120-) Kalb Kasveti-Huşu, Haşyet Ve Kalb İnceliği

KALB KASVETİ

°°°Önsöz°°°

İnsan, biri cismanî biri de ruhanî, yani manevî ve kalbî yönü olan çift yönlü bir varlıktır. İnsandaki kalb iki manada kullanılır. Birisi vücuda kan pompalayan, sebepler planında onun yaşamasını sağlayan maddî, cismanî alet, diğeri his ve ihsaslarımızın, manevî hayatımızın merkezi bulunan batınî (içsel) kalbimiz. İnsan için esas olan bu ikinci kalptir. Çünkü diğeri bütün canlılarda vardır. Aşağıda söz konusu edilecek olan da budur. Bu kalbin değişik halleri vardır ve bunlardan birisini kısaca şöyle anlatıyor Muhterem Hocamız:

°°°°°°°°°°°

Kalb kasveti, kalb katılığı demektir. Kalb katılığı olan bir insan –Bediüzzaman’ın ifadesiyle– hayvaniyetten çıkamaz, cismaniyeti bırakamaz, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselemez. (17. Lem’a, 14.Nota 4.Remiz) Ruh ufkundan habersiz yaşar. Hatta bazen katılık ve gafletin derecesine göre ahiret yokmuş gibi hareket eder; kabri, mizanı, hesabı, sıratı hiç aklına getirmez; devrilip Cehennem’e yuvarlanacağından korkmaz; Cennet’ten, Cennet nimetlerinden, rıza ve rıdvandan habersiz yaşar. Kalb kasvetine sahip olan kimse, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat kitabındaki esmâ ve sıfatlarının tecellilerini göremez. Esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniye ufkuna açılamaz.

Kalbi Canlı Tutan Dinamikler

°°°Önsöz°°°

Cismanî kalbimizin hastalanabildiği herkesin bildiği bir husustur. Hattâ onun durması kişinin ölmesi mânasına gelir. Mânevî kalbimiz de hastalanır, onun da kendine göre hastalıkları vardır. Onun ölümü ise hafizanallah küfre düşmek, imanın yok olması, bir takım insanlık vasıflarının, değerlerinin kaybedilmesi anlamına gelir. Şimdi de, bu ikinci kalbimizin sağlıklı kalması adına mutlaka alınması gerekli olan manevî gıdaların, onun sağlığını bozan ve uzak durulması gereken zararlıların, sağlıklı bir kalbin semerelerinin, tezahürlerinin neler olduklarını şöyle anlatıyor Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Kalbî hayatın canlı kalabilmesi, hiç şüphesiz en başta iman-ı billâh’a bağlıdır. Öncelikle insan, Allah’a çok sağlam inanmalı, imanını sürekli gözden geçirmelidir. Taklidî imandan tahkike çıkmalı; imanı tabiatının bir yanı hâline getirmelidir. Nazarî imanını, huşu ve hudu içerisinde eda ettiği ibadet ü taatiyle beslemeli, taçlandırmalıdır. İşte böyle birinin kalbi canlı kalacaktır. Marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani de kalb canlılığı adına çok önemli esaslardır. Marifete, “kalb kültürü” de diyoruz. Yani Allah’a dair ilim ve irfanın temrinat yapa yapa doğrudan doğruya kalbe, latife-i Rabbaniye’ye mâl olması. Böyle bir marifet, duyularla veya akılla idrak edilen bilgilerden çok farklıdır. Marifetullah, muhabbetullahı yani Allah sevgisini netice verir. Marifeti olan bir insan, Allah’ı sevecektir. Bilirseniz seversiniz, bilmezseniz sevemezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) seviliyorsa bilindiği için seviliyordur. Yani sevgi, bir yönüyle bilgi ölçüsündedir. Marifetullahta derinleşenlerdir ki Allah’a karşı delice bir aşk u muhabbet duyar, aşkın da ötesinde iştiyakla oturur kalkarlar. Allah’la münasebetlerinin derinliğine göre sürekli rü’yet ve rıdvan der, inlerler. İşte bütün bunlar, kalbi canlı tutan, latife-i Rabbaniye’nin inkişafına vesile olan esaslardır.

