Pırlanta İkliminde Seyahat-12

●Hissî Değil, İradî Kardeşlik

●Başarının En Büyük Vesilesi ve Başarısızlığın En Önemli Sebebi

●Allah’ı Bilmenin Meyvesi

●Niyetin Enginliği

●Kendi Darlığının Kurbanı Darlıkzedeler

●Fırsat Aralıklarını Değerlendirmek

***

Hissî Değil, İradî Kardeşlik

°°°Önsöz°°°

İnançlarımız açısından konuya bakıldığında iki türlü kardeşlik anlayışı mevcuttur. Birisi, aynı kandan gelmenin sonucu olan nesep kardeşliği, diğeri ise, aynı inançları paylaşıyor olmaktan doğan iman kardeşliği. Bunlardan birincisi, sevgi, şefkat ve merhamet gibi insana doğuştan verilmiş bulunan tabii, fıtri duygularla kardeşleri birbirine bağlarken, diğeri için bu her zaman mümkün olmayabilir. İslâm tarihi boyunca önemli bir yaramız ve zaafımız haline gelen ihtilaf ve tefrika gerçeğinin de bu hususla ilgisini şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

“Fahr-i Kâinat Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), yine bir gün ümmet-i Muhammed’in dertleriyle iki büklümken, Hazreti Rahman u Rahîm’den üç talepte bulunmuştur; ümmetinin açlıkla cezalandırılmaması, geçmiş kavimler gibi toplu helâke uğramaması ve tefrikaya düşmemesi için niyaz etmiştir. Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem’inin ilk iki duasını kabul eylemiş, fakat, üçüncüsünü belli hikmetlere binâen geri çevirmiştir. Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri, mealen şöyle buyurmuştur:

– “Habibim, Ben bir hüküm verirsem, artık o öylece gerçekleşir. Sana ahdim olsun ki, ümmetini umumî kıtlıkla cezalandırmayacağım, toplu şekilde helâke uğratmayacağım ve köklerine kibrit suyu akıtıp mevcudiyetlerine tamamen son verecek bir düşmanı onlara musallat etmeyeceğim. Fakat, onlar kendi aralarında kavgaya tutuşup birbirlerine kıyacaklar!..” (Müslim, fiten 19; Tirmizî, fiten 14; Ebû Dâvûd, fiten 1.)

Evet, başka kavimler isyana daldıkça semavî ve arzî afetler onları bütünüyle kırıp geçirmiştir; ama ümmet-i Muhammed böyle bir akıbetten sıyanet edilmiştir. Ne var ki, inananların da cürüm işledikçe birbirlerine düşmeleri, birlik ve beraberliklerini kaybetmeleri, ihtilaf ve iftiraklarla hırpalanmaları mukadderdir. İşte, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz, böyle bir felaketin ümmetinden uzak olması için de dua dua yalvarmış; ancak, bazılarını tahmin ettiğimiz ama ekseriyetini bilemeyeceğimiz pek çok hikmete binâen Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîb’inin bu niyazına “kabul” mührü vurmamıştır.

Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir. Meselâ; “Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir… Bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… Bir, bir, yüze kadar bir, bir!..” (22. Mektub, 1. Mebhas, 2. Vecih) demiştir. Öyleyse, insan, bütün bu ortak noktaları nazar-ı itibara almalı, ittifak ve uhuvvetin lüzumunu kavramalı ve sonra da onun tesisi için iradesini ortaya koymalıdır.

Malum olduğu üzere, kısaca “arzu ve istekleri gerçekleştirme yeteneği” demek olan ve isteme, dileme ya da iki şeyden birini tercih etme mânâlarına gelen irade, “Nefsin isteklerini aşma, bedenin arzularına başkaldırma, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda kendine rağmen yaşama ve O’nun murâdını arama” şeklinde tarif edilmiştir. İşte, Allah Teâlâ, insana bu mânâda bir irade gücü vermiş; onu bir ağaç veya herhangi bir sürünün bir parçası olarak değil, kendi yolunu belirleyebilecek mesul bir varlık keyfiyetinde yaratmıştır. Bu itibarla da, ondan her konuda iradesinin hakkını vermesini istediği gibi, vifak ve ittifak mevzuunda da kendi ihtiyar ve gayretiyle doğruyu bulmasını dilemiştir.

