabından Cehennem azabına kadar uzanan bir çizgide muhtelif cezalara çarptırılmaları söz konusudur.

Bu itibarla, masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır.

 لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ ، وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الْاِسْتِغْفَارِ

Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” (Deylemî, Müsned 5/199; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/44) fehvâsınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, âdeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz. Evet, ısrar sebebiyle küçük günahlar büyük olur, tevbe edildiğinde ise, büyük günahlar küçülür ve affedilir. İnsan, en büyük bir cürmü işlemiş olsa da, hemen kendisini seccadesine atar, nedametle kıvranır, pişmanlık gözyaşları döker, gönülden istiğfar ederse ve hele yetmiş sene sonra aklına geldiğinde bile onu bir dakika evvel işlemiş gibi içinde ızdırabını duyarsa, hakiki tevbe etmiş demektir. Aksine, önemsemediğinden dolayı unuttuğu küçük günahlar teraküm edip büyüdüğü ve tevbe görmeden öteye intikal ettiği için ahirette insanın helâketine sebebiyet verebilir. Bu açıdan, günahın en küçüğünün dahi büyük sayılması ve hep hatırlanması, sevabın ise en büyüğünün dahi çok küçük addedilmesi ve hemen unutulması esastır.” [Şefaat Ya Resûlallah KALP İBRESİ]

***

MUSİBETLERİN ASIL SEBEBİ

°°°Önsöz°°°

Aslında her musibetin, her belanın bir mesaj yönü vardır. Bu mesaj doğru alınabilse, o musibet ve belâ büyük oranda musibet olmaktan çıkar ve faydalı bir uyarıcıya dönüşür. Materyalist bir mantıkla anlaşılması mümkün olmayan bu konuda da Kalb İbresi Müellifi şu açıklamayı yapıyor:

°°°°°°°°°°°

“Aslında, tekvînî emirler, bazen dar bazen de daha geniş dairede insanların ruh dünyalarına ve Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine göre cereyan etmektedir. Ne var ki, sellerin, depremlerin, çeşit çeşit âfetlerin ve hatta ekosistemin bütünüyle bozulmasının temel kaynağına inilemeyince, bunlar birer tabiî hâdise gibi kabul edilmekte ve dolayısıyla, bu hâdiseler vesilesiyle verilmek istenen mesaj doğru okunamamaktadır.

Hâlbuki, kâinat ağacının şuurlu ve iradeli meyvesi insandır. Bir yönüyle, insan tabiatın bağrında yaratılmış, gelişmiş ve hâl-i hazırdaki kıvama ermiştir; diğer yönüyle de, kâinat ağacındaki genel durum insan meyvesine göre şekillenmiştir. Bu itibarla, bir bakıma insan sebep olur, tekvînî emirler ve kâinat ise sonuç; bir bakıma da kâinat sebep olur, insan ise sonuç. Tekvînî emirler ile insan arasında bu şekilde bir içli dışlı olma meselesi söz konusudur. Onun için –meselâ– yer sarsılması ile insanlardaki sarsıntı arasında ciddi bir irtibat vardır. Ne ki, bu ancak iman gözüyle görülebilir.

Tekvînî emirlerde olduğu gibi, ferdî ya da içtimaî hayatta da, arzu edilen bazı şeylerin gerçekleşmemesi veya istenmeyen bir kısım hâdiselerin vuku bulması haddizatında insanların ruh dünyaları ile yakından alâkalıdır. Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla, musibetin gerçek sebebi insandır ve bu anlaşılacağı âna kadar sebep-sonuç açısından doğru yorumlar ortaya koymak mümkün olmayacaktır. Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır.

– “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek musibeti iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder” (Şûrâ/30) denilmektedir. Bu itibarla, mü’minlere gelen sıkıntılar, onlar için kefarettir. Fakat, günahların neticesi olmayan musibetler de yok değildir; meselâ, Allah’ın dinine hizmet yolunda çalışan bir kimsenin çektiği sıkıntılar, onun Allah katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir.

Dolayısıyla, diğer insanlar söz konusu olduğunda, musibetlerin onların günahlarından kaynaklandığını düşünmek suizan sayılır; hüsn-ü zanna memur olan mü’minlere yakışan, musibetler sayesinde başkalarının Allah’a kurbet mazhariyetine erdiklerine inanmalarıdır. Ne var ki, kendileri hakkındaki mülâhazaları hep, ‘Kuraklık ve kıtlık var; benim yüzümden!.. İşler yolunda gitmiyor; benim yüzümden!.. Falan mesele fiyaskoyla neticelendi; benim yüzümden!..’ şeklinde olmalıdır.” [Benim Yüzümden KALP İBRESİ]

***

GÜNAHLARIM YÜZÜNDEN ÜMMET-İ MUHAMMED’İ MAHVETME!..