Bir kalbde iman, marifetullah ve muhabbetullah yoksa orada kasvet, katılık baş gösterir. Pozitif şeylerin yapılmaması kalb kasvetine sebep olacağı gibi negatif şeylerin yapılması da aynı neticeyi doğurur.  Yani irtikâp edilen hata ve günahlar, elle-ayakla, gözle-kulakla, dille-dudakla işlenen haramlar, hak ve adalet çizgisinden sapmalar da kalb katılığı hâsıl eder. Zira Sadık u Masduk’un beyanına göre, her günah kalbde siyah bir leke oluşturur. Her leke, arkadan gelecek lekeye bir çağrı olması sebebiyle zamanla lekeler çoğalır ve neticede kalbi kaplar. Allah Resûlü, bu durumu, Kur’ân’ın şu âyetiyle irtibatlandırarak izah etmiştir: (Tirmizî, (83) 1; İbni Mâce, 29) كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı.” (Mütaffifîn Sûresi, 83/14Başka bir âyette ise kaskatı kesilen ve iyice taşlaşan kalblerin durumu şöyle ifade edilir: خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalblerine mühür vurdu.” (Bakara Sûresi, 2/7) Demek ki artık onların kalbine dışarıdan marifet adına hiçbir şey girmeyecek. Bir yönüyle de Allah, vurduğu damga ve mühür ile böyle bir kalbin kapısını kapatıyor ki fitne fesat yuvası hâline gelen böyle bir kalbden başkaları da zarar görmesin.

Bu itibarladır ki mü’mine düşen öncelikli vazife, müspet şeylerle kalbini canlı tutmaya çalışmaktır. O; iman, marifet, muhabbet ve aşk u şevk adına sürekli “Daha yok mu?” demeli ve hayatını hep bunları heceleyerek sürdürmelidir. Diğer yandan da menfi şeylerden uzak durmalı, kalbinin kirlenmesine, katılaşmasına fırsat vermemelidir.  Yine Hz. Pîr’in beyanlarına müracaat edecek olursak, “İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açar. Bu yaralar da pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit eder.” (İkinci Lem’a, Birinci Nükte). Bu yüzdendir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tıpkı şeytandan sığındığı gibi kalb katılığından da Allah’a sığınmıştır. (Müslim, 73; Nesâî, 19) Daha doğrusu O, böyle bir taleple rehberliğinin hakkını vermiştir. Bu açıdan bize düşen, kalbin kirlenmesinden, yaralanmasından, kasvetinden, katılığından, damgalanmasından, mühürlenmesinden sürekli Allah’a sığınmaktır. Öte yandan nasıl ki kalb damarları tıkanan, kalbi randımanlı çalışmayan bir insan, stent taktırarak veya bypass ameliyatı olarak tıkanıklığı ve problemi gidermeye çalışıyorsa latife-i Rabbaniye olan mânevî kalbi arızalanan insanın da derhal bunun tedavisiyle meşgul olması gerekir. İnsan kirli, yaralı ve katı bir kalble yaşamamalı; onu yeniden fonksiyonunu eda edecek hâle getirmeye çalışmalıdır. Zira kirli kalblere Cenâb-ı Hak teveccüh etmez. O’nun teveccüh etmediği bir yerin ise zindandan farkı yoktur.