Aslında, netice itibarıyla kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim, ilâhî kelamda, “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir)” (Enfâl/63) buyrulmuştur.

Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz. Servet harcamak suretiyle çeşitli insanları zâhiren bir araya getirmek imkân dahilindedir; ama, onların kalb ve vicdanlarını barıştırıp yakınlaştırmak bununla kabil değildir. Allah’tır ki kalbleri yumuşatır, insanları uzlaştırır ve aralarında bir vahdet-i ruhiye hasıl eder.

Cenâb-ı Hakk’ın bu lütfunun en bariz misallerinden birisi, Evs ve Hazrec kabilelerinin birbiriyle kardeş hâline gelmesidir. İslâmiyetten önce öfke, kin, haset ve düşmanlık duyguları içinde yüzen; yüz yıllık kan davasından dolayı birbirlerinin canına kıyan, mallarını yağma eden; kat’iyen bir araya gelemeyen, anlaşamayan, uzlaşamayan ve Resûl-i Ekrem’e biat edişlerinden birkaç sene önce de Buâs harbine tutuşan bu iki kabile, nihayet ilâhî inayet ve lütuf sayesinde Allah ve Resûlullah sevgisiyle birbirlerine kenetlenmiş ve hepsi tek yürek, tek bilek hâline gelip huzura ermişlerdir.

Bu açıdan, nihaî planda kalbleri birbirine ısındıranın ve kardeşlik duygusunu inkişaf ettirenin Cenâb-ı Hak olduğuna gönülden inanmak ve mü’minleri aynı istikamet çizgisinde buluşturması için her zaman O’na yakarışta bulunmak lazımdır. Ne var ki, bu mevzuda pratik hayatta da bazı şeylerin yapılması gerektiği, bunların şart-ı âdî planında vifak ve ittifaka vesile teşkil edeceği ve fiilî dua yerine geçeceği de unutulmamalıdır.” [Mü’minlerin Helâki İftiraktadır. KALP İBRESİ ]

***

Başarının En Büyük Vesilesi ve Başarısızlığın En Önemli Sebebi

°°°Önsöz°°°

İrade gerektiren işler, genellikle nefsin hoşuna gitmeyen zor işlerdir. İradî olarak iman kardeşliğinin gereklerini yerine getirmek de böyledir. Böyle olunca da, elbette bunun Allah katında bir değeri vardır ve kula sevap kazandırır. Yukarıdaki konunun devamında, bu sevabın mahiyeti ve derecesi şu şekilde açıklanmaya devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

“..İradî olarak vifak ve ittifak arayışında çok büyük bir sevap da söz konusudur. Evet, ihtilafa karşı durmanın, iftiraka göğüs germenin ve hep ittifak arkasında koşmanın da getireceği bir sevap vardır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetler birer sevap vesilesi olduğu gibi, tefrikaya karşı âdeta harp ilan etme ve anlaşmak, uzlaşmak, birlik ve beraberlik içinde yaşamak için cehd gösterme de çok önemli bir sevap kaynağıdır. İnsanın, sırf vifak ve ittifak arayışından dolayı, kendisine ters gelen meseleleri dahi iradesiyle aşması, zakkum yemiş gibi olacağı ve hazmetmekte zorlanacağı hususlara bile –yine iradesiyle– bir belaya katlanır gibi katlanması ve “İlle de ittifak!..” demesi, ona, nimetlere karşı hamd ü senâ etme sevabı ya da ibadetler, musibetler ve günahlar karşısında sabırlı olma mükâfatı misillü sevaplar kazandırır.

