Şahs-ı Mânevînin Haysiyeti
Cennete Açılan Yol
Bir Nifak Sıfatı ve En Tipik Narsistler
Koynunda Akrep Var!
Ürpermeyen Gönüller
Aşk u İştiyak İniltileri
***
ŞAHS-I MÂNEVÎNİN HAYSİYETİ
°°°Önsöz°°°
Yanlış yapmakla yanlış anlaşılmak sonuç olarak aynı kapıya çıkar. Bu yanlış anlaşılma, kişinin kendi dikkatsizliğinden veya ihmalinden kaynaklanıyorsa, sebep olduğu sonucun sorumluluğuna ortak olur. Hele bir de kendi çapında temsil ettiği bir misyonu varsa, ona gönül vermiş diğer insanların hukukunu da ihlal etmiş olur. Özellikle bu misyon, kökü vahye dayanan bir değerler sistemi olursa. Hatta bazen, kişinin tavır ve davranışlarında aslında bir kötülük olmasa bile, şayet kötülük gibi anlaşılacaksa, buna meydan vermemek için meşruyu bile terk etmek gerekir. İşte bu hassas konuda şunlar söyleniyor Pırlantada:
* “Töhmete sebebiyet verebilecek hususları, hususiyle de günümüzde tasvip etmek kat’iyen mümkün değildir. Çünkü, bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı mânevî ve heyet-i İslâmiye söz konusudur. Her Müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı mânevîye ve İslâm’a mal edilmesi mevzubahistir. Bundan dolayı, çok önemli bulduğum dualardan biri de, “Allahım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!..” yakarışıdır. Her mü’min bu duayı günde bin defa tekrar etse, içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulunca yine de az sayılır. Zira, şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir.
Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün Müslümanları zan altında bırakmaktadır. Onun hâline bakan kimseler, genellemelere gitmekte ve “Şayet, İslâm bir şey ifade etseydi, bunların tavırlarında bir istikamet ve mütemadîlik olurdu; oysa bunlar hep böyle zikzaklar çiziyorlar” demektedirler. Dolayısıyla, inanan insanlara has vakar ve ciddiyet içinde bulunmayan ve Necip Fazıl’ın ifadesiyle, zıp orada zıp burada gezinen kimseler, çevrelerine güven telkin edemedikleri gibi Müslümanların inandırıcılığına da zarar vermektedirler.
Bu açıdan, günümüzde
اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ
“Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının!” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/36; er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 24/206) mealindeki hadis-i şerife bağlı hareket etmek eskiye nispeten daha da hayatî bir ehemmiyeti haizdir.
Evet, töhmet ve suizanna sebep olacak pespaye davranışlardan kaçınmak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekânlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak durmaya çalışmak lâzımdır.
İslâm’ın aydın simasına kara çalmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu itibarla da, “Kendimi sıfırlayayım, sığ görüneyim, hafî olayım!” derken, İslâm’ın ve Müslümanların yanlış anlaşılmasına ve ayıplanmasına sebebiyet verebilecek hal ve tavırlara girmemeye de özen gösterilmelidir.
Her meselede ümmetine numune-i imtisal olan Allah Resûlü Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca tenkit edilebilir hiçbir tavır ve davranışı olmamıştır. O, hem peygamberliğinden evvel hem de risaletle tavzif edildikten sonra “Keşke şunu yapmasaydı!” dedirtecek bir harekette bulunmamış ve sorgulanacak bir tavır ortaya koymamıştır. Peygamberlik gelmeden önce, hatta risalet döneminin yarısı geçtikten sonra bile henüz dinî emirlerin ve İslâm ahlâkının esaslarının tamamı ortada yoktur; dolayısıyla dinî kurallar tamamen vaz’ edilmemiştir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu İslâmî kaideler çerçevesinde yaşasın ve dinî esasların rehberliğinde numune-i imtisal bir insan olsun. Fakat, mübarek hayatının ilk döneminden başlamak üzere, O hep genel insanî değerler çizgisinde hareket etmiş; Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-i diniyle amel etmek suretiyle mükemmel bir hanîf olarak yaşamıştır. (23.Mektup, 5. Sual)
Sonra da, Allah Teâlâ, o hanîflik üzerine habîblik hakikatini yüklemiş ve Resûl-i Ekrem’i bütün insanlığa rehber kılmıştır. (Buhârî, teyemmüm 1, salât 56; Müslim, mesâcid 3, 5.). Evet, O’nun hayatının hiçbir dönemindeki hiçbir hal, tavır ve davranışını tenkit etmek mümkün değildir. Bu açıdan, gizli derinlikli bir insan olmanın çerçevesi de ancak Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in örnek hayatına göre belirlenebilir. O, hakperest ve mütevazi tabiatına uygun olarak ve bazen de başkalarını kıskandırmama maksadıyla gerektiğinde hemen tavrını ortaya koymuş, tevazu ve mahviyet içinde iki büklüm olmuştur; fakat, Fazilet Güneşi, daha sonra ümmetini mahcup edebilecek hiçbir davranışta bulunmamıştır.