Salih İnsanlarla Birliktelik

°°°Önsöz°°°

Teorik bilgiler önemli olmakla beraber, canlı bilgiler, yani yaşanır ve görünür hale gelmiş bilgilerin insan üzerindeki etkisi çok daha büyüktür. “Kır atın yanında duran…” atasözümüzü herkes bilir. Onun için nasıl birisi olmak istiyorsak, mümkün olduğunca öyle insanlarla hemdem olmak, kalp sağlığımızı ve buna bağlı olarak davranış istikametimizi koruyabilmek bakımından çok önemlidir. Mecburen beraber olmak zorunda olduklarımız dışında, geniş zamanda iyi insanlarla hemdem olmak, onlarla aynı havayı solumak, bu konuda birbirimize verebileceğimiz en büyük destek anlamına gelir. İşte bu meseleye de Hocafendinin bakışı:

°°°°°°°°°°°

Bütün bunların yanında insanın kimlerle oturup kalktığı, kimlerle ilişki içerisinde olduğu da çok önemlidir. Mesela bugüne kadar pek çok Allah dostu, müritlerini, devlet ricaliyle, zenginlerle oturup kalkmaktan menetmiştir. Buradan zenginliğin veya idarecilikle meşgul olmanın melun bir şey olduğu gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır. Bilakis sahip olunan servet ve makamlar insan için birer imtihandır. Bunlar iyi yolda kullanıldığında kişi için hayırlı olacağı gibi kötü yolda kullanıldığında da kaybettirici olur. Burada asıl üzerinde durulan mesele şudur: Bu tür insanlarla birlikte olanlar çoğu zaman onlar karşısında serfüru etme, temenna durma, bir yönüyle minnet altında kalma gibi durumlara maruz kalırlar. Bunlar da insan haysiyet ve onurunu zedeleyen, onun kıymetini düşüren ve Allah’la münasebetlerine dokunan hususlardır. Hele servet ve makam sahibi insanlar gaflet içerisinde bir hayat yaşıyorlarsa, onlarla birlikte olmak insanda kalb kasvetine evleviyetle sebep olacak ve onu Allah’tan uzaklaştıracaktır. Zira bu tür şahısların ne fikirlerinde ne sözlerinde ne de amellerinde sohbet-i cânan vardır. Bilakis onların derdi, sonuna kadar hayatın tadını çıkarma, dünyadan daha fazla kâm almadır. Bulundukları yerlerde alkışlanmayı, takdir görmeyi ve övülmeyi isterler. Sahip oldukları imkânlardan başkalarını faydalandırsalar da bunu, onları minnet altında bırakmak ve kendilerine bağlamak için yaparlar. Dolayısıyla onlarla birlikte olanlar bir süre sonra onlara benzemeye başlayacaktır.

Bu itibarla kalb hayatına ehemmiyet veren kişilerin, oturup kalktığı arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması gerekir. Bazı büyük zatların, namazsız bir insanla bir saat geçirseler kırk gün namazlarından zevk alamadıklarını ifade etmeleri, meselenin ehemmiyetini gösterme adına manidardır. Bu açıdan insanın, oturup kalktığı her yerde sohbet-i cânana açık kimselerle birlikte olması çok önemlidir. Ona düşen, yanlarına her uğradığında mânevî olarak birkaç basamak daha yükselebileceği arkadaşlarla hemhal olmak; ehl-i dünyayla ehl-i gafletle teması ise arkasında koştuğu yüce mefkûresine ve gaye-i hayaline bağlı sürdürmektir. Burada mevzubahis edilen mesele, insanın kendisi gibi düşünmeyenlere karşı tavır alması, onlardan nefret etmesi, onlar aleyhinde sözler sarf etmesi veya onlarla kavgaya tutuşması değildir. Bilakis mü’min için asıl olan, insan olması hasebiyle herkese karşı saygı duymaktır. O, illa ki bir şeye tavır alacak, düşmanlık yapacaksa kötü sıfatlara karşı bunu yapmalıdır. Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz konu, kalb safiyetini muhafaza edebilmedir. Bunun yolu ise bir taraftan kalbî ve ruhî hayat adına bir şey vermeyen insanlardan uzak dururken diğer yandan da elden geldiğince ehl-i kalb insanlarla birlikte olmaya çalışmaktır.