Ayrıca, bu sevaplardan her birinin hem dünya hem de ukba cihetinden baktığı noktalar vardır. İttifak arayışının kazandıracağı sevap da, uhrevî mükâfatlarının yanı sıra, dünyada mü’minlerin muvaffakiyeti için çok önemli bir vesiledir. Zira, Allah Teâlâ mü’minleri muvaffak kılacak ve muvazene unsuru bir millet hâline getirecekse, bunu aralarındaki vifak ve ittifaka mükâfat olarak ihsan edecektir.

Evet, vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir davetiyedir. Vifak, aynı müstakîm çizgi üzerinde birleşme; ittifak da bu birliğin insan ruhunda tabiat hâline gelmesidir. Diğer bir ifadeyle, ittifak; insanların, anlaşıp bütünleşmeleri; beraberce, karşılıklı saygı içinde ve sevgi yörüngesinde yaşamayı tabiatlarının ayrı bir derinliği ve farklı bir buudu hâline getirmeleri demektir.. ve öyle inanıyorum ki, bu birlik ve beraberlik ruhu, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkini yâr etmesi adına el-Kulûbu’d-Daria’yı her gün hatmetmekten daha çaplı bir dua ve kabule karîn bir münacâttır. Vifak ve ittifak içinde, birbiriyle bütünleşmiş ve tek vücut hâline gelmiş insanların ruh ve gönlüne her zaman sekîne yağacak; darda kaldıklarında yed-i kudret ve ilâhî inayet hemen imdadlarına yetişecek ve Mevlâ-yı Müteâl onları hep müsbete, güzele ve doğru yöne sevkedecektir.

Binâenaleyh, şayet bir beldede ya da bir birimde başarısızlık varsa, orada bir fiyasko yaşanıyorsa veya beklenen netice bir türlü elde edilemiyorsa, bunun sebebi de her şeyden önce uhuvvet ruhunun korunup korunamadığında aranmalıdır. Birlik şuurunu yitirmiş, kardeşlik hislerini kaybetmiş ve birbirinin kurdu hâline gelmiş kimselerin başarılı olmaları ve ortak hedeflerine ulaşmaları mümkün değildir. Hele adanmış ruhlar arasında bulunanlardan, tefrikaya düşmüş olduğu hâlde i’lâ-yı kelimetullah yolunda muvaffakiyeti yakalayabilmiş ve başarılı kalabilmiş insan göstermek neredeyse imkânsızdır.” [Mü’minlerin Helâki İftiraktadır. KALP İBRESİ ]

***

Allah’ı Bilmenin Meyvesi

°°°Önsöz°°°

Allah’ın varlığını bilmekle Onu tanımak çok farklı durumlardır. İmanın marifet seviyesi diyebileceğimiz ikinci durumda, bunun bizim tavır ve davranışlarımıza nasıl yansıyacağı şöyle ele alınıyor Kalp İbresinde:

°°°°°°°°°°°

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنِي أَخْشَاكَ حَتَّى كَأَنِّي أَرَاكَ

Allahım içimi haşyet hissiyle doldur ve beni Zât-ı Ulûhiyetine karşı hürmette kusur etmeyen bir kul eyle, tâ ki her an Seni görüyormuş gibi olayım” duası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dilinden hiç düşmeyen bir niyazdır. (Taberânî, Mu’cemu’l-evsat 6/121) Bu itibarla, haşyet talebinde bulunmamız gerektiğini bize talim buyuran muallim, kulluk âdâbını kendisinden öğrendiğimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir. Aslında,

– “Allahım, duygu, düşünce, tavır, hâl ve hareketlerime öyle bir haşyet boyası çal ki, her an Seni görüyormuş gibi davranayım!” dileği, başta Kur’ân talebeleri olmak üzere, bütün inananlar tarafından vird-i zeban (sürekli tekrarlanan dua) edinilmelidir. Çünkü, hakiki mü’minler, her tavır ve davranışlarında O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla temkin ve teyakkuz soluklayan ve ömrünü derin bir ihsan şuuruyla hep O’nu görüyormuşçasına tir tir titreyerek geçiren insanlardır. İslâm hakikatini temsil edebilen ve beşerin ufkunu aydınlatan kahramanlar da ancak onlardır.