Bu itibarla, günümüzün irşad erleri, bir taraftan hafî olmaya çalışırken, diğer yandan da Müslümanlığın yüz karası sayılabilecek tavır ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Evet, onlar, Mevlâ-yı Müteâl ile baş başa kaldıklarında derinlikleri ihata edilemeyen birer ârif u âbid olmalı, dışarıda ise düz bir insan tavrı sergilemelidirler; ne var ki, mensup oldukları şahs-ı mânevînin haysiyet ve şerefi adına fevkalâde hassas davranmayı ve sûizanna vesile olabilecek bayağılıklardan fersah fersah uzak durmayı da ihmal etmemelidirler.” [Sığ Görünen Deryalar. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]
***
CENNETE AÇILAN YOL
°°°Önsöz°°°
Yeryüzünde ‘oku’ diye başlayan tek kitap (vahiy olarak) Kur’ân-ı Kerimdir. Üstelik ‘şunu oku, bunu oku’ diye bir sınırlama yoktur. Okumanın tek şartı, ‘Yaradan Rabbinin adıyla’ olması, yani O’nun adına, O’ndan bilerek, O’na ulaşmak için okumaktır. Çünkü her türlüsüyle okumaya konu olan her varlığı Yaradan O’dur. Alt başlıkta da devam edecek konuyla ilgili olarak burada şunlar söyleniyor:
* “İslâm dini, ilme büyük önem vermiş; ilim ve hikmeti mü’minin kaybolmuş malı sayarak, yerine ve söyleyenine bakılmaksızın nerede bulunursa bulunsun onun alınması gerektiğini belirtmiş (Bkz: Tirmizî, ilim 19; İbn Mâce, zühd 15.) ve kadın-erkek bütün inananları okuyup anlamaya, bilgi sahibi olmaya teşvik etmiştir. (Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 17; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 5/283; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/8.)
Kur’ân-ı Kerim’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı ifade edilmiş (Bkz: Zümer sûresi, 39/9) ve onlarca âyet-i kerime ile ilmin ehemmiyetine dikkat çekilmiştir. Hadis-i şeriflerde de, ilim yolcusunun ve âlimin faziletleri zikredilerek Müslümanlar sürekli ilme yönlendirilmiştir. (Bkz: Müslim, zikir 38; Tirmizî, hudûd 3, birr 19, kıraat 3; Ebû Dâvûd, edeb 68.)
Binaenaleyh, Ebu’d-Derdâ (radıyallâhu anh) Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cenâb-ı Allah, ilim tahsil etmek maksadıyla yola çıkan kimseyi sonu varıp Cennet’e ulaşan yollardan birine dahil eder. Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler. Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar âlim için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler. limin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.” (Ebû Dâvûd, ilim 1; İbn Ebî Şeybe, el-Müsned 1/55.)
Evet, beyan-ı nebevîde ilim, Cennet’e açılan yollardan biri olarak zikredilmektedir. İlim; okuma, görme ve dinleme neticesinde duyu organlarıyla elde edilen veya vahiy ve ilham yoluyla Cenâb-ı Allah tarafından doğrudan gönderilen bilgi demektir.
Aynı zamanda, ilim; düşünme, anlama, idrak etme, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve gerçeğe uygun bilgi mânâlarına da hamledilmiştir. Eşya ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvinî emirlerin önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaratan’ın yüce maksatlarının sezilmesi anlamına da gelen ilim tabiri zaman zaman mârifet kelimesinin yerine de kullanılagelmiştir.”
- Gerçek İlim ve Onun Tâlibi
°°°Önsöz°°°
Burada da, okumanın sadece ruhsuz bilgi yığınlarını beyninde depolamak değil, onların işaret ettiği gerçeklere ulaşmak olduğu, yani öğrenmenin gerçek amacının ne olduğu ele alınıyor. İşte ilim o zaman hem sahibine, hem başkalarına, hem dünyaları, hem de âhiretleri hesabına çok faydalı bir unsur haline geliyor. Şöyle ki:
* “Gerçek ilim; bir taraftan dünya ve ahiret saadetinin yegâne kılavuzu olan Kur’ân’a sarılarak, diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellîlerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklayarak sırat-ı müstakîm üzere yürümeyi sağlayan hakikat bilgisidir.