Fakat bu, meselenin bir yanıdır. Bunun yanı sıra mü’minin kulluk vazifesi gereği, ruhunun ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltabilme adına her tür insanla temasa geçmeye çalışması gerekir. Zira izole bir hayat yaşayan, zıt fikirlere sahip insanlardan mutlak olarak uzak duran kimselerin, dinlerine ait güzellikleri başkalarına gösterebilmeleri mümkün değildir. Ayrıca farklı kesimlerle münasebetler belli ölçüde devam ettirilmezse toplumda parçalanmalar, kopmalar, cepheleşmeler oluşur. Bu cepheleşmeler de insanları çatışma ve kavgalara götürür. Siz başkalarına doğru bir adım atacaksınız ki onlar size doğru iki adım atsınlar; iki adım atacaksınız ki dört adım atsınlar. Böylece toplumun farklı kesimleri arasındaki ayrılık-gayrılıklar izale edilmiş, ihtilaf ve iftiraklara sebebiyet verilmemiş olur. Dolayısıyla bu tür güzel niyetlerle ulvî maksatlarla bir araya gelmeleri, nefis hesabına atılan adımlardan ayrı değerlendirmekte fayda vardır. Görüldüğü üzere, nerede nasıl davranılması gerektiğini tayin, zihin cehdi isteyen bir iştir. İnsan, yapılması gerekli olan hizmetlerde hiç kusur etmemeli. Gücü, konumu ve imkânları ne kadarını yapmaya müsait ise onu yapmalı. Fakat sonrasında da, “İhtimal bu konuda yapılması gerekli olan daha doğru, daha güzel şeyler vardı. Fakat benim kabiliyetsizliğime, belki de günahlarıma takıldığından olmadı. Allah’ım, yaptığım küçük şeyleri kabul buyur, yapmam gerekli olduğu hâlde bana ait kusurlardan ötürü realize edilemeyen şeylerden ötürü de beni bağışla!” demelidir. Böyle düşünmesi inanan bir gönül için daha güvenlidir. Yaptıklarının milimi milimine isabetli olduğu iddiası ise Firavuncadır. Böyle düşünen bir insan, Firavun olmasa da üzerinde Firavun sıfatı taşıyor demektir.

ESER: Kırık Testi-18 İmtihanlar Kuşağı

HUŞU, HAŞYET VE KALB İNCELİĞİ

°°°Önsöz°°°

Bu konuya kalb katılığı başlığıyla girilmişti, şimdi de bunun tam zıddı olan kalb inceliği noktasından devam ediliyor. Birçoğunun, istedikleri zaman Peygamber Efendimizi görme, dinleme ve soru sorma imkânları bulunan, bazılarının defalarca vahyin gelişine şahit oldukları, bizim durumumuzla mukayese kabul etmeyecek kadar kalpleri uyanık bulunan sahabe-i kiram Hazretlerinin bile bu konuda uyarılmış olması, meselenin önemini belirtmesi bakımından oldukça önemlidir. Bir âyet-i kerime ışığında bu durumu da şöyle açıklıyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

İbn Mesud Hazretleri’nin rivayetine göre, “İman edenlerin Allah’ı (celle celâluhu) anma ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi?” (Hadîd Sûresi, 57/16) bu âyet-i kerime, Mekke’de nazil olmuştur. (Müslim, 24; en-Nesâî 6/481; Ebû Ya’lâ, 9/167). Bildiğiniz üzere bu büyük sahabî sâbikûn u evvelûndandır ve Müslümanlığının ilk yıllarından itibaren hep İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında olmuştur. Bu açıdan Enes İbn Malik gibi o da Peygamber Efendimiz’e ait hususiyetleri çok iyi biliyordu. Aynı zamanda o, hadis rivayetinde çok titiz davranan bir sahabidir. Meselâ, kendisine bir hadis sorulduğunda, ciddî bir temkin ve teyakkuzla, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.” deyip Allah’a sığınarak ve tam bir kemal-i hassasiyet ve titizlik içinde o hadisi naklederdi. Ta ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı kezib isnadında bulunmasın. Çünkü İbn Mesud’un mülâhazasına göre Efendimiz’e ait bir hadisin bir kelimesinin dahi farklı söylenmesi ahirette insanı batırabilir. Bu hassasiyetinden dolayı, hadis ilminde İbn Mesud Hazretleri’nin apayrı bir yeri, apayrı bir kıymet ve itibarı vardır. İşte rivayet konusunda bu derece hassas ve titiz olan İbn Mesud Hazretleri, Mekke-i Mükerreme’de henüz bi’setin üzerinden çok az bir zaman geçmişken bu âyetin inzal buyrulduğunu naklediyor ki, zannediyorum konunun gerçek derinlik ve buutlarıyla anlaşılması adına bu husus önem arz eder.