Ciddiyetsiz ve lâubâli kimselerin, dava adamı olmaları ve başkalarına rehberlik yapmaları mümkün değildir. Zira, içte ihsan bulunmalıdır ki, dışta itkan olsun; insan, gönül âlemini ciddiyetle donatmalıdır ki, bu onun dış dünyasına da yansısın ve muhatapları üzerinde tesir bıraksın. Evet, tavır ve davranışlarıyla lâubâli olan kimseler, diğer insanlara hiçbir şey veremezler; aksine, onları kendi yollarından nefret ettirirler.

– “Ahiret, Mahşer, Hesap, Cennet, Cemâlullah ve Rıdvan’a inanan, ebediyete uzanmış yolun yolcusu olduğunu söyleyen ve sonsuz saadet arzusunu seslendiren bir insan, nasıl bu kadar sere serpe ve kayıtsız yaşayabilir?!.” dedirtir ve çevrelerinde tereddüde sebebiyet verirler.

Maalesef, günümüzün insanları çok lâubâli ve gayr-i ciddi. Öyle ki, ciddiyet, mefkûre kahramanlarının en önemli vasıflarından biri olduğu hâlde, lâubâlilik bu daire içine de sızdı. Daha düne kadar, bütün Kur’ân hâdimleri, mesuliyetlerinin ağırlığıyla piştiklerinden ve sorumluluklarını her an omuzlarında hissettiklerinden dolayı sürekli ağırbaşlı ve olgun insan tavrı ortaya koyarlardı. Gerçi bazıları, iman hizmetinin esaslarından olan “şevk”i biraz neşeli olmak ve ara sıra gülüp eğlenmek şeklinde anlarlardı ama bu anlayış yaygın değildi. Onların ekseriyeti, “şevk” mesleğini, kat’iyen ye’se düşmeme, asla inkisar yaşamama ve her zaman iştiyakla hizmete koşma yolu olarak kabul eder; onu gülüp oynamak şeklinde yorumlamayı meseleyi çarpıtmak sayar ve hep temkinli dururlardı. Kanaatimce, bu lâubâliliğin altında mârifet eksikliği yatmaktadır. Zira, Allah’ı bilmesi lazımdır ki insan haşyetli olsun.

– “Allah saygısını tam olarak ancak O’nu hakkıyla bilenler duyarlar” (Fâtır/28) fehvâsınca, Mevlâ-yı Müteâl’e karşı gerekli hürmet ve tâzimi de ancak O’nu sıfât-ı sübhaniyesi ve Esmâ-i Hüsnâ’sıyla tanımaya muvaffak olmuş, ihsan ufkunda seyahat eden Hak erleri ortaya koyabilirler. Tabiî onların haşyetleri de herkesin kendi mârifet seviyesine ve yakîn mertebesine göre farklı farklıdır. Sadece atalarından duyduklarıyla yetinen ve dinin esaslarını taklide bağlı olarak kabullenen kimselere gelince, belki onlar da, öyle sığ bir bilgiyle de olsa, Cennet’e girebilirler ama hiçbir zaman Allah’ı gereği gibi tanıyamaz ve haşyet hisleriyle dolamazlar.” [Tercih Hatası Yapmayın!.. KALP İBRESİ ]

***

Niyetin Enginliği

°°°Önsöz°°°

Mü’minin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğu meselesi zaten bilinen bir gerçektir. Müslümanın hayatında iyi niyetle yapılan yanlış işler olabildiği gibi, kötü niyetle yapılan doğru işler de olabiliyor. Bazen de, yapmak istediği halde yapılamayan işler, ameller ve aksiyonlar olabiliyor. İşte buradaki boşluğun, o ‘yapmak isteme’ niyetiyle nasıl doldurulduğu şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