Bu açıdan, ilim, bilimle karıştırılmamalıdır; Cennet yolunun rehberi sayılan ilim, tecrübe ile elde edilen, eski bilgiler üzerine bina edilerek geliştirilen, yanlışları düzeltile düzeltile olgunlaştırılmaya çalışılan, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariyelerle bir tutulmamalıdır. Çünkü, ilimde, her şeyden önce dinin hakikatine uyanma, Zât-ı Ulûhiyet’i tanıma ve ebedî saadete ulaştıracak bir kısım referanslar alma söz konusudur.
Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinât, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır; gerçek ilimler de, Allah’ın kâinâttaki icraatından, ilâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Kâinâtı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yüce Yaratıcı, ortaya koyduğu bu düzeni Kur’ân vesilesiyle şerhetmiştir. Dolayısıyla, insan gerçek ilmi, kâinâtı ve Kur’ân’ı beraberce okuyarak elde edebilir. Kâinâtta câri kanunlara, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakmak suretiyle, hakikatleri asıl yerine oturtmuş ve ilmi “bilim”in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtarmış olur.
Bu açıdan, hadiste nazara verilen ilim tâlibi, her gün birkaç kez yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu hatırlayan, dünyevî-uhrevî her iş ve hareketinde sürekli O’nun murad ve hoşnutluğunu arayan, sık sık teşriî emirler açısından durumunu kontrol eden, Rabbiyle münasebetlerinin seviyesini ölçen; bunun yanı sıra, ciddi bir hakikat ve araştırma aşkıyla tekvinî esaslarla meşgul olup, varlık ve hâdiseleri de iyi okumaya çalışan; duyup anladığı, araştırıp öğrendiği her şeyi aile, toplum ve topyekün varlıkla uyum içinde olabilme yönünde değerlendiren; ilimden irfana yürüyen, mârifetten muhabbete kanatlanan; her nesne, her hâdise ve Hak’tan gelen her mesajı O’na yükselten bir vasıta olarak gören, dünya işlerinde de, ukbâ mülâhazalarında da hep önde olmasını bilen insandır. O, derin bir ilim aşkıyla, dünyanın tâ öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arayıp bulur ve ona talip olur.
Dolayısıyla o, maksadı Allah rızası olduğu müddetçe, Tefsir, Hadis, Usûl-i Tefsir, Usûl-i Hadis, Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh.. gibi dinî ilimleri de tahsil etse; fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp, hendese, ziraat ve sanayi sahalarında çağının en ileri teknolojilerini öğrenip değerlendirmeye de çalışsa Resûl-i Ekrem’in işaret ettiği ilim tâlibidir.
İşte, Allah rızasına kilitlenerek ister aklî isterse de naklî ilimleri öğrenmek, âlimi âbidden daha faziletli yapan, melekleri hayran bırakan, denizdeki balıkları dahi heyecanlandıran ve insanı Zât-ı Zülcelâl’in teveccühlerine mazhar kılan çok önemli bir kurtuluş vesilesidir. Bu mânâda bir ilim tahsili için yola çıkan insan, sonunda Cennet yamaçlarını ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu bulacağı bir koridora girmiş sayılır.” [Kutlu Miras ve Peygamber Vârisleri. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]
***
BİR NİFAK SIFATI VE EN TİPİK NARSİSTLER
°°°Önsöz°°°
İnsanın en zayıf ve en tehlikeli yanlarından birisi, doğru olmasa bile övülmekten hoşlanması, doğru bile olsa tenkit edilmekten hoşlanmamasıdır. Bu durum, Allah (cc) hakkında yeterli bir mârifet seviyesine ulaşamama boşluğundan kaynaklanır. Çünkü Allahı bilen, kendisinde övülecek bir meziyet görmez. Eğer görse bile onların, tıpkı vücudu gibi, Allah’ın üzerine taktığı emanetler olduğunu bilir. Bu ise övünme duygusunu değil sorumluluk ve şükür duygusu uyandırır, uyandırması gerekir. ‘Bir Nifak Sıfatı’ dediği bu türlü duygu ve düşüncelerle ile ilgili olarak şunları söylüyor Pırlanta Adam:
* “İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, mânevî melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir. Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb marazıdır. Mü’minler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği daha çok müşriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır.
İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç lâyık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar.
Nitekim, Kur’ân-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde –meâlen– şöyle buyurmuştur: -“Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler –evet, sanma ki onlar– azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/188.)