Evet, vahyin başlangıcının üzerinden henüz az bir zaman geçmişken Kur’ân-ı Kerim’in; أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ اٰمَنُۤوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللهِ “Allah anıldığı zaman mü’minlerin kalblerinin haşyetle ürpereceği, huşû ile iki büklüm olacağı an, okunan âyetler karşısında gönüllerin ürperme ve duyarlılık zamanı gelmedi mi?” (Hadîd Sûresi, 57/16) ifadeleriyle muhataplarını ikaz buyurduğunu görüyoruz. Hâlbuki meselenin semavîliği hâlâ gönüllerde hissedilmekteydi. Gökler ötesinin sesi yaprağın üzerine konmuş bir şebnem ve çiy gibiydi. Fakat işte böyle bir dönemde dahi Allah (celle celâluhu), sahabîleri daha derinlemesine bir ihsas, ihtisas ve hassasiyet ufkuna çağırıyordu. Çünkü siz meseleleri matlaşmış bir bakışla, ülfet ve ünsiyet içinde ele aldığınız takdirde, o meseleler, sinelerinizde meydana getireceği heyecanı getirmez olur.

Evet, burada bir tembih vardır. Hatta sözün sahibinin Zât-ı Ulûhiyet olması itibarıyla burada bir tevbihin olduğu dahi söylenebilir. Elbette biz, sahabe-i kiram efendilerimiz hakkında böyle bir mütalâaya girmeyiz/giremeyiz. Fakat Allah (celle celâluhu) veli kullarına da, sahabe-i kiram, enbiya-i izam efendilerimize de bunu diyebilir. Zira O, Hâlık-ı Küll-i Şey’dir. Bu açıdan bu âyet-i kerimede, bir tevbih ve kınamanın olduğunu söylemekte mahzur olmasa gerek. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında ise şöyle buyuruyor: وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ “Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de, kalbleri kaskatı kesildi.” (Hadîd Sûresi, 57/16) Yani sizden evvel kendilerine kitap verilenler zamanla ülfet ve ünsiyete mağlûp oldu, semavî sağanak başlarından aşağıya boşalıp durduğu hâlde heyecan duymaz hâle geldiler; geldiler de; وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ “Onlardan çoğu çizgiden çıktı, fasık oldular.” (Hadîd Sûresi, 57/16)

Mebdede Yenilik, Yol Boyunca Yenilenme Cehdi

°°°Önsöz°°°

Başta günahlarımız olmak üzere kalb katılığının pek çok sebebi vardır. Adına ülfet ve ün­si­yet dediğimiz, içinde bulunduğu hâle alışma, kanıksama durumu da bunun önemli sebeplerinden birisidir. Hem günahlar, hem de sevaplar için geçerli olan bu alışma, herşeyi normal ve sıradan görmeye başlama ruh hali sürekli tefekkürle izale edilmezse kalb katılığı kaçınılmaz olur. Kendi yaşadığı ruhî bir tecrübesini de örnek veren Hocafendi bu durumdan kurtulmanın çaresini de şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Şimdi isterseniz, zamanla ortaya çıkan kalb kasvetinin, ülfet ve ünsiyetin bazı saikleri üzerinde bir nebze duralım. Hemen her yeni ve orijinal şey insanda şöyle böyle bir heyecan uyarır. Bizim gibi katı kalbli, Hakk’a karşı kapalı insanlarda bile mebdede yeniliğin hâsıl ettiği bir aşk u heyecan dalgası sineleri sarabilir.