“..Umumi mânâsıyla cihadı ele aldığımızda, bu ümmetin seyahatinin daha ziyade cihada bağlandığını görüyoruz. Öyleyse kendini irşad ve tebliğe adamış hakikat gönüllüleri de her şeyden önce i’lâ-yı kelimetullah niyetiyle seyahat etmeli ve yolculuklarını Din-i Mübîn’i anlatma gayesine bağlamalıdırlar. Bu noktada,

 إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوٰى

Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur.” (Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; Müslim, imâret 155) hakikatini hatırlayabiliriz. İşte insan bu sağlam niyetle yola çıkabilirse yapabildiği kadar cihad vazifesini yapar; yapamadıklarını da Allah (celle celâluhu) o halis niyete bir karşılık olarak yapmış gibi kabul buyurur. Evet, insanız ve aciz insanoğlunun her şeyi bihakkın edaya gücü yetmeyebilir. Bu sebeple biz fiilen bazı boşluklar bırakabiliriz. Fakat niyetimizi böyle temelden ve dipten alabilirsek Allah (celle celâluhu) kerem ve lütfuyla bizim amelde bıraktığımız boşlukları niyetle doldurur.

Zaten kulluğun temelinde de bu espri söz konusu değil midir? Meselâ diyelim ki biz altmış sene yaşıyoruz. Bu altmış senenin bütününü ibadetle geçiremiyoruz. Ömrümüzün bir hayli vakti uykuda ve çocukluk çağında geçerken; bir kısmı da hastalıklarla geçiyor ve neticede biz Rabbimize karşı kulluğumuzu hakkıyla ifa edemiyoruz. Fakat Allah (celle celâluhu) onu tamam olarak kabul buyuruyor. Konuyla alâkalı bir başka misal olarak da şunu söyleyebiliriz. Bir mü’min gece yatmaya hazırlanırken, “Bir dinleneyim de kalkıp sabah namazımı zinde olarak kılayım” mülâhazasıyla uyursa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjde dolu beyanları içinde onun solukları bile tesbih olur. İşte bu, niyetle boşluk doldurma mevzuudur.

..Eğer biz ta baştan i’lâ-yı kelimetullah ve ruh u revani Muhammedî’nin şehbal açması adına sağlam bir niyetle yola çıkar ve niyetimizi işin sonuna kadar koruyabilirsek, seyahat boyunca boşluklarımız olsa, maksadımızı tam tasarlayıp canlandıramasak, onu kamil mânâda tam temsil edemesek bile öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki Allah (celle celâluhu) rahmetiyle boşluklarımızı dolduracaktır.

Bu arada yeri gelmişken içimizi Cenâb-ı Hakk’a karşı minnet ve şükran hisleriyle dolduracak, konunun başka bir yönüne de dikkat çekmek istiyorum. Diyelim ki, günümüzde bir mü’min İslâmiyet’in bir kere daha günün şartlarına, konjonktüre göre anlatılması için bir yerden bir yere giderken ya doğrudan doğruya birilerine bir şeyler anlatmak veya bir seminer vermek niyetiyle yola çıktı. Şimdi böyle bir yolculuk cihad sayıldığından, yol boyu onun hareketleri, benzini, emeği, enerjisi, yorgunluğu… bütün bunlar ahirette o kişinin sevap kefesine konulur. Çünkü hadis-i şeriflerde de ifade buyrulduğu gibi Allah yolunda cihad için kullanılan hayvanların tersi bile öbür dünyada terazinin sevap kefesine konulacaktır. (Buhârî, cihâd 45; Nesâî, hayl 11)

Bu sebeple böyle bir mü’min ötede (Allahu a’lem) şu sürprizlerle karşılanacaktır: Bir; sen orada hakkı söyleyip hakikate tercüman oldun. İki; tavır ve davranışlarınla yani temsilinle de bunu anlattın. Üç; onca sıkıntı çekerek oraya ulaştın. Dört; seyahat için bunca masrafa girdin. Beş; bu iş için vaktini ayırdın… Şimdi bütün bunların hepsi ötede bir araya getirilip toplanır ve o insana denilir ki; “Sen bir değil, beş defa, on defa cihad ettin.” [Yolculuk Âdâbı. KALP İBRESİ ]