°°°Önsöz°°°

Allah (c.c) sevdiği kullarına kendi hatalarını gösterir. Sevmediklerini ise başkalarının hatalarıyla meşgul eder. Kendi hatasını görmeyen için o hatadan kurtulma söz konusu olamaz. Önceki bölümde kısaca temas edilen bu konunun devamında, müşahhas bir örnek üzerinden konuya şu açıklık getiriliyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

“Bilindiği üzere; Hazreti Ömer Efendimiz döneminde büyük bir kıtlık oluyor. Öyle ki, insanların açlıktan ölmemeleri için yeme içme mevzuunda bir gıda nizamnamesi vaz ediliyor ve herkese belli ölçüde yiyecek içecek veriliyor. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Medine’nin en fakir insanı ne yiyip içiyor ve nasıl geçiniyorsa, benim hayat standardım da öyle olmalı!.” diyor; insanların ekseriyetinin zeytinyağına ekmek banarak beslenmeye çalıştığını öğrenince, kendisi de hep öyle yapıyor. Aslında, her zaman sade yaşayan Büyük Halife, o umumi nizamnameye uyma mevzuunda daha da hassas davranıyor. Kıtlık devam ettiği sürece et ve balık gibi lezzetli bir yemeği asla ağzına koymadığı gibi, umumî musibeti de kendinden biliyor ve, “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i açlıkla helâk etme!..” diye dua ediyor. Hazreti Ömer’in yanından hiç ayrılmayan Hazreti Eslem der ki: “Eğer kıtlık bir müddet daha uzayacak olsaydı, Mü’minlerin Emiri üzüntüsünden ölecekti!.. Onu çok defa, secdeye kapanmış olarak görürdüm; sürekli gizli-açık, sesli-sessiz münâcâtta bulunur ve ağlardı. Bazen bütün bütün hıçkırığa boğulur;

– ‘Allahım! Öyle zannediyorum ki, yağmursuzluk ve kıtlık benim günahlarım sebebiyledir. Ne olur, benim yüzümden Ümmet-i Muhammed’i mahvetme!’ diyerek âdeta inler ve hüzünle tir tir titrerdi.” İşte bu hal, bir basiret ifadesidir; Allah’tan kopmamış olmanın emaresidir. Kopuklardır ki, onlar olup biten olumsuz hâdiselerde hep atf-ı cürme sarılır, suçu başka sebeplerde arar ve başkalarını suçlarlar. Hiçbir zaman,

– “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı!..” demez ve hâdiselere bu perspektiften bakmazlar. Dolayısıyla da, istiğfar etme ihtiyacı duymaz, hatalarını telafi etme heyecanı yaşamaz ve Allah’a tazarruda bulunmazlar. Meseleyi kendilerine bağlamadıkları için asıl suçluyu asla bulamaz, başkalarında günah arama vebalinden de hiç kurtulamazlar. Bugün kaç insan vardır ki, tekvînî emirlerdeki değişikliklerden dolayı bile kendisini sorumlu tutsun; seccadesine koşup,

– “Ne olur Allahım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diye inlesin?!. Kaç insan vardır ki, inayet-i Rabbaniyenin ve rahmet-i ilâhiyenin kesilmesine sebebiyet verenlerden olduğuna inanıp istiğfar gözyaşları döksün?!. Evet, memleketin başına gelen belaları kendi günahlarından bilen ve İslâm’ın devasa meselelerinin çözülemeyişinde kendi hissesini düşünüp müteessir olan kaç tane insan mevcut ise, işte o kadar hakiki mü’min var demektir şu yeryüzünde!..

Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim b. Kasım, büyük âlim Muhammed b. Mukâtil’i ziyaret ediyor. Ona; “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor. O mütevazi insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!.. Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilâhî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mâni oluyor!..”

Ertesi sabah, Sâlim b. Kasım, bir kere daha Muhammed b. Mukâtil’in kapısına koşuyor. Şu kadar var ki, bu defa etrafına tebessümler saçıyor, sevinç içinde gelip heyecanla söze başlıyor ve şöyle diyor: Bu gece rüyamda Fahr-i Kâinat Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüm; buyurdular ki, “Allah Teâlâ insanların içine müthiş bir bela ve musibet salmıştı. Fakat, kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle el açıp dua eden Muhammed b. Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden def’ u ref’ etti!”

Görüyor musunuz kendini mesul tutmanın Hak katında ne büyük bir istiğfar ve tazarru yerine geçtiğini?!. Bir taraftan, kulun kendisine bakışını düşünün, diğer yandan da onun Allah nezdindeki kıymet ve değerine bakın!.. Anlıyor musunuz musibetlerin sebebini nefiste aramanın ve hacâletle kıvranıp tevbeye koşmanın insanı ne ölçüde yücelttiğini?!.” [Benim Yüzümden KALP İBRESİ ]

Bu yazı 70 kez okundu