Size bir hissiyatımı daha önce arz etmiştim. Hazreti Pîr’in yanından gelen bir şahsı ilk defa gördüğümde, onun o safveti, duruluk, incelik ve doyuruculuğu bana çok tesir etmişti. Babam küçüklüğümde hep sahabeden bahsederdi. Ben o zatı ilk gördüğümde “Bu asırda da sahabe gibi zatlar olabiliyormuş!” dedim kendi kendime. İşte ilk defa şahit olduğunuz güzel bir tablo sizde böyle bir ürperti hâsıl ediyor. Vicdan âdeta bütün vüs’atiyle açılıyor ve onu değerlendirmeye çalışıyor. Fakat unutulmaması gerekir ki, insan mazhar olduğu bu nimete ilerleyen zamanda yeni yeni derinlikler kazandırmaz, bir şerh koymaz, kenarına not düşmez, yer yer formatıyla oynamaz veya en azından o meselenin izahının formatında değişikliğe gitmezse hiç farkına varmaksızın ülfet ve ünsiyet ağına düşebilir. Öyle ki, bir yerde insanlara namaz kıldırır, Kur’ân okur da ne kıldırdığı namazda ne de okuduğu Kur’ân’da herhangi bir heyecan ve ürperti duymaz olur. Kalbi, üzerinde hiçbir hayat emaresi bulunmayan çıplak bir kaya hâline gelir. (Bkz.: Buhârî, 20; Müslim, 15)

Evet, başta herkeste şöyle böyle, az çok, yenilik ve orijinalitenin getirdiği bir ürperti, haşyet ve saygı bulunur. Fakat ilerleyen zamanda evrâd u ezkârla, gecenin derinliklerinde eda edilen ibadet u taatle, muhasebe, murakabe ve tefekkürle sürekli bir yenilenme cehdi içerisinde olmayan, sürekli bir yenilenme vetiresi yaşamayan; yaşamadığı için de benlik duygularından sıyrılamayan insanın kaskatı kesilmesi mukadderdir. Dolayısıyla bu şahsın, çiy noktasını koruması mümkün değildir. Böylesi bir kalb kasvetine maruz kalmamanın yolu ise, mevzuları sürekli yeni bakış zaviyeleriyle ele alıp onlar üzerinde derinleşmekten geçer. Bir bakın, Kur’ân-ı Kerim’in indiği ilk asırdan zamanımıza gelinceye kadar ne kadar çok tefsir yazılmış, bu mevzuda ne kadar çok fikrî ceht ve gayret ortaya konmuştur. Meselâ Kur’ân’ı anlama adına sahabe efendilerimizin bir hayli tefsiri olmasına rağmen tâbiîn efendilerimiz bununla yetinmemiş ve yeni tefsirler yazmışlardır. Daha sonraki dönemlerde gelen İbn Cerir, Zemahşerî, Fahruddin Râzî, Ebû Hayyan, Beyzâvî gibi zatlar da, kendi zamanlarına kadar nice tefsirler yazıldığı hâlde, her biri kendilerinden önce yazılanları yeterli görmemiş, ona yeni hâşiyelerde bulunmuş, sürekli bir şerh gayreti içinde olmuşlardır.

