Başkalaşmaya Karşı Dostluk Halkaları
Rehber-i Ekmel’in Objektif Yolu
En Kolay Yol ve En Emin Yolcu
İnsaf Dinin Yarısıdır ve Bir Hata Onca Hasenâtı Örtmemeli!..
Biz İnsaflı mıyız?!.
İnsaf Duygusunu Tetikleme Temsili
***
BAŞKALAŞMAYA KARŞI DOSTLUK HALKALARI
°°°Önsöz°°°
Gerek taşıdığı olumlu ve olumsuz özellikler, gerekse yapabileceği iyilik ve kötülükler bakımından alt ve üst limitleri insan kadar birbirinden uzak olan başka hiçbir varlık yoktur. Kur’an-ı Kerim onun bu özelliğini “biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” şeklinde ifade ediyor. Bu mahiyetinin farkında olan insanın, inancını düzelttiği, iradesini doğru kullandığı zaman nasıl yüceleceğini Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer örnekleriyle şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:
* “İnsanoğlu kendi sıfat ve tavırlarının çocuğudur. Onun iyi veya kötü vasıflarından hangisi GALEBE ÇALARSA, o da o türden hâl ve davranışlar göstermeye başlar. BAZEN öyle melekleşir ki, ruhanîleri bile gıptaya sevk eder. BAZEN de şeytanları utandıracak şirretlikler sergiler.
Hazreti Mevlâna,
– “Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler!” derken, zannediyorum, insanoğlunun birbirine zıt bu iki yanını vurgulamak istemiştir. Evet, insan kimi zaman yerin derinliklerine doğru çekilecek bir ağırlığa ve arzîliğe bürünür; kimi zaman da âdeta melekler gibi kanatlanır ve semavîliğe yürür.
Dolayısıyla, bu ölçüde farklılıklar sergileyen ve ŞERRE de HAYRA da açık duran insan hem kötülük hem de iyiklik hesabına HİÇBİR ŞEYİ HAFİFE ALMAMALIDIR. O, iyiliğin en küçüğünü dahi yapmaya çalışmalı; kötülüğün de küçüğünden büyüğünden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır. Aksi hâlde, insan hiç farkına varmasa da, en küçük bir kötülük ciddî deformasyonlara sebep olur. İçten içe bozulup çürümeler de Allah’ın nimetlerinin çekilmesine yol açar. Bu açıdan da, hususiyle DİNE HİZMET EDEN MÜ’MİNLER, i’lâ-yı kelimetullah yolunda mücahede etme nimetine mazhar oldukları andaki KIVAMLARINI sürekli korumalıdırlar; yoksa, ruh ve mânâ hayatı adına üst üste çatlamalar ve kırılmalar yaşamaları kaçınılmaz olur.
Binaenaleyh, başkalaşmamanın en önemli dinamiği, en küçük bir değişmeye karşı çok kararlı durmak ve değişmemek için SÜREKLİ TAKVİYEYE başvurmaktır. Takviye vesilelerinin başında ise, HAYIRLI bir ÇEVRE ve ARKADAŞLIK HALKASI gelir. İnsanın vefalı, samimî ve sâdık dostlarının olması büyük bir bahtiyarlıktır. Nitekim, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) halife seçildiği gün,
– “Ey insanlar! Ben haktan ve adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuş;
– “Şayet eğrilir ve haktan inhiraf edersen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” cevabını alınca da,
– “Elhamdülillâh! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükretmiştir. (Mevlâna Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 2/297.)
Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de hilâfet mesuliyetini üzerine alır almaz, halka hutbe vermiş ve sözlerini,
– “Ey insanlar! Eğer iyi işler yaparsam beni destekleyin; yok eğrilirsem, o zaman da beni doğrultun!” cümlesiyle bitirmiştir. (Bkz.: Abdurrezzak, el-Musannef 11/336; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 6/82.)
Evet, HER İNSANIN,
– “Kendi kendime ayakta duramayabilirim; fakat, eğer düşersem, şu arkadaşlarımın omuzlarına düşmeliyim!” diyebileceği ve kendilerine itimat edebileceği dostları olmalıdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu zamanında böyle kardeşlik köprüleri kurulmuş ve dostluk halkaları oluşturulmuştur. İlim ve zikir gayesiyle bir araya gelen ve omuz omuza veren insanlar mescidde halkalar teşkil etmiş ve herkesi onlardan birine dahil olmaya çağırmışlardır.
Bu meselenin ehemmiyetine dikkat çekme sadedinde kaynak kitaplarda zikredilen “HALKA HADİSİ ” çok ibret vericidir:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ashab-ı kiram ile beraber bir halka hâlinde mescidde otururlarken, içeriye üç kişi girmiştir. Sonradan gelen o üç kişinin ikisi Resûlullah’ın huzurunda durmuş; bilâhare onlardan BİRİ halkada bir boşluk bularak oracığa oturmuştur. DİĞERİ de, halkaya dahil olmasa bile cemaatin hemen arkasında bir yere oturmuştur. ÜÇÜNCÜ şahıs ise, mescidde durmamış, arkasını dönüp gitmiştir.