***

Kendi Darlığının Kurbanı Darlıkzedeler

°°°Önsöz°°°

Niyet konusu, imanda taklitçiliğin ve sığlığın bir sonucu olarak, çok yüce hakikatlerin kendi çapsızlığına, kapasitesizliğine, darlığına nasıl âlet edilebildiği ve bunun nasıl bir sonuç vereceği, ibâdet ve  i’lâ-yı kelimetullah örnekleri üzerinden ve bir hadis-i şerifin çerçevesi dahilinde ele alınmaya şöyle devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

*”Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda yürekleri hoplatacak, kalbleri titretecek nasıl bir ikazda bulunuyor. O buyuruyor ki;  “Kıyamet günü aleyhinde karar verilecek ilk insan şehit (olarak bilinen) kişidir. Bu insan Allah Teâlâ’nın huzuruna getirilir ve kendisine verilebilecek nimetler gösterilir. O da onları tanır. Allah (celle celâluhu) ona, ‘Bu nimetler için ne yaptın?’ diye sorar. O insan da, ‘Senin yolunda şehit oluncaya kadar savaştım.’ der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: ‘Yalan söylüyorsun! Sen, ne cesur, ne kahraman insan!’ desinler diye savaştın. Dünyada senin için bunu söylediler, sen de mükâfatını aldın!’ buyurur. Sonra emredilir, o şahıs yüz üstü süründürülerek Cehennem’e atılır.” (Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48.)

Evet, görüldüğü üzere o şahıs cephede savaşırken öldü ancak encamı itibarıyla Cehennem’e yuvarlandı. Çünkü o, meseleyi, Allah’ın rahmetinin sonsuzluğu, ilâhî lütufların enginliğine göre değil de kendi darlığına bağlamıştı. Aynı hadisin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “desinler” diye ilim öğrenen-öğreten, “desinler” diye cömertlik izharında bulunan kişiler için de aynı muamelenin söz konusu olacağını haber verir. (Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48.)

Evet, ben burada dökülüp saçılır, cüzdanımı açıp içinde hiçbir şey kalmayacak şekilde boşaltabilirim. Ama meseleyi “desinler”e bağlamış isem öte tarafta bana: “Bütün bunları sen Allah için yapmadın. Halk sana ‘Ne cömert, ne civanmert insan’ desinler diye yaptın ve dediler. Oysaki sen o cüzdanını boşaltıp dağıttıklarınla, Cennet’i yedi tabakasıyla birlikte peyleyebilir, bir rampaya binmiş gibi Firdevs’e fırlayabilirdin. Ama sen nedense darlığı tercih ettin. Kendi idrak darlığına, istek darlığına ve dünyevi görüş darlığına emanet ettin her şeyi. Bundan dolayı sen bir darlıkzedesin, bir darlığın kurbanısın. Dolayısıyla Cennet’e liyakat hakkını selbettin” denilir. Aynı şekilde kürsülerde bangır bangır bağırır, yırtılır, gırtlak ağalığı yaparsın. Allah’ı, peygamberi anlatır, sahabeden bahsedersin. O esnada aklından geçse ki;

– “Yıllardır konuşup duruyor, anlatıyorum. Şu insanlar da azıcık bana teveccüh etsin, beni dinlesinler. Niçin bu kadar vefasızlar, neden beni dinlemiyorlar?” İşte bu, kazanma kuşağında kaybetme demektir. Çünkü o mesele seni alâkadar etmez ki… Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zatında bize,

 يَۤا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ

Ey şanı yüce nebi! Allah’ın sana gönderdiği mesajı tebliğ et. Şayet o mesajı tebliğ etmekten dûr olursan, risaletini yerine getirmemiş olursun!” (Mâide/67) diye ikazda bulunmuyor mu? Ve yine;

 إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِي مَنْ يَشَۤاءُ

 “Sen istediğine hidayet edemezsin. Allah kimi dilerse onu hidayet eder.” (Kasas/56) diye buyurmuyor mu? O hâlde sen sadece bir vesile-i hidayetsin. Söylediklerini kabul ettirmek, onun vicdanlarda mâkes bulmasını sağlamak ise Allah’a aittir. Şimdi,

– “Neden beni dinlemiyorlar, neden bana gelmiyorlar?” şeklinde düşündüğünde; sen bunun için konuşmuş, bunun için ilmini satmış ve yaptıklarını teveccühe, halkın nazarına ve onların iltifatlarına bağlamış olursun. Ve belki de niyetin bulanıklığına göre, gittiğin yerde Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi sana kıyam edilsin, tebcil u taltifte bulunulsun, senin namından bahsedilsin, gönüllerde bir yâd-ı cemil olasın diye o işi yapmış olursun. Eğer bir ömür boyu kürsülerde vaaz ederken –hafizanallah– meseleyi bu tür bir mülâhazaya bağlamış isen, sen mükâfatını burada aldın demektir. İsterseniz;

 أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا

 “Tayyibatınızın mükâfatını; güzel söz, güzel davranış, güzel işlerle dünyada aldınız. Ahiretin baki şeylerini dünyada yiyip bitirdiniz.” (Ahkaf/20) âyet-i kerimesini bir de bu açıdan mülâhazaya alabilirsiniz. Demek ki ahirete ait ameller dünyevî herhangi bir ücret ve beklentiyle berheva edilmemeli, her şey rıza-i ilâhîye bağlanmalıdır. Uhrevî ameller,

– “…diyeyim, edeyim, yapayım, civanmertlik sergileyeyim, ölesiye koşayım; koşayım da namımı duyurayım, başbakan olayım, cumhurbaşkanı olayım…” gibi dünyevî arzu, heves ve beklentilere bağlanılırsa –hafizanallah– bütün kazançlar dünyanın darlığı içinde yenilip bitirilmiş olur.” [Nefsin Sorgulanması. KALP İBRESİ ]

***

Fırsat Aralıklarını Değerlendirmek

°°°Önsöz°°°

Zamanında her şey söylenmiş. Henüz elde fırsat varken, ‘sakının ha! Elinizdeki imkanları değerlendirmezseniz, konumunuzun hakkını vermezseniz emanet alınabilir’ denmiş. Hocaefendi’nin bu mealdeki ifadelerini, onun yakınında bulunan herkes bilir. Belki bugün yaşadıklarımızın sebebi, o günlerde bu ikazları yeterince ciddiye almamış olmamızdır. Buradan, bundan sonra olacaklara müstahak olmamak adına daha başka dersler de çıkarılabilir. Bakın neler söylemiş Hazret:

°°°°°°°°°°°

“..Bugün değerlendirilmeyen nimetler yarın elimizden çekilip alınabilir. Bu sebeple dinimiz ve insanlık için hangi sahada koşturuyor, maratonu hangi alanda yürütüyor; ilim, imkân, pâye, mansıp… adına hangi imkânlara sahip bulunuyorsak, işte bütün bunlarla alâkalı eğer önümüze bir fırsat aralığı doğmuş, Cenâb-ı Hak bize bir kapı aralamışsa vakit fevt etmeden değerlendirme cehd ve gayreti içinde olmalıyız. Yoksa fırsat elimizden kaçar ve biz nice ah u vah ederiz de, kaçırılan o fırsatı bir daha telafi etme imkânı bulamayız; bulamayız ve Sûzî’nin;

– “Canım derviş, gözüm derviş

   Çalış maksuduna eriş

   Bu gafletle baş olmaz iş

 Geçer fırsat demedim mi?..”

ifadeleriyle dile getirdiği duruma düşeriz. Şimdi bir düşünün, zımni sorgulama diyebileceğimiz bir üslûpla yakın geçmişimize dair teessürlerimizi zaman zaman dile getirmiyor muyuz? Meselâ;