Günümüze gelinceye dek, çağlarının âbide şahsiyeti nice büyük zat, biraz da zamanın yorumunu arkasına alarak, kendi ufukları itibarıyla, tekvînî emirlerle teşriî emirler arasındaki mutabakatı bulmaya, bulup Kur’ân’ı yeniden bir kere daha anlayıp anlatmaya çalışmışlardır. Meselâ Beyzâvî kendi yorumlarını ortaya koyup iki ciltlik bir tefsir yazmıştır. Fakat ilim tarihçileri -ister şerh, ister hâşiye ister ta’lik tarzında olsun- bu tefsir üzerine yapılan çalışmaların sayısının 250’nin üzerinde olduğunu ifade etmişlerdir. Evet, herkesin, her zaman Kur’ân hakkında yeni bir şeyler söylemesi mümkün olabilir. Hatta Hazreti Pîr gibi, söylediği her şeyi milimi milimine şıp diye yerine oturtan bir insanın sözlerini dahi zamanın rüzgârı ve yorumunu arkaya alarak ifade ve izah etmek gerekir. Aksi takdirde onun eserlerini alır, her sabah âdet kabîlinden ders yapar veya akşam olunca bir yere derse gider, gittiğiniz yerde sathî bir nazarla o eserlerden bir yer okur ve böylece vazifenizi yaptığınızı düşünürseniz onu gerçek derinlik ve zenginliğiyle anlayamazsınız.

O hâlde yapılması gereken, müzakerede bulunarak, yeni yeni terkip ve tahlillerle, okuduğumuz metinden farklı açılımlara gitmek, yeni tespitlerde bulunmak ve böylece kalb ve vicdan kültürümüze yeni mârifet pınarları akıtmak olmalıdır. Hazretin “Âyetü’l-Kübrâ”da işaret ettiği gibi, gönül dünyamız itibarıyla هَلْ مِنْ مَزِيدٍ ferdi olmalı ve hep “Daha yok mu?” demeliyiz. (7.Şuâ, 1.Şuâ) Öyle ki bir insan bir gün Zât-ı Ulûhiyet’le yüz yüze gelse yine de هَلْ مِنْ مَزِيدٍ anlayışıyla “Allah’ım yok mu bunun ötesi. Şu an yaşadığım bu hâl, benim kalbime göre. Ne olur Allah’ım, Seni, Zât-ı Ulûhiyet’ine şayeste daha nasıl bilmem gerekiyorsa bana o bilginin ufkunu aç.” demelidir.

Emanet, Hüşyar ve Canlı Gönüllere Teslim Edilir

°°°Önsöz°°°

Son olarak iş dönüp dolaşıp Allah’la irtibata geliyor. Arapça bir kelime olarak irtibat ile ribat aynı kökten gelir, sadece kipleri farklıdır. Ribatın bir mânâsı ise, tabiri caizse gözünü dört açarak cephede düşmana karşı nöbet tutmaktır. İşin manevî boyutunda ise, her an kendilerine karşı açık hedef olduğumuz nefis ve şeytana karşı sürekli teyakkuzda bulunup nöbet tutar gibi dikkatli olmazsak, en azından kalp katılığına maruz kalmamız kaçınılmaz olur. Bu konudaki Pırlanta tavsiye de şöyle:

°°°°°°°°°°°

Söz bu noktaya gelmişken bir hususu hatırlatmak istiyorum: Dünyanın iki yüz küsur ülkesinde okul açabilirsiniz. Bu iki yüz küsur ülkede sizin açtığınız müesseseler parmakla gösterilen okullar hâline gelebilir. Bulunduğunuz ülkede insanlar, açtığınız kültür lokallerine ciddiî bir teveccüh gösterip sizin duygu ve düşüncelerinizin renk ve deseniyle boyanmak isteyebilir. Her yerde insanlar gözünüzün içine bakabilir. Ancak bir Hazreti Ebû Bekir, bir Hazreti İbn Mesud imanıyla Allah’a müteveccih değilseniz yaptığınız bütün bu işlerin Allah indinde bir kıymeti olmaz, bir mânâ ifade etmez. Allah nicelerine nice lütuflarda bulunmuştur. Önemli olan, lütuflarla mebsuten mütenasip olarak Allah’la münasebetin güçlenmesidir. Eğer siz, “Allah’ım bana bu nimetleri lütfettin. Hâlbuki benim günahkâr ve zulmetli hâlim dalâlet ve küfre daha muvafık düşüyordu. Ama Sen öyle yapmadın. Beni küfür içinde bırakmadın. Kasvet-i kalbe uğratmadın. Dalâlete salmadın. Mağdubînden etmedin. Hidayet buyurup beni burada istihdam ettin. Allah’ım bildiğim/bilmediğim, farkına vardığım/varamadığım bütün nimetler karşısında Sana sonsuz hamd ü senâ olsun.” yakarışlarıyla Cenâb-ı Hakk’a çok ciddî teveccühte bulunarak her daim Allah’la münasebetinizi güçlendirmiyorsanız, Alvar İmamı’nın ifadeleriyle sürekli, “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” mülâhazasına bağlı kalmıyorsanız, yaptığınız bütün bu işlerin rıza hedefli olup olmadığı hususunda kendinizi bir kez daha gözden geçirmelisiniz.