Tefsircilere göre, bu âyet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu âyetin sebeb-i nüzulüyle alâkalı olarak şu iki hâdise rivayet edilmektedir: Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab’ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alâkalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilâhî işte o sözde âlimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, mü’minler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri deruhte ettiklerini, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükâfat görmeyi beklerlerdi. İşte, âyet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.” (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 4/205-208; es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 3/229.)
- Sen de Muhatapsın!..
°°°Önsöz°°°
Yukarıda ele alınan ruh halinin bir gereği de, insan başkalarının kusurlarını hemen gördüğü, hatta gerçekte kusur olmayan hususları bile kusur gibi değerlendirdiği halde, kendi kusurlarını görmez, görse de kabul etmek istemez. Hâlbuki doğru olan bunun tam tersidir ve bu insanî bir fazilettir, bir erdemdir. Şahıslara bakmaksızın bir sıfat olarak kötü olan ne varsa, insanın önce bunu kendinde araması ve kaçması gerektiği şu şekilde açıklanmaya devam ediliyor başlığın devamında:
* “Evet, bu âyetin iniş sebebi olarak başka bazı olaylar da rivayet edilmektedir ama müfessirler en çok bu iki hâdise üzerinde durmuşlardır. Bununla beraber, unutulmamalıdır ki, bir âyetin herhangi bir mesele üzerine inmiş olması, o ilâhî beyanın sadece o meseleyle alâkalı olduğu anlamına gelmez. Cenâb-ı Hakk’ın her sözü binlerce hikmetle doludur ve pek çok hâdiseye ışık tutucudur. Her âyet, esbab-ı nüzul olarak zikredilen hâdiselerle beraber, onlara benzeyen diğer olaylar için de bir aynadır. Dolayısıyla, bir âyetin birden fazla hâdise ile irtibatlandırılması ve o olayların her birinin âyetin iniş sebebi olarak gösterilmesi normaldir.
Bu itibarla, esbab-ı nüzule “iktiran” nazarıyla bakarak,
– “Allah Teâlâ, bu âyeti belli bir hikmete mebni olarak şu hâdiselerle de irtibatlandırmış olabilir” demek ve iniş sebeplerinden ziyade âyetin muhtevası üzerinde durmak gerekmektedir. Aslında, sahabe ve selef-i salihînden çokları bu tür âyetlere muhatapları açısından değil de zemmettiği ya da övdüğü sıfatlar zaviyesinden bakıp meseleyi öyle değerlendirmişlerdir. Meselâ, bir âyette inançsızların ya da münafıkların yalancılıkları nazara veriliyorsa,
– “Nasıl olsa onlara söyleniyor!” deyip geçiştirmemiş;
– “Acaba bizde de yalancılıktan bir kırıntı var mı?” diyerek hemen nefis muhasebesine girişmiş ve temkinli olmayı yeğlemişlerdir.
– “Şayet yalancılık Cenâb-ı Hak indinde mezmumsa ve Allah yermesini de methetmesini de sıfatlara göre yapıyorsa, yalan söyleyen kim olursa olsun o yerilmeye müstehaktır” düşüncesini benimsemiş ve bütün kötü sıfatları da bu mülâhazaya göre ele almayı esas edinmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl’in hoşnut olmayacağı bir işe yanaşmamak ve su-i akibete uğramamak için hep teyakkuzda yaşamış, kendilerini asla emniyette görmemiş; Kur’ân’ın zemmettiği her hal, hareket ve sıfatın kendilerinde de olmasından endişe duymuş ve onlardan uzak durmaya gayret göstermişlerdir.
Bu teyakkuz ve temkinden dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz ehl-i küfürle alâkalı âyetleri okurken bile hıçkıra hıçkıra ağlar ve onların akıbetine düşmekten çok korkarlardı.
Meselâ; Ömer İbn Abdülaziz,
– “Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklardır.” (Mü’min sûresi, 40/71-72.) mealindeki âyeti tekrar ede ede sabaha kadar ağlar ve çok defa secdede yığılıp kalırdı.
– “Gün gelecek, kâfirler Cehennem ateşinin karşısına tutulurken onlara şöyle denilecek: “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz!” (Ahkaf sûresi, 46/20.) mealindeki âyet-i kerimeyi okuyunca yemeden içmeden kesilir; ahiret meyvelerini daha dünyadayken yiyip bitirmekten ve öteye müflis olarak gitmekten korktuğu için bir bardak soğuk su içmeye, birkaç lokma yemek yemeye bile cesaret edemezdi. Doğrusu, özellikle ilk asırlardaki mü’minlerin genel hâlleri Ömer İbn Abdülaziz’in hâlinden pek de farklı değildi. Onlar, her âyet karşısında herkesten önce kendilerini muhatap kabul ediyor ve beyan-ı ilâhînin muhtevasına göre bir tavır belirliyorlardı.
Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduğumuz âyet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde bağlı olmadığı hâlde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen Ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hâl ortaya koyarak hüsnükabul ve kâr payı arayan mürâî ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaşmadığından Cenâb-ı Allah’ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı Müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müşrikler ve münafıklar sebebiyle inmiş olsa da, başkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan Müslümanlarla da alâkalıdır.
Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, şöhretperestliğe müptelâ ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoğu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik narsistler çıkar.
Öyle ki, bunlar arasında işi mânâ âleminin devasa kâmetlerinin dahi telâffuz etmediği “Ben kutb-u irşadım”, “Ben gavsım”… türünden iddialara kadar vardıranlar; yanında başka büyüklerden bahsedilmesinden dahi rahatsızlık duyanlar ve Peygamber’in ya da falan velinin temsilcisi ve izdüşümü olduğunu söylemek gibi hezeyanlarla bir kısım muğlak ve müphem şeylere çevresini inandırmaya çalışanlar da vardır. Bu tür insanlar, gerçekte bu karakterlerin hiçbirine sahip olmadıkları hâlde, başkalarının kendilerini “müttakî, dindar ve Allah’tan korkan bir mü’min” diyerek övmelerinden hoşlanırlar veya gerçekte tam tersi olmasına rağmen başkalarının onları “samimî, fedakâr, şerefli, başkaları için kendisini feda eden” bir insan olarak propaganda etmelerini isterler. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içinde bulunur ve damlalarının derya, zerrelerinin güneş gösterilmesini arzu ederler.” [Övülme Tutkusu ve Karakteristik Narsistler. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]
***
KOYNUNDA AKREP VAR!
°°°Önsöz°°°
Övülmekten hoşlanmanın ve ister gerçek, ister vehmî olsun meziyetleriyle övünmenin insan tabiatından kaynaklandığı kesin. Bu durum, onda tecelli eden ‘Rubûbiyet’ sıfatının suistimal edilmesinden ve kendisine mal etmesinden kaynaklanır. İnsan Allah’ı tanıdığı (mârifet) zaman kendisini de tanımış olacağından, belli bir kemâle erdikten sonra söz konusu anlayış tam tersine döner. Yerilmekten memnun, övülmekten rahatsız olmaya başlar. Bu konu, Hz. Üstad örneği üzerinden şöyle bağlanıyor:
* “Hakikî bir mü’min, hakkında methiyeler dizildiği zaman sevinmediği gibi yerildiği zaman da üzülmemelidir. Aslında, insanın kendi kendisini sorgulayıp küçük göstermesi bir açıdan kolaydır; fakat, kusurlarının başkası tarafından sayılıp dökülmesi şeklindeki bir zemm fırtınası karşısında “Koynumdaki akrebi haber verene rahmet!..” (16. Mektup, 3. Nokta) diyebilmesi çok zordur.
Belki insan o fırtına geçtikten belli bir süre sonra kendi kendine;
-“İyi ki kusurlarımı söyledi; beni bitirmek üzere olan hatalarımı haber verdi” diyerek memnuniyetini ifade edebilir; fakat, yerildiği o ilk anda hazm-ı nefiste bulunarak, “Allah senden razı olsun; hatamı söylemekle bana yardımcı oldun.” diyebilmesi babayiğitçe bir tavırdır. Bize bu konuda da hüsnümisal olan Hazreti Üstad, gıyabında tezyifkârâne sözler söyleyen ve kendisine hakaret eden biriyle alâkalı şöyle düşündüğünü ifade ediyor:
– “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardım etmiş olur. Eğer yalan söylemişse, bu da beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. (…) boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.” (16. Mektup, 3. Nokta)
Evet, o büyük insan da hiçbir zaman takdir beklememiştir. Hatta kendisine takdir hissiyle bakan talebelerini hemen tekdir etmiş; “Niçin yüzüme öyle bakıyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Bana haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum!” demiştir. Bir gün, bir talebesi,
– “Bu muhteşem eserlerin müellifi olan zât elbette büyük bir zâttır.” diye içinden geçirip hayranlıkla kendisini süzünce, “Bana makam vermeyin!” diyerek onu ikaz etmiş ve nazarları şahsına değil Kur’ân hakikatlerine çevirmeye çalışmıştır. Şu sözlerle kendi nefsine seslenirken aslında bize –baştan beri anlatmaya çalıştığım– mü’mince düşünce tarzını bir kere daha hatırlatmıştır: “Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlikte değil, hüdâbinliktedir.” (18. Söz, 1. Makam, 1. Nokta)
Hâsılı; yaptıklarından ötürü sevinip şımarmak ve hiçbir katkıda bulunmadığı başarıların, hiç üzerinde taşımadığı güzel sıfatların bile kendisine atfedilmesini ve onlardan dolayı övülmeyi istemek bir küfür ve nifak sıfatıdır. Ne var ki, takdir ü tebcil beklentisi kalbi öldüren bir virüs olarak bazı mü’minlerde de bulunabilmektedir. İmanda olgunluğa adım atmış bir insanın nazarında yergi ile övgü eşittir; o zemmedilme ile methedilmeyi bir bilir.