– “Keşke iki yüz sene evvel, çok değil, yüz bin insanımız yeryüzünün yeni coğrafyalarına gidebilseydi; gidebilseydi de bugün biz de farklı unsurlar karşısında o coğrafyalarda milletimiz adına bir denge unsuru olabilseydik. Eğer geçmişte bu yapılabilseydi, şu an güçlü lobiler teşkil eder, bu suretle insanlık ve dünya barışı adına yeryüzünün kaderinde müspet bir rol oynama fırsatını yakalamış olurduk.” demiyor muyuz? İşte aynen bunun gibi şu an önümüze çıkan fırsat ve imkânları gerektiği şekilde değerlendirmezsek, gelecek nesiller de bizim hakkımızda benzer şeyleri söylemezler mi?

Dahası Allah (celle celâluhu) onların bu ifadelerini öbür tarafta aleyhimize birer şehadet beyanı şeklinde değerlendirecek olursa o zaman biz ne yapar, ne eder, bunun hesabını nasıl veririz?

Evet, bahşedilen fırsat ve imkânlar değerlendirilmediği takdirde, öte tarafta nefis müdafaası adına ortaya konan bahanelerin hiçbiri mazeret olarak kabul edilmeyecektir; edilmeyecek ve bize;

– “Yoksa siz dünyanın değişik yerlerine gitmek istediniz de buna engel mi oldular? Muhtelif mekânlarda konferans veya seminerler tertip etmek suretiyle hissiyat ve gönül heyecanlarınızı duyurmak istediniz de ‘Hayır yapamazsınız!’ mı dediler? Bazılarınca dırahşan çehresi karartılmaya çalışılan İslâm’ın gerçek hüviyetini ve parlak yüzünü değişik zeminlerde göstermeye çalıştınız da, o mekânlara gitmenize mâni mi oldular? Yazdığınız yazı, çektiğiniz film, çıkardığınız kitaplarla, kendinize ait değerleri duyurmak istediniz de bunları size yaptırmadılar mı?” sualleri sorulacak ve bütün bunlar ahirette hesaba çekileceğimiz mevzular olarak karşımıza çıkacaktır.

İşte bundan dolayı şu an içinde bulunduğumuz imkânlara ister fırsat aralığı, ister Cenâb-ı Hakk’ın ekstra iltifatı, isterse farklı bir eltaf-ı Sübhaniye tecellîsi deyin, ne derseniz deyin, eğer mazhar olduğumuz bu imkânlar değerlendirilmezse Allah (celle celâluhu) onu elimizden alır. Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele etmek gerekir.

– “Eğer şükrederseniz, Ben de (nimetlerimi) artırırım; eğer nankörlük yaparsanız azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim/7) âyetinde de beyan buyurulduğu gibi, şükrünü eda edemediğimiz her nimet bizim için mesuliyeti mucib bir durum hâline gelir; gelir ve ötede onun hesabı bize sorulur.

Hâsılı, bence inanmış bir insan, hususiyle de ihsan şuuruyla serfiraz bir mü’min, karınca kararınca yapıp ettiklerini ortaya koyduktan, durumu ve konumu hakkında arkadaşlarına bilgi verdikten ve kendisinin düşünemeyip de çevresindekilerin aklına gelen daha başka şeylerin olup olmadığını sorup sorguladıktan sonra, oturup kalkıp her zaman,

– “Acaba daha yapabileceğim bir şeyler var mı; acaba Cenâb-ı Hakk’ın bana ihsan ettiği şu konumun hakkını tam verebildim mi; lütfettiği imkânları tastamam olarak değerlendirebildim mi, onları rantabl olarak kullanabildim mi?” demeli; demeli ve bir “Hel min mezîd” kahramanı olarak sürekli kendini sorgulamalıdır.” [Dine Hizmet Mazhariyeti. KALP İBRESİ ]

Bu yazı 62 kez okundu