- O esnada ashabına nasihatte bulunan Rehber-i Ekmel Efendimiz, anlatmakta olduğu meseleyi bitirince şöyle buyurmuştur:
– “Bu üç kişinin hâlini size haber vereyim mi? İçlerinden biri Allah’a sığındı, Cenâb-ı Hak da onu ilâhî himayesine aldı. Diğeri (arkadaşlarına sıkıntı vermekten) utandı, Allah da ondan (ona azap etmekten, Şanına yaraşır şekilde) hayâ etti. Öteki ise (o meclisten) yüz çevirdi, Allah da ondan (Zât’ına has bir mahiyette) yüz çevirdi.” (Buhârî, ilim 8, salât 84; Müslim, selâm 26.)
Evet, Sâdık u Masdûk Efendimiz, MÜ’MİNLERİN MECLİSİNE SIRT DÖNMEYİ Allah’tan ve kendisinden UZAKLAŞMA SAYMIŞTIR. Demek ki, mutlaka halkaya dahil olmak ve onun içinde yer almak lâzımdır.
M. Lütfî Hazretleri’nin –daha önce başka bir münasebetle zikrettiğim– şu sözü de bu hakikatin farklı bir beyanıdır:
- “Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!
- Ey âşık-ı nûr-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!”
[Siz Kendinizi Değiştirmedikçe/VUSLAT MUŞTUSU]
***
REHBER-İ EKMEL’İN OBJEKTİF YOLU
°°°Önsöz°°°
Gerçek insanlığa ulaşmanın ve onu korumanın yolu nefsin arzuları ve insanın kendi zaaflarıyla mücadeleden geçmekle beraber, bunun herkese göre bir standardı yoktur. Herkes bunda kendi potansiyelinin izin verdiği kadar başarılı olabilir. Ayrıca, böyle bir hedefe ulaşmak için insanın beşerî özelliklerini reddetmesi, fıtratına ters düşen eylemler içinde olması gerekmez. Aşağıda, bu konuda aşırıya kaçan birkaç sahabînin Efendimiz tarafından nasıl uyarıldığı şöyle açıklanıyor:
* “Cenâb-ı Hakk’ın tayin ve takdir buyurduğu mübahlarda bile nefse karşı müsamahasız davranarak, dinin emirlerini arızasız, eksiksiz ve kusursuz şekilde yaşamak BAZI ÂLİHİMMET İNSANLAR için bir hedef olabilir. Ne var ki, hususiyle UMUM İNSANLIK SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA dini yaşanmaz hâle getirmemek lâzımdır.
– “Bu din kolaylık üzere vaz’edilmiştir. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; galibiyet dinde kalır.” (Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.) mealindeki hadis-i şerifi hatırlatarak her fırsatta vurgulamaya çalıştığımız gibi, din kolaylık üzerine müessestir. Onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kendi aleyhine bir iş yapmış olur ve yenik düşer.
Nitekim bir sahabînin,
– “Ben BÜTÜN GECE boyunca namaz kılacağım!”, başka birinin,
– “Ben HER GÜN oruç tutacağım!” ve bir diğerinin,
– “Ben HİÇ evlenmeyeceğim!” dediğini işiten Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz,
– “Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Bununla beraber, ben ubûdiyete ait vazifelerimi yerine getiriyorum ama hanımlarımın hukukunu da gözetiyorum. Gece ibadetimi yapıyorum fakat istirahat de ediyorum. Bazı günler oruç tutuyor, diğer günleri ise oruçsuz geçiriyorum. Bu, BENİM YOLUMDUR. Kim benim yolumdan yüz çevirirse, o benden değildir.” (Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5) demiş ve getirdiği dinde ruhbanlık anlayışındaki gibi FITRATA TERS bir zühd telâkkisinin olmadığını beyan buyurmuştur.
Ayrıca, Resûl-i Ekrem Efendimiz, ümmetini evliliğe teşvik etmiş; meselâ,
– “İzdivaç ediniz, çoğalınız. Çünkü, ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (Abdurrezzak, el-Musannef 6/173; el-Beyhakî, Ma’rifetü’s-süneni ve’l-âsâr 5/220.) demiştir.
İnsanlığın İftihar Tablosu, Seyyidü’l-Ma’sûmîn’dir, günahın semtine bile uğramayan bir iffet abidesidir. Aslında O’nun izdivaca hiç ihtiyacı olmamıştır; fakat, İki Cihan Serveri fıtrata uygun bir sünnet vaz’ etmiş; o sünneti kendisi de uygulamış ve onun tatbik edilebilir bir sistem olduğunu ümmetine göstermiştir. O, en mükemmel rehber olduğundan objektif esaslar ortaya koymuştur. Bizim için örnek alınacak ve yoluna uyulacak yegâne insan da O’dur.
Dolayısıyla, İslâm’da dünyadan tamamıyla el etek çekerek hiç evlenmeme ve çoluk çocuğa karışmama şeklinde bir ruhbaniyet de yoktur. Evlilik konusunda tabiî ve esas olan, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sünnetine iktida etmektir. Normal şartlarda her Müslüman yuva kurmalı, çocuk sahibi olmalı; Peygamber sevgisiyle dolu bir neslin yetişmesini, devamını ve çoğalmasını temin etmelidir.
Şu kadar var ki, Hazreti Üstad gibi BAZI FEDAKÂR RUHLAR,
– “İslâmiyet’te ruhbaniyet yoktur.” (er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 12/57; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 9/111; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/510.) hadis-i şerifinin mücerred yaşamayı, dünyayı kalben terk etmeyi, muvakkat inzivaları ve celvete hazırlık halvetlerini yasaklamadığı; belki, “İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/58; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/117.) hadisi sırrınca insanlığa hizmet etmek için halkın arasına karışmak gerektiğini nazara verdiği kanaatindedirler. Zira, selef-i salihînden binlerce ehl-i hakikat muvakkaten inzivaya çekilmişler ve dünyanın fâni güzelliklerinden istiğna ve tecerrüt etmişlerdir, tâ ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler. (Bediüzzaman, Hanımlar Rehberi s.25-26.)
Nitekim Asrın Çilekeşi,
– “İzdivacı hiç düşünmediniz mi?” diye soranlara,
– “Âlem-i İslâm’ın dertlerini düşünmek kendimi düşünmeme fırsat vermedi; ümmet-i Muhammed’in derdi bana onu unutturdu!” demiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Hanımlar Rehberi s.23-28.) İslâm tarihinde, Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütuflarıyla serfiraz böyle kâmet-i bâlâlar da mevcuttur. Hatta, bu iffet âbideleriyle alâkalı, İLMİ ve DAVAYI İZDİVACA TERCİH EDEN ve hayatları boyunca hiç evlenmeyen âlimler mânâsına gelen “el-Ulemaü’l-Uzzâb” unvanıyla kitaplar yazılmıştır.
Ezcümle, İmam Nevevî dünyayı elinin tersiyle itmiş, hatta yeme-içme için yaratılmadığını düşünerek ve sofra başındaki vaktini dahi zâyi sayarak ömrünün büyük bir bölümünde günde sadece bir bardak süt ile iktifa etmiş; hayatını ilme ve dinin neşrine adamış ve her gün bir kısım hakikatleri kaleme alarak bir ömre raflar dolusu kitap sığdırmıştır. Bu mefkûre kahramanları, kendileri hesabına bir tane bile civcive sahip olmamışlardır; fakat, ümmet-i Muhammed adına pek çok civciv çıkarmışlardır. Onlar, i’lâ-yı kelimetullahtan başka hiçbir emel beslememiş ve varlıklarını SADECE BU SEVDAYA vakfetmişlerdir. Bu arada, kendi hususî hâllerini bir esas ittihaz etmemiş, herkesi bağlayan bir numune şeklinde âleme sunmamış; bilâkis, başkalarının nazarlarını dinin objektif disiplinlerine çevirmiş, talebelerini kendileri evlendirmiş ve onların yurt-yuva kurmalarına yardımcı olmuşlardır.
Kanaatimce, şahsî haz ve lezzetleri adına hiçbir mülâhazası olmayan, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin her yanda duyulması için maddî-mânevî nimetlerden fedakârlıkta bulunan bu kahramanlar mutlaka takdirle anılmalıdır. Ne var ki, onların özel durumları, objektif kural olarak kabul edilmemeli ve herkese uygulanmamalıdır. İradenin hakkını verebilen o dava adamlarının hâllerinin subjektif olduğu nazar-ı itibara alınmalı ve MESELEYE DİNİN RUHUNDAKİ DENGE zaviyesinden yaklaşılmalıdır.” [Ruhbanlık ve İstikâmet VUSLAT MUŞTUSU]
***
EN KOLAY YOL VE EN EMİN YOLCU
°°°Önsöz°°°
İnançlarının gerektirdiği davranışları iradesini kullanarak ortaya koymaya çalışan bir insan, zamanla yaşadığı değerlerle bütünleşir, daha önce ona zor gelen işler hayatının olmazsa olmazları haline gelirler. İnandığı gibi yaşamanın zor gelmesi bir tarafa, hayatına anlam katan en masum zevkler haline gelirler. Bu seviyeye gelmeye, o değerleri “içselleştirmek” diyor Pırlanta Müellifi. Şöyle devam ediyor konumuzun açıklanmasına:
* “Kur’ân-ı Kerim, Leyl sûresinin şu mealdeki ifadeleriyle diğer mesajlarının yanı sıra bu hususa da dikkat çekmektedir:
– “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun YOLUNDA ve MUHTAÇLAR için) HARCAR ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na İSYANDAN KAÇINIRSA; ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) EN GÜZEL OLANI TASDİK EDERSE, Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” (Leyl/5-7)
Bu âyetlerdeki,
فَأَمَّا مَنْ أَعْطٰى
“Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’’NUN YOLUNDA ve MUHTAÇLAR İÇİN) harcarsa…” ifadesi, sadece maddî imkânlardan infakta bulunmak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, insanların, kendilerine lütfedilen nimetlerin her birine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına girişmeleri icap etmektedir.