Medihten hoşlanmadığı gibi, methedene karşı da içinde bir burukluk hisseden, bir mânâda yergiden memnun olan ve kendisini yeren kimseye hiddet etmek şöyle dursun, onu yardıma koşmuş bir dost olarak gören insan ise, kemal ehli hakikî bir mü’mindir. Zira, böyle biri, övülmenin gönül dünyası için zararlı bir fitne olduğunu bildiğinden dolayı methedenden hiç hazzetmez; gıybet, iftira ve bühtana girmeden, “müspet tenkit” diyebileceğimiz bir üslûpla kendisini zemmedeni ise, kusurlarını hatırlatıp onlardan kurtuluş yolu gösterdiği ya da sabredip sevap kazanmasına vesile olduğu için memnuniyetle karşılar.” [Övülme Tutkusu ve Karakteristik Narsistler. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]
***
ÜRPERMEYEN GÖNÜLLER
°°°Önsöz°°°
Kalb rikkati dediğimiz ürperme hâli de mârifet seviyesinde bir imanın ürünüdür. Özellikle ilk iman ettiği zamanlarda bu hâl derecesine göre pek çok insanda görülebilir olsa bile, zamanla ülfet hâsıl olur, zayıflar hatta tamamen kaybolabilir. Sahabenin dahi kendilerini ondan koruyamadıkları bu illeti, bizzat Kur’ân-ı Kerim tarafından nasıl ikaz edildikleri perspektifinden ele alarak şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:
* “Cenâb-ı Allah, daha İslâm’ın ilk senelerinde, bu hususta sahabe-i kiram efendilerimizi ikaz etmiş ve onlara şöyle demiştir: “İman edenlerin, kalblerinin yumuşayıp Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak haşyetle ürpermelerinin vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, o ümmetler ülfete kapılmışlardı da kalbleri kaskatı kesilmişti. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.” (Hadîd sûresi, 57/16.)
Şüphesiz, bu âyet tahkir ihtiva eden bir ikaz değildi. Kaldı ki, ashab-ı kiram, bu ilâhî hitaba muhatap oldukları dönemde de çok hüşyar birer mü’mindiler; hemen hepsi namazlarını hıçkıra hıçkıra ikâme ediyor ve kıyamdayken ayaklarının bağı çözülecek hâlde bulunuyorlardı.
“Henüz vakti gelmedi mi?” denilerek, onlara ulaştıkları noktayı yeterli bulmamaları ve daha da olgunlaşmak için gayret göstermeleri tavsiye ediliyordu; sahabe efendilerimize kemâlin zirvesi hedef olarak gösteriliyordu. Ülfete yenik düşmemeleri için, geçmiş kavimlerin akıbetinden ibret almaları gerektiği ve sürekli tekamül peşinde olarak o tehlikeden kurtulabilecekleri vurgulanıyordu. Aslında, ashab-ı kirama dahi bu şekilde hitap edilmesi, daha sonraki mü’minler için de çok önemli bir tembih mânâsına gelmektedir.
Binaenaleyh, Kur’ân sahabeye seslendiği aynı anda bize de şunları söylemektedir: Onca hakikati açıkça gördüğünüz hâlde, artık kalbinizin haşyetle dolup taşacağı an gelmedi mi? Sakın siz, sizden evvelkiler gibi olmayın! Nitekim ülfet ve ünsiyet hükmünü icra edince onların kalbleri taş gibi kaskatı kesilmişti. Onlar için, geceler ölü geçmeye başlamıştı, gözyaşları hayatlarından silinip gitmişti. Sakın kalb katılığında ve göz kuruluğunda onlara benzemeyin! “Gerçekten inananlar ancak o mü’minlerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalbleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve onlar yalnız Rabbilerine güvenip dayanırlar.” (Enfâl sûresi, 8/2.)