Allah (celle celâluhu) cedide ve ceyyide değer verir. Dinine ait meselelerin gökten yeni nazil oluyor gibi ter ü taze bir şekilde duyulup, hissedilip, değerlendirilmesini takdir buyurur. Bundan dolayı diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak dilerse, zayıf olduğunuz hâlde, devletler muvazenesinde muvazene unsuru olmayı başkalarından alıp size verebilir. Öyle ki korodan çıkan güçlü bir ses gibi bütün dünyaya duygu ve düşüncenizi duyurabilirsiniz. Fakat siz bu vazifeyi tam temsil edemeyecekseniz, abes fiil işlemekten münezzeh ve müberra Kudret-i ilâhî, o vazifeyi niye size versin ki! Çünkü gerçek mânâda temsil edilmediğinden dolayı o vazife tekrar sizden alınıp bir başkasına verilecek. Bu açıdan kalb kasvetine karşı her zaman ciddî bir gerilim içinde olunmalıdır. Fakat hâl-i pürmelâlimize bakınca şu soruları kendi kendime sormadan edemiyorum: “Neden biz envai türlü nimetlerin bulunduğu bir sofraya davet edilmişiz gibi bir aşk u şevkle, derin bir iştiyakla teheccüt namazına kalkamıyoruz? Neden abdest alırken aynı neşveyi duymuyoruz? Neden başımızı yere koyduğumuz zaman, ‘Allah’ım keşke bu secde hiç bitmese!’ diyecek kadar Allah’la münasebet içinde değiliz?” Şayet O’nunla münasebette bir Şâh-ı Geylânî, Ebû Hasan Şâzilî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rufaî Hazretleri gibi arzu ve iştiyak içinde değilsek, “Dahası yok mu Allah’ım?” diyerek meseleyi alıp ileriye götürmüyorsak, yaptığımız iş ve ameller bir yere kadar kıymet ifade etse de, ifade etmesi gerekli olan seviyede bir değer ve kıymet ifade etmediği rahatlıkla söylenebilir. Bundan dolayı asla unutulmaması gerekir ki, Cenâb-ı Hak emanetini emanette emin, cedid ve ceyyid olan insanlara verir. Çünkü verilen o emanet, ancak onlarda kalıcı olur.

Hâsılı eğer biz, kalbimizde haşyet duygusunu tetiklemek istiyorsak, sohbet-i cânan meseleleri etrafında müzakerede bulunmalı; mevzuları bu bakış açısıyla daha engince anlamaya çalışmalı ve böylece imanımızı sürekli takviye etmeliyiz. Oturduğumuz çay veya yemek faslında dahi meseleyi evirip çevirip hep Allah’a bağlamalı, her defasında yeni bir mârifet ufkuyla meseleyi O’nunla irtibatlandırmalı ve O’nunla noktalamalıyız. Aksi takdirde hiç farkına varmaksızın heyecan ve yol yorgunluğuna düşer, canlılığımızı yitirir ve içten içe kadavralaşırız. Rabbim hepimizi böyle bir âkıbetten muhafaza buyursun!

ESER: Kırık Testi-11 Yaşatma İdeâli

Bu yazı 44 kez okundu