İşârâtü’l-İ’câz’da da belirtildiği gibi,
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine ihsanda bulunduğumuz nimetlerden infak ederler.” (Bakara/3) âyet-i kerimesindeki ما umumî bir mânâyı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; İLİM, FİKİR, KUVVET, KABİLİYET ve AMEL GİBİ şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunmak gerekmektedir. (İşârâtü’l-İ’câz s.44.)
Bu NÜKTEYE BAĞLI OLARAK meseleyi ELE ALIRSAK; Mevlâ-yı Müteâl bize hangi lütuflarda bulunmuşsa, onların hepsini insanlığın istifadesine sunmak üzerimize bir vazifedir; ilim vermişse ilimden, mal vermişse maldan veya üstün bir dimağ vermişse de ondan başka insanları da faydalandırmak Allah yolunda infakta bulunmak demektir.
وَاتَّقٰى
“Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa…” sözünde üzerinde durulan TAKVÂ; farzları yapıp günahları terk etmekle beraber haramlardan fevkalâde sakınma duygusu içinde bulunmak, günaha girme korkusundan dolayı bazı mübahlara el uzatırken bile titremek ve hatta şüpheli şeylerden kaçınarak, şöyle böyle kuşku hâsıl eden her şeyi bırakıp, tamamen tereddütten uzak bir hayat yaşamak mânâlarına gelmektedir. Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gâye-i hayal edinmeme, maddî-mânevî her nimeti Allah’tan bilip hiçbir şeyi nefse mâl etmeme, HER MESELEDE DİNİN HÜKÜMLERİNİ GÖZETME, Allah Resûlü’ne bilâ kayd ü şart inkıyâd etme, Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunma, haramlara götürebilecek nefsî hazlar karşısında devamlı uyanık olma ve râbıta-ı mevti hayatın bir parçası hâline getirme gibi hususlar da takvanın çerçevesine dahildir.
Ayrıca, bizim telakkîlerimiz açısından, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatın bağrına yerleştirdiği âdât-ı sübhaniyesini mütalâa ederek tekvinî emirlerin gereklerini yerine getirmek ve âyât-ı tekviniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek kalbî ve ruhî hayatı yenilemek de takvanın önemli bir buudunu teşkil etmektedir.
Bir de, bu âyette kullanılan fiil kipi nazar-ı itibara alınacak olursa, اِتَّقٰى kelimesinin “iftial babı”ndan olduğu ve bunun da “mutâvaat” (dönüşlülük) ifade ettiği görülecektir. Bu açıdan takva; Allah’ın gazabından rahmetine sığınmak, teşriî ve tekvinî emirlere muhalefet etmemek suretiyle daima O’nun himayesinde kalmak, huzuru ve rahatı O’na yakınlıkta aramak, O’ndan korkarken bile yine O’nun merhametine iltica etmek ve bu şuuru tabiatın bir derinliği hâline getirmek demektir.
وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى
“Ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse...” beyanında zikredilen حُسْنٰى tabiri, أَحْسَنُ kelimesinin müennesidir ve “DAHA GÜZEL ” veya “EN GÜZEL ” mânâsına gelen bir sıfattır. Hüsnâ ifadesini, Esmâ-i Hüsnâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellî alanı, en güzel haslet sayılan iman ve ihsan veya en güzel kelime olan Kelime-i tevhid, yahut hepsini ihtiva eden Kur’ân-ı Kerim ve en güzel mükâfat olan Cennet şeklinde tefsir edenler olmuştur.
Genellikle müfessirler,
لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ
“İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat ile daha da fazlası var.” (Yûnus/26) âyet-i kerimesi gibi ilâhî beyanlarda yer alan حُسْنٰى “hüsnâ” sözünü Cennet, زِيَادَةٌ ifadesini de Allah’ın cemâlini görmek şeklinde anlamışlardır.
Kanaatimce, hüsnâ tabiri, Cennet’i, oradan Zât-ı Ulûhiyet’i görmeyi ve o büyük pâyeye ulaştıran yolun erkânını bilcümle ifade etmektedir. Bu zaviyeden, mezkûr âyette, din-i mübînin esaslarını tasdik etmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, fazileti rezilliği birbirinden ayırmış; dünyada ihsanda bulundukça daha çok iyiliğe mazhar olacağına, her hayr u hasenâtın mizanda da mutlaka bir değer ifade edeceğine ve ötede mükâfatının fazlasıyla verileceğine kanaat getirmiş; iman ve ihsan üzere yaşadığı takdirde sonunda en güzel âkıbete, ahirette Cennet’e ve Cemâl’e erdirileceğine iman etmiş ve hayatını bu en güzel neticenin doğruluğuna inanmışlık içinde sürdürme gayretine girmiş bahtiyar insan nazara verilmektedir.
İşte, üç önemli vasfı sıralanan bu sadâkat kahramanına ilâhî bir vaadde bulunulmakta ve şöyle denmektedir:
فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى
“Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.”
Demek ki, mazhar olduğu NİMETLERDEN İNFAKTA BULUNAN, takva dairesine sığınan ve En Büyük Hakikati tasdik edip coşkun bir imanla O’nun vaad ettiği mükâfata yürüyen bir insan, en hırçın dağlarda, dik tepelerde yasemenlikte yürüyor gibi rahat yürüyecek, yürüyüp Allah’a gidecektir. Beled sûresinde bahsedilen ve başkaları için aşılması ÇOK ZOR SARP BİR YOKUŞ OLAN HAYIR YOLU ve o YOLUN AKABELERİ onun için kolaylaşacak ve ona boyun eğecektir. Nihayet, o önüne çıkan bütün engelleri –Allah’ın inayetiyle– kolaylıkla aşacak, çok zorlanmadan hayırlı işler yapmaya muvaffak olup saadet-i dâreyne erecektir.
Böyle bir insanın yürüdüğü yol, “kolay yol”dur; zira, o, Hâlık-ı Kâinat’ın rızasına ve insanın fıtratına çok uygundur. Ayrıca, bu yoldaki her iyilik, insandaki hayır yapma duygularını daha da şahlandırır ve yolun zorluklarını kolayca aşmaya vesile olur. Başlangıçta bazı emir ve yasaklar nefse ağır gelse de ve meşakkat televvünlü bir kısım mesuliyetler insanı zorlasa da, şayet insan dinin özündeki yüsr hakikatine muvafık şekilde sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye gayret eder ve bu konuda heva ve hevesinin dizginlerini aklının, kalbinin ve iradesinin ellerine verirse, zamanla ihsan ve takva şuuru o yolun yolcusunun tabiatı hâline gelir. Öyle ki, o göz ucuyla harama bakacak olsa, daha iradesi devreye girmeden ve kendi kendine,
– “Burada ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” demeden, hemen tabiatının tepkisiyle karşılaşır; tabiatı ona,
– “Nazarına hâkim ol, bu memnudur!..” der. Dudaklarından dökülebilecek nâhoş bir kelime aklının ucuna gelir gelmez iradesinden önce tabiatı,
– “Hayır, söyleme onu; telaffuz ettiğin her şey kaydediliyor!..” diyerek ona mani olur. Hayaline küçük bir kir bulaşacak olsa, daha tasavvur ve taakkul safhalarına varmadan yine selim tabiatının dürtüleriyle o kirin önünü keser,
– “Allah Allah, ben ne kadar vicdanı bozuk bir insanım ki böyle çirkin bir sahne benim içime akabiliyor, tahayyül dünyama girebiliyor!..” diye içinden geçirir ve –tabiatının tepkisi sayesinde– o kötü hayali daha o safhada boğar, büyüyüp başka kirli tabloları zihnine davet etmesine ve hafızasını kirletmesine meydan vermez.
Evet, takva duygusunu tabiatının bir derinliği hâline getiren bir insan, artık dinin emirlerine karşı gayr-ı iradî olarak titizlik gösterir, yasaklara karşı da vicdanî tepki verir.
▪︎Küfür, şirk, isyan, dalâlet ve günah şâibesi taşıyan her türlü, söz, tavır, davranış ve fiillerden tiksinti duyar.
▪︎Haram mala el uzatmayı ateşi avuçlamak gibi görür; zinaya yaklaştıran her türlü fenalıktan Cehennem’in alevlerinden ürkmüşçesine kaçar.
▪︎Namaz kılmak onun için angarya olmaktan çıkar; daha bir vaktin farzını eda eder etmez diğerinin programını yapar. Bir sabah uyanamasa ve namazını kaçırsa yemeden içmeden iştihası kesilir.
▪︎Gönül hoşnutluğuyla zekâtını verir ama onunla da iktifa etmez; infakı hayatının vazgeçilmez bir esası kılar.
▪︎Yaptığı her iyilik onu daha başka iyiliklere sevkeder; kaçındığı her kötülük ve günah sonrasında, o kötülük ve günahlara karşı iyice bilenir ve onlardan olabildiğine uzaklaşma azmini güçlendirir.
Böylece o insan tam bir salih dairenin içine girmiş olur. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “Bu delidir!..” derler. Zira, Allah Teâlâ iyiye giden ve sonu Cennet’e açılan yolu ona kolaylaştırmıştır ve onu çağlayan bir ırmak gibi akar hâle getirerek hedefine rahatlıkla varacağı bir kıvama ulaştırmıştır. Mevlâ-yı Müteâl ötede de onu,
– “Hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.” (İnşikak/8-9) ilâhî beyanıyla resmedilen bir mazhariyete erdirecek ve çok kolay bir hesap ile Cennet’e girmeye muvaffak kılacaktır.” [En Güzel’e Giden Yol. VUSLAT MUŞTUSU]
***
İNSAF DİNİN YARISIDIR VE BİR HATA ONCA HASENÂTI ÖRTMEMELİ!..
°°°Önsöz°°°
İnsaf duygusu, fıtratımızdaki en insanî duygulardan birisidir. İnsaf, kendisine muhalif bile olsa herkesin hakkını kabul ve teslim edebilme melekesidir. İnsaflı insan zâlim olamaz. Bu duygunun yokluğu ya da zayıflığı sayesindedir ki insanlar birbirine karşı bu kadar acımasız olabiliyorlar. Aşağıdaki bölümlerde, değişik yönleriyle bu konu ele alınarak şöyle açıklanıyor:
* “Bazen HAK, bazen ADÂLET ve bazen de DOĞRULUKTAN HİÇ AYRILMAMA mânâlarını ifade etmek için kullanılan İNSAF TABİRİ, hak iddiasında bulunurken asla başkalarına karşı haksızlık yapmamanın, hatta kendi nefsi için elde etmeyi istediği bir şeyi diğer insanlar için de dilemenin ve gerekirse onlara öncelik tanımanın ve hakkı yerine getirme hususunda ifrat ve tefritten uzak kalarak her zaman dengeli davranmanın unvanıdır.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insafı güzel ahlâkın temel unsurları arasında saymış;
-“Şu üç şey imandandır: Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selâmı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak.”(Buhârî, îmân 20; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/172; el-Bezzâr, el-Müsned 4/232.) buyurmuştur.
Halk arasında hadis olarak iştihar eden “İnsaf dinin yarısıdır.” (el- Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/43.) sözü de, bizzat Allah Resûlü tarafından dile getirilmemiş olsa bile, yine O’nun hak ve adaletle alâkalı mübarek beyanlarının hulâsası mahiyetinde bir kelâm-ı kibârdır.
İnsan bir meseleyi kendi mantık ve muhakemesine göre belli bir şekilde değerlendirirken bazen ferdî mülâhazalarını merkeze oturtup o mevzuya nefis ve cismaniyet açısından nazar edebilir. Bunu yaparken de çoğu zaman yanılabilir, yanlış hükümlere varabilir ve kendisini mutlak haklı sanabilir. Böyle bir durumda, şahsî duygu, düşünce, temayül ve istekleri farklı olduğu hâlde, insanın –işin aslına vakıf olur olmaz– hakkın yanında yer alması ve nefsine rağmen bir tavır belirlemesi insafın ifadesidir. Her zaman dine saygılı davranma, ahlâkı hakperestlik hasletiyle yoğurma, hep doğrunun peşinde bulunma ve nefsânî meyillerin baskısına rağmen vicdanın sesine uyarak hakkı tutup kaldırma insaflı olmanın gereğidir.
İNSAFSIZ ADAM, gaddardır, merhametsizdir; suizan etmek için her fırsatı kullanır; bir kötülükten dolayı belki onlarca iyiliği görmezlikten gelir ve hüsnüzandan hep nasipsiz kalır. İslâm ahlâkı insaf ve hüsnüzannı tavsiye ettiği hâlde, insafsız adam haksızlığı ve kötü düşünceyi esas alır. DOLAYISIYLA da, bir bahçedeki tek çürük elmaya takılarak bütün bahçenin çorak ve bozuk olduğu hükmüne varır. HADDİZATINDA, devlet hazinesindeki bir silik para o hazineyi kıymetten düşürmez; fakat, insafsızın nazarında o silik para hükmündeki bir kötü hasletten dolayı insan denen hazine değersiz bir metaya dönüşebilir.
Hâlbuki, Hak katında hasenenin on, seyyienin ise bir sayılması sırrıyla, bir hatâ, onca hasenâta karşı kalbi bulandırmamalıdır. İnsaflı mü’min, her zaman güzel düşünmeye ve iyilikleri görmeye çalışmalı; bir insanı herhangi bir hatasından dolayı hemen ademe mahkûm etmemeli ve belki onun bir iyiliğini bütün kötülüklerine keffaret bilmelidir.
Meselâ; MUNSİF BİR DAVA ERİ, aynı mefkûreye dilbeste olmuş bir kardeşini değerlendirirken,
– “Falan şu olumsuz işi yaptı; fakat, onun dine ve imana hizmet yolundaki sadâkatini görmezlikten gelemem!” demeli, yol arkadaşına karşı fevkalâde vefalı olmalı ve hep hakkın hatırını âlî tutmalıdır.
Nitekim, daha önce başka bir vesileyle zikrettiğim şu hâdise, mevzuyla alâkalı çok önemli bir esası vurgulamaktadır: Bir sahabî, belki de içki ile şırayı tam tefrik edemediğinden, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. Bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi,
– “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü uslanmıyor” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Müşfik Nebi (aleyhissalâtu vesselâm),
– “Arkadaşınıza lânet okumayın. Allah’a yemin ederim ki, o, Cenâb-ı Hakk’ı ve Resûlü’nü çok sevmektedir!” der. (Buhârî, hudûd 5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381; el-Bezzâr, el-Müsned 1/393.)
Evet, o sahabînin şahsî alâkasına bunca teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için gayret gösteren bir insanın hata ve kusurları karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği hakkında isabetli bir değerlendirme yapılabilir.” [İnsaf. VUSLAT MUŞTUSU]
***
BİZ İNSAFLI MIYIZ?!.
°°°Önsöz°°°
Başkalarından bize karşı insaflı olmalarını beklemek, fakat kendimiz onlara karşı öyle olmamak da insafsızlığın bir tezahürüdür. Üstelik, onların bize karşı olumsuz tavır ve tutumlarının sebebi bu tavrımız olabilir. Bazen samimî ve güzel bir tavır, karşımızdaki insanda da benzer duyguların uyanmasına sebep olur. Bu bakımdan, insaf konusunda da önce kendimizi sorgulamak gerektiği anlatılmaya şöyle devam ediliyor:
* “Bazen başka din ve felsefelerin müntesipleri hakkında, “KEŞKE bu insanlar biraz insaflı olsalar da, Kur’ân-ı Kerim’e ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mesajına da bir baksalar! İnsaf onların da gözlerini açabilir ve farklı yorumlara ulaşmalarına vesile olabilir. KEŞKE, ön yargılarından bir an kurtulsalar da, İslâm’ı insafla ele alsalar!” şeklinde bir kısım mülâhazalara dalıyor ve muhataplarımızı insafa çağırıyoruz. FAKAT, onları insaflı olmaya davet ederken acaba insafın bize düşen kısmını hesaba katıyor muyuz? ACABA biz hakkı ve hakikati onlara ne seviyede götürebildik? İnandırıcı ve emniyet telkin edici bir tavır sergileyebildik mi? Onlardaki insaf duygusunu harekete geçirecek keyfiyette bir temsil ortaya koyabildik mi?
Müslümanlar olarak belki dünyanın pek çok ülkesine gittik; bazı yerlerde hatırı sayılır bir nüfusa da ulaştık. Fakat, o NÜFUSA DENK bir NÜFUZA sahip olamadık. Çünkü, ekseriyetle dünyevî maksatlara bağlı olarak, bazılarının kapılarında halâyık gibi çalıştık. Efendilerin kapıkullarını dinlemedikleri gibi, onlar da bizim sözlerimize kulak vermediler. Müslümanları genellikle birer köle gibi kullandılar ve işleri bitince de halâyıklarını kapı dışarı etmenin yollarını araştırdılar.
Bu itibarla da, Müslümanlar pek çok beldeye gitmiş olsa bile, İslâm’ın mesajı o beldelerin insanlarına ulaşmış sayılmaz. Hele materyalizm ve natüralizmin hâkim olduğu bir dönemde, eşya ve hâdiselere maddeci bir nazarla bakmaya alışmış insanların din-i mübîn ve Kur’ân mantığı ile tanışmış oldukları söylenemez. Dolayısıyla, bugün (yeryüzünü kana bulayan ve mazlumlara kan kusturan zâlimler güruhu istisna edilecek olursa) insaf beklediğimiz kimselerin çoğu bir yönüyle fetret devrinin insanları gibidirler.
- Öyleyse, önce biz insaf etmeli değil miyiz?
- Dünyanın dört bir yanına doğru dürüst gidemediğimiz,
- inandırıcı bir hâl, tavır ve keyfiyet sergileyemediğimiz
- ve nazarî yönüyle çok güzel olan Kur’ân hakikatlerini aynı güzellikte temsil edemediğimiz için
- evvela KENDİMİZİ SORGULAMAMIZ gerekmez mi?
Şayet muhataplarımız,
– “Anlatılanlar çok güzel, fakat o hakikatleri hayata hayat kılan bir cemaat göremedik. O ahlâk-ı âliye ile mütehallik insanlara şahit olamadık. Kılı kırk yararcasına yaşayan fazilet âbidelerine rastlayamadık. Nerede günaha sonuna kadar kapalı ve kapanmaya da hâhişkar insanlar? Hani mü’mince yaşamanın canlı mümessilleri? Böylelerini görmeden biz inanamayız!..” diyorlarsa ve ötede bu mazeretlerini dile getirirlerse, Allah huzurunda biz ne yaparız?
Bu açıdan, “insaf” diyerek başkalarını hakperest olmaya çağırırken, karşı tarafta o insaf duygusunu tetikleyecek bir görüntüye ihtiyacımız olduğu da unutulmamalıdır.” [İnsaf. VUSLAT MUŞTUSU]
***
İNSAF DUYGUSUNU TETİKLEME TEMSİLİ
°°°Önsöz°°°
Herkese karşı insaflı olmak ve ona göre davranmak, islâmî temsilin de önemli bir boyutunu teşkil eder. Temsil diliyle İslâmî hakikatların anlatılması, muhalif bile olsalar karşımızdaki insanlardaki bu potansiyel duyguyu tetikler ve harekete geçirir. Buraya kadar anlatılan hususlara somut ve yaşanmış bir örnek vererek, insaf konusunu şöyle noktalıyor Pırlanta Adam:
* “İnsanlığın İftihar Tablosu’nu görenler, “Biz bugüne kadar Senin hiçbir yalanına şahit olmadık!..” demediler mi? “Senin emin ve güvenilir bir insan olduğun hususunda asla şüphe duymadık!..” (Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256.) ikrarında bulunmadılar mı?
Evet, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in o muallâ ve mübeccel hâli bir yönüyle muhataplarının Kur’ân-ı Kerim’e eğilmelerine, İslâm’ın mesajına kulak vermelerine ve Sâdık u Masdûk’u dinlemelerine referans oldu. Rehber-i Ekmel’in eşsiz temsili vicdanlarda insaf duygusunu harekete geçirdi. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (26) 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/307.)
BUGÜN de gönüllere tesir eden ve insanları insafa getiren “TEMSİL”dir.
– “Şu sözleri duyarak hakkı buldum!” diyen pek azdır; fakat,
– “Falan samimî mü’minin şöyle hâlis bir hâlini görüp hidayete erdim!” diyen insanların sayısı çoktur. Haddizatında, hidayete vesile sözler de hep gönül dili ve hâl şivesinin semeresi olan ifadelerdir. Zira, tebliğ, ancak hakikî temsil ile gerçek kıymetine ulaşır.
AMERİKALI BİR PROFESÖRÜN ŞU HATIRASI temsilin gücüne delâlet eden yüzlerce hâdiseden sadece biridir:
Dinler tarihi sahasında uzman olan o zat, bir grup arkadaşıyla beraber Türkiye’yi ziyaret ediyor. Bir gün yolu, Urfa’ya, civanmert insanların himmetlerine başvurulan bir toplantıya düşüyor. Bir masanın etrafını çeviren kimselerden kendi yanına tevafuk eden bir Anadolu insanıyla kısaca tanışırken, bir aralık Güneydoğu Asya’dan yeni döndüğünü de söylüyor. Bunu duyan adamcağız, tevazu ve mahcubiyetle, profesörün kulağına,
– “Öyle mi? Benim de Kamboçya’da bir okulum var!” diye fısıldıyor. Profesör, o hizmet aşığını anlatırken,
– “Görünüş itibarıyla fakir bir insandı, çok mütevaziydi; fakat, hayret ki, neredeyse bütün kazancını belki de dünya gözüyle hiç göremeyeceği bir okula gönderiyordu. Kendi himmetinin de içinde bulunduğu fedakârlıklar sayesinde açılan okulda Kamboçyalı çocukların eğitim görüyor olmasından dolayı tarifi imkânsız bir sevinç duyuyordu” diyor ve o günden sonra, adanmış ruhların ihlâs ve samimiyeti hususunda başka delile ihtiyaç hissetmediğini dile getiyor.O profesör ve emsali, Kur’ân’a karşı habersiz kimseler değiller. Fakat, onlara temsil tesir ediyor.
Yine tanıdığım birisi, belki on sene İslâm ile alâkalı kitaplar okuyor ama hayat çizgisinde bir değişiklik meydana gelmiyor.
Bir gün bir arkadaşınıza misafir oluyor; o samimî insanın her hâliyle “Allah” dediğini hissediyor; öyle gönülden bir mü’min ki, belki çok az konuşuyor ama hâl ve hareketleriyle otururken “Allah” diyor, kalkarken “Allah” diyor, bakarken “Allah” diyor, başını secdeye koyarken “Allah” diyor… ve inanmış insanın hâl dili o zata da çok tesir ediyor. İşte o zaman, kitaplarda gördüğü tafsilâtı sağlam bir blokaja oturtabiliyor;
– “Bu hareketler şu temel disiplinlere dayanıyor!” diyor.
Bu açıdan, farklı anlayışların temsilcileri insafa davet edilirken, onları insafa getirebilecek bir temsilin sergilenmesinin lüzumu da gözardı edilmemelidir. Hakperestliğe çağırılan insanlara güzel bir temsil ile hakkı göstermek de munsif olmanın gereğidir. Hatta denebilir ki, bugün sevgi diliyle cihanın her yanına açılan MUHABBET ERLERİNİN YEGÂNE VAZİFESİ insaf duygusunu tetikleme temsilidir.” [İnsaf – VUSLAT MUŞTUSU]