ÖYLEYSE, yanınızda Rabbiniz anılınca, sizin de kalbiniz ürpersin. Zinhar, sizden önceki ümmetlerin akıbetine düşmeyin. Onlara da kitap gönderilmişti. Önce ilâhî emirleri duyup itaat eder gibi göründüler; fakat, zaman geçtikçe heyecan yorgunluğuna düştüler; ölümü unutarak ardı arkası kesilmeyen arzuların peşine takıldılar. Derken kalbleri büsbütün katılaştı. Allah adına yapılan zikir ve nasihati işitmez, hakka boyun eğmez ve hakikatlerin tadını duymaz oldular.
Öyle ki, onların kalbleri katılıkta taş gibi, hatta ondan da sert bir hâl aldı. Çünkü bazı taşlar vardır, onların bağrından gürül gürül ırmaklar fışkırır; bazıları da vardır, onlarda bir etkilenme ile çatlama meydana gelmiştir, onlardan da su çıkar, fışkırmazsa da sızar. Bazı taşlar da vardır ki, ilâhî kudretin eseri olan tabiî olaylardan etkilenerek yerinden oynar, yuvarlanıp düşer. (Bkz.: Bakara sûresi, 2/74) Hâlbuki, dumura uğramış kalbler, onca mucizeleri, ilâhî âyetleri ve âşikar hakikatleri duyup görseler de, hiç müteessir olmazlar; gözyaşı dökmek bir yana, içlerinde korku ya da sevgi hislerini dahi duyamazlar. Onun için, siz o kalbsizler gibi olmayın, katı yüreklilere benzemeyin. Allah Teâlâ’nın zikriyle ürperecek ve Kur’ân’daki irşatlara can ü gönülden itaat edip teslim olacak şekilde yumuşak kalbli olun.
Evet, Kur’ân bu çağrısıyla bize, canlılığımızı korumamız için her zaman yükselip derinleşme aşk u heyecanı içinde bulunmamızı, mefkûremiz adına hep yüksekleri kollamamızı ve tamamiyet peşinde olmamızı öğütlüyor. Hayatımız boyunca taze ve canlı kalabilmemizin ancak tamamiyet peşinde bulunmakla mümkün olacağını işaret ediyor.” [Taşlaşan Kalbler ve Gözyaşları. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]
***
AŞK U İŞTİYAK İNİLTİLERİ
°°°Önsöz°°°
Kalb inceliğinin en bariz tezahürü ve göstergesi gözyaşlarıdır. Tabiî ki Allah için olursa. Bu hâl ise ya korkudan, ya muhabbetten, ya da her ikisinden kaynaklanır. Sonuçta hepsi mârifetullahtan. Kuran’ı Kerim ve hadis-i şerifler ışığında ağlamanın gerekçeleri şöyle sıralanıyor aşağıdaki bölümde:
* “Allah için ağlama ise, Mevlâ-yı Müteâl’e muhabbetin, aşk u iştiyakın iniltiler şeklinde dışa aksetmesinden ibarettir. Gönlünde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine, gözleri suyu çekilmiş çeşmeler gibi kupkuru kimselerin –çoğunlukla– içlerinde de hayat yoktur. Allah’ı bilen O’na karşı alâka duyar; bu alâka ruhta derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi de önü alınamaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Gönlü muhabbetle dolan bir insan, her zaman O’nu gösteren iz ve emareler arar, kâinat kitabının sayfalarını O’ndan gelen mektuplar olarak algılar, eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, anlar ve O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, tarifi imkânsız hislerle ağlar.
Kur’ân-ı Kerim, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan insanları takdirle yâd eder ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar. Meselâ; değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil ve takdir ettikten sonra, “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahman’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.” (Meryem sûresi, 19/58.) diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar. Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir. Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hal olduğunu hatırlatmanın yanı sıra, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenleri de ikaz eder;“Gayrı onlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe sûresi, 9/82.) der.
Kur’ân’ın mübarek mübelliği Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), tıpkı şeytanın hilelerinden Allah’a sığındığı gibi, kalb katılığından ve göz kuruluğundan da Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulunmuş; “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım!” (İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.) yakarışını sık sık tekrar etmiştir.
Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Müjdeler olsun nefsine hakim olana!.. Müjdeler olsun (misafir kabul etme hususunda) evini geniş ve müsait tutana!.. Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökene!..” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/21) diyerek ümmetine âdeta üç basamaklı bir miraç yolu göstermiştir.
Haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkat çekmiştir: “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi onlara dokun(a)maz: Birisi Cenâb-ı Allah’a duyduğu saygı ve haşyetten dolayı hep ağlayan Hak erinin, diğeri de Allah yolunda nöbet tutan yiğidin gözleridir.” (Tirmizî, cihâd 12; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/307.)
- Cehennem Alevlerini Söndürecek Yegâne İksir
°°°Önsöz°°°
Son olarak, Allah katında makbul bir ağlamanın da kendine göre şartları, riskleri, âdâbı ve sınırları olduğu anlatılarak konu şöyle bağlanıyor:
* “Allah karşısında haşyetle dolup gözyaşı dökme konusunda çok önemli bir husus, kalbin tertemiz heyecanlarını ve saf hislerini, riya ve süm’a ile kirletmeden ifade edebilmektir. Göstermek ve duyurmak kastıyla ağlamak berrak gözyaşlarını şirk kirleriyle bulandırmak demektir. Riya ve süm’adan korunmak için özellikle nafile ibadetlerde ve Cenâb-ı Hakk’a iç dökme anlarında tenha yerlerin seçilmesi her bakımdan daha selâmetlidir. Nitekim, hadis-i şerifte, Arş-ı ilâhî’nin gölgesinden başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zıll-i ilâhî altında himaye buyurulacak yedi grup insan anlatılırken, onlardan birinin de yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan hüşyar insan olduğu haber verilmektedir.
Öyle ki, Allah haşyetiyle ağlayan insan, diğer nebevî beyanlarda cephede nöbet bekleyen askere denk tutulurken, bu hadiste de, adaletin temsilcisi olan idareci, ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç ve mescidlere dilbeste olan âbid gibi Hak dostlarıyla aynı çizgide zikredilmektedir. Fakat, onun gözyaşlarını başkalarından kıskanırcasına tenha bir yer aradığına da vurguda bulunulmaktadır. Zira, ağlamanın aktörlüğünü yapmak çok tehlikelidir; riya ve süm’a niyetiyle ağlamak kalbi öldürücü ve insanı helâk edici bir hastalıktır.
Bundan dolayıdır ki, İmam Gazzâlî Hazretleri, “Ağlayan da kaybedebilir, ağlamayan da!..” (Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/331.) demiştir. İnsan ağlamıyorsa, o bir gün mutlaka pişman olacaktır; çünkü, onun önünde kendisini ağlatacak çok badireler vardır ve o badirelerin bazıları ancak burada dökülen gözyaşlarıyla aşılabilecek mahiyettedir. Fakat, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarından ya da aşk u iştiyaktan dolayı değil de, başka şeyler sebebiyle, belli dünyevî hislerin tesirinde gözyaşı dökerler. Daha da kötüsü, hassas, duygulu, müttaki ve Allah sevgisiyle dolu bir insan gibi görünme ve bilinme maksadıyla ağlarlar. Böyle bir ağlama, dinimizce, en azından hiç gözyaşı dökmeme kadar tehlikeli sayılmış ve gizli şirk kabul edilmiştir. Demek ki, gözyaşının da meşru istikamette olanı makbuldür. Mü’min, hususiyle de toplum içinde kalbinin heyecanlarına hâkim olmaya çalışmalı; iradesinin hakkını verip gözyaşlarını içine akıtmalı; buna güç yetiremiyorsa, ancak işte o zaman gözyaşı bendinin önünü açmalıdır.
Saf ve temiz duygularla, sırf Allah haşyetiyle akıtılan gözyaşları, dünyada dayanılmaz hâle gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette de Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksirdir. Onun içindir ki, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrâil (aleyhisselâm) elinde dolu bir bardakla görünür. Ona, ‘Bu ne?’ diye sorarım; şöyle cevap verir: ‘Bu, Allah korkusuyla ağlayan mü’min kulların gözyaşlarıdır; şu korkunç kıvılcımları sadece bu gözyaşları söndürebilir.’” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd s.27.)
Aslında, bu hadis-i şerifte çok önemli bir ima vardır: Evet, insanın gönlünü daraltan ve onun huzurunu kaçıran gayz, kıskançlık, haset, kin, nefret ve adavet gibi şeytanî hislerin neticesi olan cehennemî alevlerin söndürebilmesi de ancak gözyaşlarıyla mümkün olabilir. Kalbi kasıp kavuran nefsî ve şeytanî duyguları sakinleştirip söndürmenin biricik iksiri samimiyetle akıtılan gözyaşlarıdır.” [Taşlaşan Kalbler ve Gözyaşları. ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ]